“...O günde rab, Abraham'la (İbrahim) ahdedip dedi: Mısır ırmağından büyük ırmağa, Fırat ırmağına kadar bu diyarı, Kenileri ve Kenizzileri ve Kadmonileri ve Hittileri ve Perizzileri ve Refaları ve Amorileri ve Kenanlıları ve Girgaşileri ve Yebusileri senin zürriyetine (soyuna) verdim...” 

Tekvîn, 15/8, Kitab-ı Mukaddes.



 İsrail’in ideolojik ve meşru kökenleri de aktardığım ayetlerdi. “Vaat edilmiş topraklar”. Siyonizm ülküsünün temelini oluşturan, bugün İsrail'in varlığının temeli ve hatta İsrail'in Orta Doğuda emperyal amaçlarının ülküsü de bu ayetlerde yatar. Vladimir Jabotinsky'nin daha emperyal olan Revizyonist Siyonizmi de bu ayetlerde gizlidir. Zira Arz-ı Mevûd, olarak da bilinen Vaat edilmiş toprakların'ın sınırları başta Jabotinsky olmak üzere pek çok revizyonist siyonistin bugün hala tartışma konusudur. Bugün Siyonistlerin bazıları, Vaat edilmiş toprakları Kenan Diyarı, yani Filistin toprakları kabul ederken, daha katı olan siyonistler bu diyarı Kitab-ı Mukaddes'te zikredildiği üzere çok daha geniş kabul ederler.

İbranice'de "Eretz Yisrael" olarak geçen vaat edilmiş topraklar, Kitab-ı Mukaddes'te "Memleket, Diyar, Gurbet Diyarı, Kenan Ülkesi, Süt ve Bal kokan topraklar ve Bütün memleketlerin süsü olan ülke" olarak da bilinir. 

ve Tanrı, konuşmasına bu sefer Musa'ya karşı devam eder :


“Ayak tabanınızın basacağı her yer sizin olacak” (Tesniye, 11/24; Yeşu, 1/3)




Eilat'a İsrail Bayrağını diken İsrail askerleri. 1948 Arap-İsrail savaşı.

Siyonizm’in dayandığı temel de bu idi işte.

İngiltere'nin Filistin Mandasını oluşturan topraklar ABD’nin Massachuschetts eyaletinden çok daha geniş değilse de, Güney Suriye'deki bu küçük bölgedeki gelişmelere karşı tepkiler ve alınan tavırlar Ortadoğu'da ve bütün dünyada yankı bulmuş, bölgenin ve büyük devletler'in ilişkilerine biçim vermiş, ABD ve Avrupa'nın iç politikalarını etkilemiş, beş savaş, 1 milyondan fazla mülteci yaratmış, işe karışan taraflar arasında anlaşmazlık ve kırgınlıklara yol açmıştır. Bazı tarihçiler mandanın neden bu kadar karışıklık kaynağı olduğu konusunda pek çok fikir ileri sürmüşlerdir. Bazılarına göre, Yahudi göçü ile Filistinli Arap haklarının korunması arasındaki çalışmayı çözmekteki başarısızlık, 28 yıllık (1920-1948) Manda sırasında iktidarda bulunan çeşitli İngiliz hükümetlerin kararsızlıkları ve tarafgirliklerinden kaynaklanmıştır. Başka tarihçilerse, sorunun başarısızlık değil zafer olduğunu iddia ederler: Siyonist göçmenlerin ve onları destekleyenlerin, Arap direnişine, İngilizlerin muhalefetine ve Avrupa'nın anti-semitizmine direnerek inanılmaz güçlüklere rağmen İsrail devletini kurmaları bir zaferdir. Başka bir grup tarihçi de başka sorular sormaktadır: yüzyıllardır Filistin'de yaşayan ve şehir yönetiminde hakim durumda olup, 1922'de nüfus olarak bire karşı sekiz çoğunluğuna sahip yerli Arap halkı, neden 1948'de yeni İsrail Devletinde azınlık kalmıştır? Neden Filistin'de Arapçılık ya da Filistin milliyetçiliği değil de Siyonizm kazanmıştır? Filistin Arap liderliği görevlerini yerine getirmekte yetersiz miydi? Üyeleri karşılarına çıkan uluslararası sorunların üstesinden gelmeye hazır mıydılar ve kendileri Filistin Arap nüfusunun güvenilir temsilcileri miydiler?

Burada amaç İngilizler, Siyonistler ve Filistin Arapları arasındaki ilişkileri inceleyerek, manda döneminin başlıca konularını ortaya çıkarmaktır. Bunun için de Filistin Mandasının kuruluşunun temelini hatırdan çıkarmamak gerekir: 1200 küsür yıldır Arap çoğunluğun yaşadığı bir toprak parçası, üçüncü bir tarafın (İngiltere) inisiyatifiyle, çoğunluğu Doğu Avrupa'da yaşayan başka bir halka (uluslararası Yahudi topluluğu) milli yurt olarak vaat edilmişti. Doğu Avrupalı Yahudilerin yaşadıkları sıkıntılı hayat, aralarındaki Siyonistleri İngiltere'yi sözünü tutmaya ve Filistin'de bir Yahudi Milli Yurdu kurmaya mecbur etti; buna karşılık Filistin'in yerleşik Arap halkı kendi yurdunun bir Yahudi devletine dönüştürülmesine karşı çıktı ve elinden geldiğince buna direndi. Filistin sorununun kökeninde Siyonistlerin Filistinli Arapların yaşadıkları topraklar üzerinde hak iddia etmeleri yatar.

SİYASAL SİYONİZMİN DOĞUŞU

1. Yüzyılda Roma işgali üzerine Filistin'den kaçan Avrupa'daki Yahudi toplulukları, bir gün kutsal topraklara dönme fikrini hep canlı tutmuşlardır. Çıkıştan sonra Yahudi Krallığı'nın kurulması, Tevrat’taki Tanrı'nın Yahudilere kaderlerini siyon'da tamamlamak üzere seçildikleri vaadinin gerçekleşmesini temsil ettiğinden, Filistin Yahudi dini kültüründe bu kadar önemli bir yer tutmuştur. Davud ve Süleyman'ın hükümdarlıklarının tarihsel anıları, çeşitli inanç ve törelerle karışarak Yahudi halkının nihai kurtuluşunun kutsal topraklara dönüş sayesinde gerçekleşeceği hayalini yaratmıştır. Bu dönüş hayali tabii ki daha elle tutulur ihtiyaçlarla da beslenmekteydi. Devletler ve insanlar tarafından ayrımcılığa tabi tutulan Avrupalı Yahudiler belirli mesleklere giremiyorlar, üniversitede okuyamıyorlar, devlet memuru olamıyorlar ve ancak belirli alanlarda ikamet edebiliyorlardı. Baskı ve önyargı karşısında bir gün Siyon'a dönme hayali, Yahudilere diasporanın sert gerçeğine dayanacak bir umut parıltısı vermekteydi. Ancak Siyonizm Yahudi dini hayatıyla böylesine iç içe geçmiş olmasına rağmen, örgütlü ifadesini ancak 19. Yüzyıl ortalarında bulmuştur.

Örgütlü siyasal Siyonizmin doğuşu 19. Yüzyıl Avrupası'nın koşullarından doğmuştur. Liberal milliyetçilik döneminde Batı Avrupa devletleri, Yahudilerin hukuksal azatlıklarına yönelik yasaları kabul etmeye başlamışlardı. Bu azatlıkla birlikte Yahudiler, orta sınıf mesleklerine girip kendilerini ayrı bir dini grup üyelerinden ziyade yurttaşlar olarak görmeye başladıklarında asimilasyon geldi. Azatlığın en çok ilerleme kaydettiği Almanya'da olmak üzere pek çok yerde Yahudiler, asimilasyona anti-semitizme son verecek süreç olarak bakmaktaysalar da bazıları cemaat kimliği bağlarının gevşemesinden ve sonucunda dini törelerden uzaklaşmaktan rahatsız olmaktaydılar.

Batı Avrupa'daki gelişmeler Yahudilerin milli hayatla bütünleşmesini benimsiyor görünüyorsa da Doğu Avrupa'da durum çok farklıydı. Yahudi diasporasının başlıca merkezleri olan Rusya ve Polonya'da Yahudi topluluklarına uygulanan zulüm 19. Yüzyılın sonlarına doğru iyice artmıştı. 3. Aleksandr (1881-1894) ve 2. Nikola (1894-1917) hükümdarlıkları devletin teşvik ettiği bir dizi pogromla belirlenmişti. Milyonlarca Doğu Avrupalı Yahudi sürekli baskı ve taciz karşısında Amerika Birleşik Devletleri'ne göçtüler. Diğerleri için, zulümden kaçmanın alternatif umudu Siyonizmdi; bu da geçmiş yüzyılların ruhani siyonizmi değil, dini inancın olduğu kadar milliyetçiligin de esinlendirdiği yeni ve siyasal bir siyonizmdi.

Modern siyasal siyonizm (Filistin'e odaklanmış Yahudi milliyetçiliği) anti-semitizmin en şiddetli haliyle gözlendiği Rusya'dan çıkmıştır. 1880’li yılların pogromlarının ardından Filistin'de Yahudi yerleşimine yardım etmek amacıyla Yahudi grupları kuruldu. Bu dağınık gruplar 1884'te merkezi bir koordinasyon birimi altında örgütlendiler ve “Siyon Aşıkları” adını aldılar. 1880'ler ve 1890'larda Siyon Aşıkları, Filistin'de küçük tarımsal yerleşimleri desteklediler ancak parasızlık yüzünden bu yerleşim birimleri başarılı olamadı. Bu ilk yerleşim hareketinde yaşanan güçlüklere rağmen, girişim modern İsraillilerin tarihi bilincinde önemli bir yer tutmuştur ve daha sonra İsrail Devletinin kurulmasına katkıda bulunacak yerleşme dalgalarının ilki sayılır.

Yahudi pogromlarının (katliam) şiddetini en çok arttırdığı 1882'de siyasal Siyonizm tarihinde bir tez ortaya çıktı. Leo Pinsker (ö. 1891) tarafından yazılan ve “Autoemancipation” adını taşıyan risalede, yasalar azatlık konusunda ne derlerse desinler, anti-semitizmin Avrupa toplumunda derinlerde gömülü olduğu ve Yahudilerin asla eşitler olarak kabul edilmeyecekleri iddia ediliyordu. Bu sürekli yabancı statülerini değiştirmek için Yahudiler, batı toplumunun değişmesini beklememeliydiler; kendi kaderlerini kendileri çizmeli ve bağımsız bir Yahudi devleti kurmalıydılar. En azından Siyonizm böyle emrediyordu. Pinsker, dinden ziyade milli kimlik konularıyla ilgilendiği için Yahudi Devletinin Filistin'de kurulmasında ısrar etmiyordu. Ancak bu eylem çağrısı, genç Rus Yahudilerine çekici geldi ve 1890'larda hepsi de Yahudi kimliği ve zulüm sorunlarına kendi çözümü olan çeşitli Siyonist Örgütler ortaya çıktı. Gelişmesinin bu aşamasında Siyonizm, henüz belirli bir yönü bulunmayan eşgüdümsüz bir hareketti. Siyonizm fikri kendisinden çıkmadıysa da Theodor Herzl (1860-1904) enerjisi ve kararlılığıyla mevcut ideoloji parçalarını tutarlı bir uluslararası harekete dönüştürdü.


Theodor Herzl. Siyonizmin kurucusu kabul edilen Yahudi politik aktivist. 

Budapeşte'de orta sınıf bir Yahudi ailesinin çocuğu olan Herzl, asimile olmuş bir çevrede yetişmişti. Viyana Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun olunca önemli bir Viyana Gazetesinde çalıştı. Çeşitli Batı Avrupa şehirlerinde muhabirlik yaparken, antisemitizmin “Yasalarla kaldırılamayacak kadar derinlere kök salmış bir önyargı olduğunu anladı”. Azatlık, Yahudi karşıtı duyguları kaldırmak için değil, maskelemek içindi. Bu inançla Siyasal Siyonizmin ideolojik temelini sağlayan Yahudi Devleti'ni (1896) yazdı. Çağına tam olarak uyan kitap, din üzerine olduğu kadar milliyetçilik üzerine de bir tezdi. Herzl'e göre, Yahudiler bir millet oluşturuyorlardı, ama milli kültürlerini özgürce ifade edecekleri siyasal bir devletten yoksundular. Bu iki unsur (bir Yahudi Milliyetinin varlığı ve bir Yahudi Devletinin yokluğu) birleşerek, Yahudileri yaşadıkları topraklarda yabancı kılıyor ve hakim kültürel çoğunluğun baskısına katkıda bulunuyordu. Herzl'in görüşünce, bu sorunun ve genel olarak anti-semitizmin tek çözümü, Yahudilerin kendi devletlerinde siyasal egemenliğe sahip olmaları ve böylece milliyetlerini daimi tabi konumdan kurtarmalarıydı.

Yahudi Devleti'nin Doğu Avrupalı Yahudiler üzerinde etkisi büyük oldu ve Siyonizme açıkça ifade edilmiş siyasal bir hedef sağladı. Herzl, kitabının yarattığı etkiden cesaret alarak Siyonizmin farklı dallarını bir tek birleşik hareket olarak örgütlemeyi üstlendi. 1897'de Basel'de ilk Siyonist Kongresi büyük ölçüde onun çabalarıyla toplanabildi. 200'den fazla delegenin katıldığı kongre, Siyonist hareketin kilometre taşlarından birisi olmuştur. Kongre, Siyonizmin hedefinin Filistin'de Yahudi halkı için hukuken tanınan bir yurt sağlama olduğu programını benimsedi. Yine aynı derecede önemli bir karar daha aldı: Siyonist hareketin merkezi idare organı olarak Dünya Siyonist Örgütü ve ona yön ve tutarlılık verilmek üzere bir dizi komite kurulacaktı. Basel toplantısını izleyen yıllarda merkezi kongrenin şubeleri Doğu Avrupa'nın her yerinde kuruldu ve halkın desteğini sağlamak amacıyla bir kampanya başlatıldı. Siyonist kongre 1897'den sonra yıllık olarak toplandıysa ve çeşitli oturumlarda siyonizm içinde derin bölünmeler gözlemlendiyse de Herzl'in her kongreye daha fazla delege katılmasını sağlamaktaki başarısı, başında olduğu hareketin giderek benimsendiğini göstermekteydi.

Herzl, Siyonist faaliyetlerine Doğu Avrupa Yahudilerinin katılmasının, hareket bir büyük devletin diplomatik desteğini ve Batı Yahudi toplumunun mali yardımını almadan başarılı olamayacağını biliyordu. Ancak iki konuda da düş kırıklığına uğrayacaktı. Batı Avrupa'nın ve ABD'nin asimile Yahudi kurumları, Siyonizmin ayrılmaz bir parçası olan Yahudi farklılığının vurgulanmasının yaratabileceği anti-semitizmin toplumdaki yerlerini tehdit edeceğinden korktular. Ayrıca sultan 2. Abdülhamid, Osmanlı topraklarında büyük çaplı bir Yahudi yerleşimi fikrine karşıydı ve Avrupalı devletlerin hiçbiri gözle görünür diplomatik avantajı olmayan bir hareketi desteklemek istemiyorlardı. Bu yüzden Herzl, 1904'te ölene kadar Siyonizme kendi enerjisini aşılamayı ve kalıcı bir örgüt yapısı sağlamayı başarmış, ancak Yahudi halkına Filistin’de bir yurt öngören Basel programına devlet desteği bulamamıştı. Ancak birinci dünya savaşı yıllarında Siyonizmin diplomatik statüsü çok önemli gelişmeler kaydedecekti.

BALFOUR DEKLARASYONU

Osmanlıların Almanya yanında savaşa girme kararı üzerine İngiltere, Fransa ve Rusya, bir müttefik zaferi durumunda Osmanlı topraklarının bölünmesini planlamışlardı. İngiltere'nin Şerif Hüseyin'e verdiği söz ve İngiltere ile Fransa arasında imzalanan Sykes-Picot Anlaşması, Osmanlı İmparatorluğu'nu bölmenin iki temel önerisiydi. Balfour Deklarasyonu da başka bir bölünme planıydı; kararın İngilizlerce tek taraflı olarak alınması, Fransa ve Şerif Hüseyin tarafından daha önce kendileriyle yapılan anlaşmaların ihlali sayılmaktaydı.

1. Dünya savaşı yıllarında İngiliz kabinesinin dikkatini Siyonizme çeken bazı unsurlar birleşmişti. Bunlardan en acili, bazı önemli hükümet yetkililerine göre, ABD ve Rusya'daki Yahudi grupların hükümetlerini savaşa yönlendirmede etkili olabilecekleriydi. Amerika Birleşik Devletleri 1917 Nisan ayında Almanya'ya savaş ilan edene değin İngiliz Kabinesi, Almanya'nın Siyonist hedeflerini destekleyen bir deklarasyon yayınlayarak Amerikalı Yahudilerden sempatik bir yaklaşım elde edeceği kaygısını taşıyordu. 1917 sonbaharında askeri çöküşün ve sosyal devrimin eşiğinde olan Rusya'dan da aynı şey beklenebilirdi. İngiliz hükümeti yetkilileri İngilizlerin Siyonist emellere bir iyi niyet göstermesi durumunda devrimci hareket içindeki etkili Yahudi üyelerin Rusya'yı savaşta tutacağını iddia ediyorlardı. Bu çeşitli inançların hatalı olmuş olması önemli değildir; önemli olan bunların var olmaları ve İngiliz politikasına yön vermeleridir.


Arthur James Balfour. Bütün tarihçiler, yayınladığı deklarasyonla İsrail'in temellerini attığını kabul eder. Keza kendisi Türkler tarafından Mustafa Kemal Atatürk'e "Türklerin en korkuncu" demesiyle de bilinir.

Londra'daki Siyonist sözcüsü Hayim Weizmann’da İngiltere'nin politikasında önemli bir rol oynamıştır. Rusya doğumlu Weizmann (1874-1952), Berlin ve İsviçre’de Friebourg Üniversitelerinde eğitim görmüş, kimya doktorası yapmıştı. Berlin'de öğrenciyken Siyonizm ile ilgilenmiş, Rus gettolarını dolaşmış, dünya Siyonist Örgütü'nün yerel şubelerini kurmuştur. 1904'te Manchester Üniversitesi Kimya Fakültesine atanan Weizmann, Siyonist davası faaliyetlerini burada da yürütmüş ve İngiliz siyasal kurumu içinde önemli kişilerle bağlantı kurmuştur. İkna edici ve ısrarcı bir hatip olan Weizmann, Siyonizm sorununu İngiliz kabinesinin gündeminde tutmayı başarmıştı. Kabinenin Siyonizm’in İngiltere'nin İmparatorluk çıkarlarına hizmet edebilme potansiyeli olduğuna inanması kendisine çok yardımcı olmuştu. İngiltere'nin Filistin'de Yahudi yerleşimini desteklemesi, bölgede İngiliz varlığını gerektirecek ve böylece Fransa'yı çok önemli Süveyş Kanal bölgesine komşu topraklardan uzak tutacaktı.

Bütün bu unsurlar (savaş zamanı ittifaklarını perçinlemek, Weizmann'ın ustaca ısrarı, kabinede Siyonizmin dini ve insancıl görünümüne duyulan sempati ve en önemlisi, İngiltere'nin stratejik çıkarlarını emniyete almak) birleşerek Filistin'de Siyonist hedefleri destekleyen bir deklarasyon yayınlanmasını sağladı.

İngiltere Dışişleri Bakanı Arthur Balfour, 2 Kasım 1917'de İngiliz Siyonist çevrelerinin ileri gelenlerinden Lord Rothschild'e bir mektup yazarak, kabinenin Yahudi Siyonist emelleri konusunda aşağıdaki sempati deklarasyonunu onayladığını bildirdi:

“Krallık hükümeti Filistin'de Yahudi halkı için bir milli yurt kurulmasını uygun karşılamaktadır ve bu hedefin gerçekleştirilmesini kolaylaştırmak için elinden geleni yapacaktır; ayrıca, Filistin'deki Yahudi olmayan toplumların sivil ve dini haklarına ya da başka ülkelerde yaşayan Yahudilerin hak ve siyasal statülerine zarar verecek uygulamaya gidilmeyeceği kabul edilmektedir."

İşte, büyük önem taşıyan Balfour Deklarasyonu buydu; bu kısa belge öylesine çelişkiler ve belirsizliklerle doluydu ki, belgede sözü edilen tarafların bile kafaları karışacaktı.

FİLİSTİN MANDASI: İNGİLİZ İDARESİ

Filistin mandası olan bölge, Osmanlı döneminde ayrı bir birim değildi. Bölge Güney Suriye'nin bir parçası olarak kabul ediliyordu ve Beyrut ve Şam vilayetleri ile Kudüs özel idari birimi arasında bölünmüştü. İngilizlerin 1917 Aralık ayında Kudüs'ü ele geçirmeleri Filistin'i Osmanlı idaresinden çıkarmış, 1917'den 1920'ye kadar İngiliz askeri idaresi altına sokmuştu. İngiltere bu yıllarda Weizmann ile zamanın ileri gelen Arap yetkilisi olan Suriye Kralı Faysal'ın arasındaki görüşmeleri kolaylaştıracak, Siyonizm ile Arapçılığın çatışan emellerini uzlaştırmaya çalışacaktı. 1919 Ocak ayında varılan bir anlaşmaya göre, Weizmann Yahudi toplumunun Filistin'in ekonomik kalkınmasında Araplarla işbirliği yapacağı sözünü verdi. Buna karşılık Faysal’da, Filistinli Arapların haklarının korunması ve Arapların Suriye'nin bağımsızlığı isteklerinin karşılanması koşuluyla Balfour Deklarasyonunu tanıyacak ve Yahudi göçüne razı olacaktı. Bazılarının iddia ettiği gibi, Faysal Filistin'de bir Yahudi devletinin kurulmasını kabul etmiş değildir. Fransızlar Suriye'yi işgal edince Faysal-Weizmann anlaşmasının koşulları ihlal edilmiş oldu ve anlaşmanın hükmü kalmadı.


Haim Weizmann. İsrail'in ilk cumhurbaşkanı. Weizmann, 1874 yılında Rus İmparatorluğu'nun Beyaz Rusya bölgesindeki Pinsk kentinde doğdu. 1892-1899 yılları arasında Darmstadt ve Charlottenburg Üniversiteleri'nde öğrenim gördü. Freiburg Üniversitesi'nden kimyager olarak mezun oldu. Cenova ve Manchester Üniversiteleri'nde kimya okutmanlığı yaptı. İngiltere'deyken bakteriyel fermantasyon alanında kendisine ün getiren çalışmalar yaptı. Endüstriyel Fermantasyon'un babası olarak adlandırıldı. Aseton üretmeye yarayan Weizmann organizmasını buldu. Aseton üretimi haklarını bir şirkete devretti. 1916-1919 yılları arasında İngiliz Deniz Kuvvetleri Laboratuvalarının direktörü oldu.

Weizmann 1897 yılındaki ilk Siyonist Kongresi'ni kaçırmıştı ancak diğerlerinde bulundu. İsrail Devleti'nin kuruluşunda önemli rol oynayan Balfour Deklarasyonu'nun yayımlanması için uğraştı. 3 Ocak 1919 tarihinde Irak Kralı Faysal bin Hüseyin ile beraber Ortadoğu'da arap-yahudi ilişkilerini kurmayı amaçlayan bir anlaşma imzaladı. 1920-31 ve 1935-46 yılları arasında Siyonist Hareket başkanlığı yaptı. 1934 yılında büyük uğraşları sonunda bir ibrani zengin olan İsrael Sieff'in ölen oğlu adına Daniel Sieff Araştırma Enstitüsü açıldı. Organik kimya alanında özellikle uğraş veren Weizmann'ın ismi 1949 yılında bu enstitüye verildi.

Bu arada San Remo Konferansı (1920) İngiltere'ye Filistin mandasını verdiği için askeri hükümet yerini sivil idareye bıraktı. İki yıl sonra da yeni kurulan Milletler Cemiyeti, Mandaya resmi statü tanıdı ve Siyonist beklentilerini arttırıp, Arap sakinleri telaşa düşüren maddeler ekledi; Milletler Cemiyeti'nin Manda koşulları Balfour Deklarasyonu'nu benimsiyor ve Filistin'in resmi dili olarak İbranice'yi tanıyordu. Sir Herbert Samuel'in 1920'de Sivil Yüksek Komiser olarak atanması Siyonistleri daha da cesaretlendirdi. Samuel, Yahudiydi ve ateşli bir Siyonistti; Görevini Yahudi Milli Yurdu’nun kurulmasını kolaylaştırmak olarak görüyordu. Ancak bu terim tam olarak ne anlama geliyordu?

Weizmann'ın herhangi bir kuşkusu yoktu: Paris Barış Konferansı'nda Siyonist hedefinin, Filistin'i İngiltere'nin İngiliz olduğu kadar Yahudi yapmak olduğunu söylemişti. Kısacası, Siyonistler milli yurt terimini bir Yahudi devleti olarak yorumluyorlar ve İngiliz yönetiminin de böyle bir devletin kurulmasında işbirliği yapmasını bekliyorlardı. Ancak İngiltere Filistin'de bir Yahudi Devleti kurulmasını taahhüt etmiş değildi. Ne de olsa, Balfour Deklarasyonu'nda Filistin'deki Yahudi olmayan toplulukların haklarını ve ayrıcalıklarını korumaya söz vermişti ki, bu nüfusun yüzde 85'ini oluşturan 668.258 Arap nüfus demekti. Bu eşit yükümlülük göreviydi ve Balfour Deklarasyonu'nun çözümlenemeyen çelişkisi oldu. İngiltere bir yandan Yahudi Devletinin kurulmasını kolaylaştırırken, nasıl olur da Arap çoğunluğunun haklarının karşı tarafı tehdit etmeyeceğini garanti edebilirdi?

Mandanın sürdüğü yirmi sekiz yıl boyunca bu soru İngiliz siyasetçilerinin aklını hep işgal edip durdu ve sonunda tatmin edici bir cevap bulunamadı. Hükümet Filistin'deki gelecek planlarını açıklamak için 1922'de, 1920’ler boyunca politikanın temelini oluşturacak bir beyaz kağıt yayınladı. Bu belge İngiltere'nin nasıl bir denge kurmaya çalıştığını göstermektedir. Arap toplumunu memnun etmek için bir Yahudi milli yurdu kurulmasının Filistin halkının tümüne Yahudi milliyeti verilmesi demek olmadığı vurgulanırken, Yahudi halkının Filistin'de olma hakkının bulunduğu ve Filistin'in Yahudi halkının bir bütün olarak din ve ırk nedeniyle gurur duyacağı bir merkez olması gerektiğini söyleyerek bazı Siyonist isteklerine de yer veriyordu. Beyaz kağıt, Balfour Deklarasyonu'ndaki belirsizlikleri ortadan kaldırmak için hazırlanmışsa eğer, bu amacında kesinlikle başarılı olamamıştı.

Çifte yükümlülük politikasının doğurduğu özel idari güçlüklerin yanı sıra Filistin mandası, İngiltere'ye bir mandater devletin gerekli yükümlülüklerini de getirmişti; Yani, mandanın bağımsızlığını elde etmesine imkan tanıyacak özerklik kurumlarını geliştirmeyi. Ama bağımsız bir Filistin ne olacaktı? Yüksek komiser Samuel, en arzu edilir sonucun bütünleşmiş bir siyasal topluluk yaratılması olduğu görüşünü benimsiyor ve bunun için de üniter bir devlet oluşturacak çeşitli planlar sunuyordu. Arapların siyasal katılımı olmadan mandanın işlerlik kazanamayacağına inanmaktaydı. Ayrıca, Arap liderliği mandanın yönetimine katılmaya ikna edilebilirse, bu Arapların Balfour Deklarasyonu'nu zımnen kabulü anlamına gelecekti. Yüksek komiser, Yahudi-Arap işbirliğinin Arapların hayat standartlarını yükselteceğine de içtenlikle inanmaktaydı.

Samuel'in ilk önerisi olan 1922 anayasası, seçilmiş Müslüman, Hıristiyan ve Yahudi temsilcilerden ve yüksek komiser tarafından atanacak on bir kişiden müteşekkil bir yasama meclisi kurulmasını öngörüyordu. Ancak Arap liderler Balfour Deklarasyonu'nu iptal etmeyecek herhangi bir meşru hükümette yer almayacaklarını söyleyerek planı reddettiler. Samuel seçimi yine de yaptırtmaya çalıştı. Ama Arap toplumunun boykotu üzerine anayasa 1923'te rafa kaldırıldı. Samuel ondan sonra yüksek komiser tarafından seçilecek on Arap ve iki Yahudi temsilciden oluşan bir danışma konseyi kurmaya çalıştıysa da, Arap temsilcilere baskı yapılarak çalışmalarına engel olundu.

Arapların Samuel'in üniter temsil yönündeki çeşitli önerilerini reddetmeleri mandanın gelecekteki yolunu kararlaştırmada çok önemliydi. Bu, Filistin'in sadece yüksek komiser ve kadrosu tarafından yönetildiği anlamına geliyordu. Halkın tamamını temsil eden kurumlar yoktu: Filistin'in asla bir anayasası, parlamentosu ya da manda çapında seçimleri olmamıştı. Arap ve Yahudi toplumları “milli” kurumların gelişmesinde birlikte çalışacakları yerde birbirlerine giderek düşman oluyorlardı. Her toplum kendi siyasal örgütünü kurmuştu ve kendi ekonomik faaliyet alanında yaşıyordu. Bu uygulamalar her toplum içinde komünal dayanışmayı arttırıyor, ama toplumlar arasındaki uçurumu genişletiyordu.

FİLİSTİN ARAP TOPLUMU: LİDERLİK VE KURUMLAR

ARAP İCRA KURULU

İki büyük savaş arası dönemde Filistin Araplarının liderliğini, güç ve prestijlerini toprak sahipliğinden ve dini ve belediye makamlarına hakimiyetinden alan şehirli yerel eşraf yürütmekteydi. İngiliz ve Fransız mandalarındaki diğer Arap politikacılar gibi Filistin eşrafı da sosyal ve siyasal liderliklerini korumak için İngiliz yetkililerine karşı ılımlı bir muhalefet ve yine onlarla dikkatli bir işbirliği politikasını benimsemişlerdi. İngilizlerin mevcut düzen içinde çalışma ve hükümetle halk arasında yerleşmiş eşraf ailelerini aracı olarak kullanma politikaları nedeniyle bu kişiler etkinliklerini sürdürmekteydiler. Böylece, eski Osmanlı-Arap vilayetlerinde olduğu gibi Filistin'de de eşraf politikası Osmanlı sonrası dönemde ayakta kalacaktı.

Ancak Balfour Deklarasyonu'nun varlığı ve Yahudi göçünün teşvik edilmesi, Filistin'i diğer Manda Devletlerden ayırıyor ve Filistinli seçkinler adına çok karmaşık bir durum yaratıyordu. Bunlar sadece İngiliz emperyalizmi, Siyonist istekleri ve manda sınırları içindeki kendi seçmenleriyle karşı karşıya kalmıyorlardı; bir de Filistin davasını hiçbirinin Weizmann'a gösterilen saygıyı elde edemediği Londra'daki iktidar koridorlarında sunmak zorundaydılar. Bu insanların kökeni, ellerine 20. Yüzyılın çözümü en zor sorunlarından biri verilmiş olan taşra eşrafıydı. Aralarında olağanüstü yetenekli kişiler varsa da kolektif liderlikleri, bölünme ve destek sağlayacak tutarlı bir siyasal örgütün önemini göz ardı etme eğilimiyle zayıflamıştı.

Filistinli Arapların yerleşime karşı ilk örgütlü tepkisi 1918 ve 1919'da büyük şehirlerde kurulmuş olan Müslüman-Hıristiyan derneklerinin yerel şubelerinden geldi. Bu derneklerden otuz kadar delege, 1919 yılı sonlarında Kudüs'te toplandı ve kendilerine 1.Filistin Arap Kongresi adını verdiler. Bundan sonra Kongre yıllık olarak toplandı ve Arap toplumu, Siyonistler ile İngilizler arasındaki ilişkiler üzerine kararlar aldı. 1920'de yapılan üçüncü Kongre’de kudüs eski belediye başkanlarından Musa Kazım El-Hüseyni başkanlığında bir Arap İcra Kurulu kuruldu. Arap icra kurulu bütün Filistinlileri ettiğini iddia ediyorsa da İngilizler onu gereğince seçilmiş bir kurul olarak saymadılar ve meşruluğunu ancak zaman zaman tanıdılar. İngilizlerin bu tutumu Arap İcra Kurulu'nun Araplarla manda hükümeti arasında etkili bir iletişim kanalı olmasını önlüyordu. Kurulun ayrı bir sorunu, yapı eksikliğiydi. Hem kurul hem de Müslüman-Hıristiyan dernekleri şubeleri, yaygın idari mekanizması olmayan gevşek bir eşraf koalisyonuydu. Sonuçta Arap İcra Kurulu, halk desteğini alamadığı gibi Yüksek Komiserlik makamına da resmen ulaşamadı. Musa Kazım 1934'te ölünce Arap icra kurulu da sona erdi.

Arap İcra Kurulu ve genel olarak Filistin siyasal faaliyeti, Kudüs'ün önde gelen iki Müslüman eşraf ailesi Naşaşibiler ile El-Hüseyniler arasındaki rekabet yüzünden de zayıflamıştı. Söz konusu aşiretlerin Filistin içinde iktidar rekabetleri 19. Yüzyıldan beri devam etmekteydi ve manda döneminde iyice sertleşerek, Arap seçkinlerinin siyasetine yıkıcı bir bölücülük kattı. Gerçi bu bölücülük kendiliğinden olmamıştı; rekabetin farkında olan İngilizler, atama güçlerini iki ailenin arasını bozacak şekilde kullanmışlardı. Böylece 1920'de Ragıp Naşaşibi, El-Hüseyni'nin yerine Kudüs Belediye Başkanı oldu. Ertesi yıl İngilizler Hacı Emin El-Hüseyni'yi Kudüs Müftüsü seçerek bu tabloyu dengelediler. Ragıp Bey'in, Hacı Emin'in atanmasına tepkisinin, müftünün aldığı her karara itiraz edeceği şeklinde bildirdiği söylenir. O ve destekçileri, ‘’Filistin Davası’’ adına zararlı olduğunu bilmelerine rağmen bu tehdidi gerçekleştirdiler.

HACI EMİN EI-HÜSEYNİ VE YÜKSEK MÜSLÜMAN KONSEYİ


Hacı Emin (1895-1974) Kudüs Müftüsü olarak Filistin'in en prestijli makamına gelmişti ve bunu bir siyasal ağ kurmak amacıyla kullanıp, iki büyük savaş arası dönemde Filistin Arap Topluluğunun lideri oldu. Kudüs müftüsü geleneksel olarak Büyük Kudüs bölgesinde İslami işleri düzenlemekten sorumluydu. Osmanlı otoritesinin sona ermesi ve Filistin Mandasının kurulmasıyla İngilizler, müftünün yetki alanını bütün Filistin'e yayarak, makama Müslüman toplumu içinde önemli bir etkinlik sağlamış oldular.


Emin el-Hüseyni. Birinin hayatı tarihsel açıdan ancak bu kadar ilgi çekici olabilirdi sanırım. Kudüs'te doğmuş ve Kudüs Eşrafından el-Hüseyni ailesine mensup zat. Kendisi bugün, Filistinli militanlar başta olmak üzere bütün Araplar tarafından kahraman kabul edilir. Yahudi Milli Yurdu'nu engellemek adına çalışmış, zaman zaman İngilizlerle karşı karşıya gelmiş ve hatta Nazilerle ortak paydası olan Anti-Semitizm, onu bizzat Berlin'e götürüp Hitler ve Himmler ile görüştürmüştür. Müftülüğü dolayısıyla Bosnalı Müslümanlardan müteşekkil 13.Waffen-SS Dağ Tümeni'nin oluşumunda önemli rol oynamıştır. Savaştan sonra yahudilerce savaş suçlusu olarak Nazi önde gelenleriyle birlikte idamı istense de İngilizler, Araplar için bu kadar karizmatik lider konumunda olan birinin idamından çekinmiş ve Hüseyni'nin durumunda bir değişim olmamıştır. Kudüs Eşrafından olması dolayısıyla Mekteb-i Harbiye'de okumuş, daha sonra Erkan-ı Harbiye'ye (Kara Harp Akademisi) girmiş ve Kurmay Subay olarak mezun olmuştur. Gelibolu'da topçu subayı olarak bulunmuş ancak daha sonra Abdülhamid döneminde Abdülhamid'e yakın olması dolayısıyla İttihat ve Terakki tarafından geri hizmete alınmıştır. 1916 yılında Arap İsyanına katılmış, Kudüs'ü ingilizlere temsil eden heyetin içerisinde yer almıştır. Öldüğünde vasiyeti üzerine Kudüs'e gömülmek istendiyse de, İsrail Hükumeti bunu kabul etmemiştir.

Kudüs'te yetişen Hacı Emin hem Kahire'de El-Ezher'de hem de İstanbul'da Harbiye'de okumuştu. Sıkı Abdülhamid yanlısı olmasından dolayı ittihat ve terakki tarafından tutulmamıştı. 1. Dünya Savaşı'nda önce Çanakkale’de topçu subayı olarak, sonra Anadolu'da cephe gerisinde görev yapmıştı. Balfour Deklarasyonu karşısında dehşete kapılarak, savaştan hemen sonraki dönemde Siyonist karşıtı gösteriler düzenlemişti. Balfour Deklarasyonu'na karşı olmasına rağmen şiddet eylemlerini önlemede İngiliz idaresiyle işbirliği yapmaya istekli göründüğü için de Samuel'in müftü adayı olmuştu.

Samuel'ın 1921'de Manda içindeki bütün İslami kurumların yönetimini ele alacak Özerk Yüksek Müslüman Konseyi'ni kurmasıyla müftünün otoritesi iyice arttı. Hacı Emin 1922’de Konsey Başkanlığına seçildi. Kudüs müftüsü ve yüksek Müslüman Konseyi'nin seçilmiş başkanı olarak çok geniş bir hakimiyet ağı kontrolünü ele geçirmişti. Konsey, şeriat mahkemelerinin denetimi ve mahkeme yetkilileriyle yargıçların atanmasından, vakıfların ve vakıf paralarının yönetiminden, İslami dini okullar sisteminden ve öğretmen seçiminden sorumluydu.

Konsey bu yetkililerin aylıklarını mandater hükümetin verdiği yıllık bütçeden (1920'lerde 50 ila 60 bin sterlin) ödemekteydi. Hacı Emin, atama ve işten alma yetkilerini kendisini destekleyenler ve başta Naşaşibi Ailesi olmak üzere muhaliflerini dini kurumda yer almaktan önlemek amacıyla kullandı. Böylece müftü, dini otoritesini Filistin'deki en yaygın Arap siyasal örgütüne dönüştürmüş oldu. Hacı emin, Siyonistlerce kötülenmiş ve bazı Arap milliyetçilerince yüceltilmiş olsa da siyasal tutumu her iki grubun kabul ettiğinden daha ılımlıydı. Siyonizm karşıtlığının kendisini bir Arap ayaklanmasının İngilizleri yerlerinden atacağını düşündürmeyecek kadar pragmatik bir politikacıydı. Makamında kalmasının İngilizlerin iyi niyetine bağlı olduğunu da biliyordu. Bu yüzden, 1936'daki şiddet olaylarına kadar taraftarlarına itidal tavsiye etti ve Yahudi göçü sorununa uzlaşmalı bir çözüm aramada İngilizlerle işbirliği yaptı.



YAHUDİ TOPLUMU: LİDERLİK VE KURUMLAR

Yahudi ajansı ve milli konsey Siyonist örgütleri Arapların örgütlerinden çok daha yaygındı ve iki toplumun bulabileceği insan ve para kaynakları bakımından ciddi farklılıklar gösteriyordu. Yahudi toplumu daha iyi örgütlenmiş ve daha iyi finanse edilmişti, birbirleriyle ilişkileri daha sıkıydı. Filistin Arap davasını Yüksek Komisere sunmak üzere yetkili bir Arap temsilci kurumu bulunmamasına karşın, Siyonistlerin İngiliz yetkililere ulaşma imkanları manda koşulları içinde mevcuttu. Buna göre, Yahudi Milli Yurdunun kurulmasına ilişkin konularda, Mandater devletle danışmalarda bulunacak bir kurumun kurulmasına yetki verilmişti. Bu işlevi yerine getirmek üzere dünya Siyonist örgütü 1921'de Filistin Siyonist İcra Kurulu'nu kurdu ve kurul 1929'da Yahudi Ajansı olarak yeniden örgütlendi. Yahudi Ajansı, Filistin'de Yahudi toplumunun yarı-hükümeti oldu, bankacılıktan sağlığa ve göçmenlerin yerleşimine kadar önemli bir dizi hizmet başlattı. Yahudi Ajansı'nın başkanı düzenli olarak yüksek komiser ve Diğer ingiliz yetkilileriyle görüşebiliyordu.

Yahudi toplumu işleri bir temsilci örgütler hiyerarşisi tarafından yürütülmekteydi. 1920'de kurulan Milli Meclis, Milli Konsey ya da “Vaad Leumi” üyeleri arasından seçilen 300 delegeden oluşan bir kurumdu. Konsey, Yahudi toplumu adına karar almaya yetkiliydi ve Manda Hükümetince Filistinli Yahudilerin meşru temsilcisi sayılmaktaydı.


HİSTADRUT: İŞÇİ HAREKETİNİN SİYASAL VE İDEOLOJİK ETKİSİ


Yişuv (1948'den önce filistin'deki yahudi toplumuna verilen ad) içinde kurulan çeşitli örgütlerden en önemlisi, Yahudi İşçi Federasyonu Histadrut'tur. Yahudi sendikacılığını geliştirmek için 1920'de kurulan Histadrut, iki savaş arası yıllarda rolünü genişletmiş, epey geniş bir girişim faaliyetine başlamış ve hem Yişuv'un hem de gelecekteki İsrail Devletinin ideoloji ve politikasında karar verici bir etkiye sahip olmuştur. Histadrut, üyelerine istihdam sağlamak için kamu projeleri başlatmış ve 1930'larda artık aralarında deniz nakliyatı, tarım ürünleri pazarlaması, yol ve konut inşaatı, bankacılık ve sigortacılık gibi işkolları bulunan şirketler kurmuştu.

Hedeflerinden birisi, Yahudi emek ve üretiminin kendine yeterliğini garanti altına almak olduğundan, Histadrut Arap işçilere ve Arap ürünlerine boykot uygulamaktaydı. Histadrut, geleneksel sendikacılık faaliyetlerini kontrolüne ek olarak tarım sektöründeki Kibutz çalışanlarıyla sıkı bağlar içindeydi. Kibutzlar, bütün mülkiyetin topluma ait olduğu ve bütün sorumluluğun üyelerce eşit olarak paylaşıldığı kolektif tarım yerleşim birimleriydi. Bunlar, ilk Siyonistlerin pek çoğunun Filistin'de kurmayı umdukları kooperatif Komünal Düzenin bir sembolü oldular. Histadrut ve Kibutz hareketi, aynı zamanda emeğin ve toprağı işlemenin onuruyla Yahudi canlanmasının idealini simgelemekteydi. Bu, Yişuv içinde önemli bir dürtüydü ve topluma sosyalist ekonomik bir yön veriyordu; Avrupa'nın pasif ve baskı altındaki getto sakinlerinin yerlerini, kendi kaderlerini tayin edebilecek ölçüde kendine güvenli çiftçiler, işçiler ve askerler almışlardı.

Histadrut'un Yişuv'un gelişmesindeki kontrolü, Yahudi savunma gücü Haganah'ı da kontrol etmesiyle iyice genişledi. 1920'de o yılın Arap ayaklanmalarına cevap olarak kurulan Haganah, Yahudi toplumunu Arap saldırılarına karşı savunacak eğitimli ve merkezileşmiş askeri güçtü. Topluluk giderek daimi bir yeraltı yedek ordusuna dönüştü. İngiliz yetkililer örgütten (özellikle de silahlarını İngiliz üslerinden çalarak sağlamalarından) memnun değillerse de onu dağıtmak için herhangi bir düzenli girişimde bulunmadılar.

Histadrut'un üye sayısı ve görevleri arttıkça, örgüt hem işçi sendikası hem de Manda içindeki en büyük işveren durumuna gelmişti ve bu da liderlerine Yişuv'un karar mercii konseylerinde büyük güç sağlamıştı. 1930'da iki işçi grubu birleşerek Mapai Partisi'ni kurdular ve bu parti 1977'ye kadar Yişuv'un ve İsrail Devletinin siyasal hayatına hakim oldu. Emekçinin ve Siyonizmin çıkarlarının aynı olduğu görüşünü benimseyen Mapai, oluşum yıllarında Yişuv'un görüşüne şekil veren sosyalist eşitlikçi idealin temsilcisiydi. Mapai'nin siyasal gücü uzun süre elinde tutmasını sağlayanlar içinde David Ben-Gurion (1886-1973) özel bir yere sahiptir.


David Ben-Gurion. İsrail'in ilk başbakanı ve milli kahramanı. 

Ben-Gurion'un deneyimleri ve tavırları onun Filistin'deki Siyonist liderler kuşağının tipik bir örneğidir. 1933'ten önce Filistin'e gelenlerin çoğu gibi Ben-Gurion da doğu Avrupalıydı. Filistin'e Polonya'dan 1906'da gelmiş, önceleri bir Kibutzda çalışmış, daha sonra işçi Siyonizminin iç çevrelerine girmişti. Histadrut'un kurucu üyesiydi, yıllarca genel sekreterliğini yaptıktan sonra 1935'te Yahudi Ajansı'nın başına seçildi. Ben-Gurion 1930'da Mapai'nin kurulmasında da faal olarak çalıştı ve çok geçmeden partinin liderliğine getirildi. Hem Mapai Partisi hem de Yahudi Ajansı başkanı olarak Yişuv'un lideri olan Ben-Gurion, 1948'de de İsrail’in ilk başbakanı olmuştur.

Siyonist davaya yardım, sadece manda içinde kurulmuş olan kurumlardan değil, Filistin dışındaki kişiler ve örgütlerden de gelmekteydi. Siyonizmle İngiliz bürokrasisi arasındaki en etkili ilişkiler, Hayim Weizmann tarafından sürdürülenlerdi. Dünya Siyonist Örgütü 1920'de merkezini Londra'ya taşıdı ve örgütün başkanı Weizmann oldu. İngilizlerin Filistin politikası tasarlanan rotadan çıkınca, Yahudi davasını savunmak için başbakanlara, bakanlara ve gazetecilere kolay ulaşma fırsatını buluyordu. Başka bir dış destek de, Amerika'daki Yahudi toplumundan gelmekteydi. Amerika Siyonist Örgütü 1917'de kurulmuştu ve ünlü avukat ve geleceğin Yüksek Mahkeme yargıcı Louis Brandeis liderliğinde Amerikan siyasal hayatının bir unsuru haline gelmişti. 1930'ların sonunda Amerikalı temsilciler Dünya Siyonist Örgütü'nde önemli rol oynadılar ve Amerika Birleşik Devletleri'nde kişilerden gelen özel bağışlar Siyonist davaya yapılan bağışların büyük kısmını oluşturdu. Amerika Birleşik Devletleri'nin 2. Dünya Savaşı'nda dünya gücü olmasıyla, Amerikalı Yahudiler de Filistin sorunun sonucunu belirlemede çok önemli bir rol oynayacaklardı. 



Yişuv içinde Bölünmeler: Jabotinsky ve Revizyonist Siyonizm 



Yerleşimcilerin Filistin'de toplumsal ve siyasal kurumlan kurmalarındaki başarılarına rağmen Siyonizm, çok geniş bir fikir yelpazesinin ifadesini bulduğu bölünmüş bir hareket olarak kaldı. İki büyük savaş arası dönemin en ateşli tartışmalarından biri, Siyonizmin toprak hedefleri ve bu hedeflere ulaşma yolları üstüneydi. Manda döneminde, bir Yahudi devletinin kurulması henüz kuşkuluyken Siyonistlerin çoğu, Weizmann'ın Siyonist hedeflere ulaşmak için İngiltere'ye güvenme stratejisini kabul ediyorlardı. Ancak daha sonra Revizyonistler denecek bir grup, Weizmann'ın yaklaşımını çok çekingen ve İngiltere'ye fazla bağımlı bulduğunu ilan etti. Revizyonizmin kurucusu ve başta gelen sözcüsü, Vladimir Jabotinsky (1880-1940) adında bir Rus Siyonistiydi. Jabotinsky, Filistin'e büyük bir Yahudi göçü yapılıp, hemen bir Yahudi milletler topluluğu ilan edilmesini istiyordu. İngiltere'nin Siyonistleri terk edebileceklerini ve bağımsız devlet için gerekli Yahudi çoğunluğu sağlamanın tek yolunun Filistin'e yılda 50 bin kişiyi göçe teşvik etmek olduğunu söylüyordu. Jabotinsky'nin toprak talepleri daha da çelişkiliydi. Tarihi Filistin'in Ürdün'ü de kapsadığını iddia ediyor, orada büyük çaplı bir Yahudi yerleşimi istiyordu. 1929 Siyonist Kongresi'nde delegelere şöyle demişti: 


"Filistin sözcüğü ne demektir? Filistin, başlıca coğrafi unsuru şu olan bir topraktır: Şeria nehri onun sınırını çizmez, ortasından akar!" (Christopher Sykes, Cross Roads to Israel )

Revizyonist hareket Doğu Avrupa'da Siyonist genç grupları arasında heyecanlı bir destek buldu. Revizyonistler 1933'te Siyonizm içinde ayrı bir hareket oluşturdular ve ondan kısa bir süre sonra Filistin'de, Haganah ve Yahudi Ajansı'ndan bağımsız hareket eden kendi askeri güçleri olan Irgun'u kurdular. Jabotinsky'nin ölümünden sonra Revizyonizm gücünü büyük ölçüde kaybettiyse de, müritlerinden ikisi, Menahem Begin ile Yitzak Şamir, daha sonra İsrail Başbakanları oldular ve eski liderlerinin ödün vermez Siyonizmini canlandırdılar.

 Filistin'deki Arap ve Yahudi toplumları birbirleriyle çatışmalarını derinleştirerek kendi siyasal ve toplumsal örgütlerini kurdular. Her iki toplum da iki büyük savaş arası dönemde büyük güvensizlik içindeydi. Araplar Filistin'in "haklı sakinleri" olarak meşru tanınma arayışlarında düş kırıklığına uğramışlardı. Aynı zamanda milli örgütlere katılma girişimlerini reddediyorlar, bunu yapmanın mandayı geçerli kılıp Balfour Deklarasyonu'nu kabul ettikleri anlamına geleceğine inanıyorlardı. Aynı şekilde, Siyonist liderler de İngilizlerin Araplara adil davranma niyetlerinin kendilerinin bir Yahudi yurdu kurmalarını önlediğine inanmaktaydılar. Bu yüzden, onlar da göçü teşvik etme çabalarını sıklaştırdılar, kendi kendine yeterli komünal örgütler kurdular.


GÖÇ VE TOPRAK


Filistin'deki gerilimin temelinde Yahudi göçü ve toprak elde etme yatar. Siyonistlerin hedefi, kısıtlanmamış göçten yararlanarak mandanın Yahudi nüfusunu çoğaltmak ve böylece milli bir yurdun varlığı adına inandırıcı bir iddiada bulunmaktı. Göçmenleri yerleştirmek ve beslemek için mümkün olduğu kadar ekilebilir toprağa sahip olmak gerekiyordu. Bu ikili hedefe varmaya çalışan Siyonizm, yerel Arap nüfusun aleyhine girişilen bir yerleşim sömürgeciliği projesini andırır. Filistin Arapları, Siyonizmin hedeflerinin kendi varlıkları için tehdit oluşturduğunu görüyorlar ve buna karşı koymak için İngiltere'yle göçü ve toprak dağıtımını sınırlama görüşmelerinde bulunmaya çalışıyorlardı; bu taktikleri sonuç vermeyince silahlı ayaklanmaya başvurdular.

Yahudilerin göçü, "Aliyah" adı verilen göç dalgaları şeklinde oldu.

Struma gemisi. Zülfü Livaneli'nin "Serenad" isimli romanına da konu olmuş olay.1940 yılında Alman Orduları Balkan sınırına dayanmışlardı. Almanların Polonya'da yürürlüğe soktukları Yahudi karşıtı yasaların benzerini, Romanya ve Macaristan gibi Alman müttefiki devletler de yürürlüğe sokmuşlardı. Bu zamanda, henüz holokost, yani bildiğimiz anlamda gaz odalarında soykırımla sonuçlanan Yahudi Kırımı başlamamıştı. Bu döneme değin, örneğin Almanya'da Kristal Gece gibi Yahudilere yönelik saldırılar yaşanmasına ve devamında 1939 Polonya'nın Almanlarca işgalinde Yahudiler, Yahudi olmayanlardan tecrit halde Gettolarda yaşamaya ve Sarı bir Altı Köşeli Yıldız takmaya mecbur bırakılmışlar, ancak henüz soykırıma uğramamışlardı. 1941 Struma olayında, Yahudi zenginler, kendi paralarıyla Avrupa'dan Filistin'e göç etmek için "Struma" isimli gemiyi kiralamışlardı. Özet geçmek gerekirse, İstanbul ve Çanakkale boğazları'nı geçip Filistin'e ulaşmaya çalışan gemi, henüz Türk Karasularına giremeden arızalandı ve gemidekiler, değerli eşyalarını toplayıp civardan geçen bir Bulgar gemisine gemilerini tamir ettirdiler. Ancak gemi, Sarayburnu açıklarında tekrar arızalandı. İngiltere ve ABD ile görüşen Türk Hükümeti, İstanbul'un Yahudi Eşrafı ile de görüştü. Almanların da baskısından dolayı Türkiye, gemiyi kabul etmedi ve motoru halen arızalı halde bulunan gemiyi Şile Açıklarına çektirdi. Gemi 24 Şubat 1942 sabahı infilak ederek içindekilerle birlikte battı. Geminin neden battığı uzun yıllar anlaşılamadı. Yıllar sonra İsrail, geminin bir Türk Torpidobotu veya denizaltısıyla batırıldığını iddia etti. Ancak 1960'lı yıllarda Sovyetler Birliği, İkinci Dünya Savaşı yıllarına dair arşivlerini açınca geminin bir Sovyet Denizaltısı tarafından batırıldığı anlaşıldı. İsrail, bu olaydan ötürü Türkiye'nin "özür dilemesi" gerektiğini ileri sürdü. 

İlk iki Aliyah, 1. Dünya Savaşı'ndan önceydi. 1919 ile 1923 yılları arasındaki üçüncü dalgada, çoğunluğu Doğu Avrupa'dan 30 bin kadar göçmen geldi. 1924 ile 1926 yıllan arasındaki aliyahta çoğunluğu Polonya'dan 50 bin göçmen daha geldi. Göçmen akışı 1933'e kadar yavaşladı, o tarihte Hitler ile Nazi Partisi'nin yükselişiyle Almanya ve Orta Avrupa'dan binlerce Yahudinin kaçışı hızlandı. Bu göçmenlerin çoğu Siyonist değildi, ama ABD ve Kanada gibi devletlerin göçmen kotalarına kısıtlama getirmeleri onları Filistin'e sığınmak zorunda bırakmıştı. 1933'ten 1936'ya kadar olan beşinci aliyahta 170 bin Yahudinin göçü birden Yişuv'u iki katına çıkardı ve Arap toplumu içinde yaygın bir korkuya yol açtı. Alman göçmenlerin arasında önemli sayıda eğitimli meslek sahibi, genellikle yanlarında önemli miktarda sermaye getiren iş adamları olduğundan beşinci aliyah diğerlerinden farklıydı.

 Bunlar kendilerinden öncekiler kadar toprakla ilgilenmeyerek kıyı şehirlerine yerleştiler, mesleklerini ve ticaretlerini sürdürmeye başladılar. 1936 yılı sonunda Filistin'deki Yahudi sayısı yaklaşık 380 bindi, ki bu 1922'de kaydedilen 93 bin rakamından önemli bir artıştır. Aynı dönemde Arap nüfusu 700 binden 983 bine çıkmıştır. Böylece, on beş yıldan kısa bir sürede Filistin'de yaşayan insan sayısında 400 binden fazla artış meydana gelmiştir. Sınırlı tarım potansiyeli olan bir bölgede ekilebilir toprağın çatışma konusu olmasına şaşırmamak gerekir. Toprak satın alma işiyle Siyonist örgütü Yahudi Milli Fonu uğraşıyordu. Bu fon, aldığı toprağı bütün Yahudilerin malı olarak görüyor ve sonra en ucuz fiyata sadece Yahudilere kiralıyordu. Yahudi Milli Fonu, geliştirme ve malzeme sermayesi de sağlayarak yoksul göçmenlerin Filistin'e ayak basar basmaz tarımla uğraşmalarına imkan sağlamaktaydı.

Siyonistler toprağı genellikle ülkede yaşamayan Arap sahiplerinden satın almaktaydılar. Manda döneminde Beyrut'taki Sursock ailesinden, 1920'de verimli Jezreel Vadisi'nde Yahudi Milli Fonu'na 50 bin dönüm arazi satılmıştı. Ancak Filistinli eşraf aileleri de Siyonistlerin verdikleri yüksek fiyata tarım arazisi satmaya hazırdılar. 1939 yılında mandanın toplam toprağının yüzde 5'i -ki bu toplam ekilebilir arazinin yüzde onu idi- Yahudilerin eline geçmişti. işlenmiş toprağın Araplardan Yahudilere geçmesi, 1936'da mandanın Arap nüfusunun hala üçte ikisini oluşturan Filistinli köylüler üzerinde yıkıcı bir etki doğurdu.

 Böyle bir alışverişin sonucu genelde, Arap yancıların topraklarından atılması ve bu insanların sayıları giderek artan işsizlere katılmaları şeklinde oluyordu. Manda döneminde küçük mülk sahiplerinin durumu da ağırlaştı. Osmanlı'nın ayni ödeme sistemi yerine İngilizlerin nakit vergi ödeme sistemi, köylü çiftçileri yerel tefecilerden -ki genelde bunlar büyük toprak sahipleriydi- yüksek faizle para almalarını gerektiriyordu. Böylece küçük toprak sahipleri borç yükü altında topraklarını kimi zaman Siyonist örgütlere, çoğunlukla da toprak sahibi Arap ailelerine satmak zorunda kaldılar. Toprak satışlarının, İngiliz politikasının ve Arap eşrafının tutumlarının toplam sonucu, Filistinli Arap köylülerin yoksullaşması ve marjinalleşmesi oldu. Onların sıkıntılarından kar eder gibi görünen kendi seçkinlerinden, topraklarından atılmalarını önlemeye niyetli görünmeyen İngilizlerden ve sorunlarının kökünde olduğunu gördükleri Siyonistlerden uzaklaşınca, hoşnutsuzluklarını her üç kesimi de hedef alan şiddet patlamalarıyla gösterdiler. Görüldüğü üzere, tarihte kanla kurulmayan devlet çok azdır.


TOPLULUKLAR ARASI ÇATIŞMA VE İNGİLİZ TEPKİSİ 


İki büyük savaş arası yıllarda mandada yer alan iki büyük patlama (1929 Ağlama Duvarı olaylan ve 1936-1939 büyük isyanı) doğrudan göçlere ve toprak transferlerine bağlıdır. Bu olaylar hakkında İngilizlerin yaptıkları araştırmalar, manda sisteminin hiçbir şekilde işlemediğini ortaya çıkarmıştır.



1929 Ağlama Duvarı Olayları



Batı ya da Ağlama Duvarı kalıntılarına Yahudilerin ulaşma hakkı üzerine patlak veren tartışmalar, mandanın başlangıcından beri gelişen topluluklar arası düşmanlıkların odak noktasını oluşturuyordu. Yahudiler duvarı kutsal bir mekan olarak görmüşler ve Orta çağ'dan beri dua etmek, eski İsrail krallığının yıkılmasının yasını tutmak üzere oraya gitmişlerdi. Duvar ve yakın çevresi İslami mabetlerin en eskilerinden Kubbet-üs-Sahra ve el-Aksa Camii'nin bulunduğu Harem el-Şerifin batı mesnedi olduğundan Müslümanlar nezdinde de dini bir mekandı. Manda döneminde duvar vakıf olarak kabul edilmişti, dolayısıyla Müslümanların yetki alanında kalıyordu.


Ağlama Duvarı. 

Yahudilerin duvarı ziyaret etme hakları varsa da, dua sırasında kadınlarla erkekleri ayırmak için iskemle, sıra ya da paravana koymalarına izin verilmiyordu. Dini konularda statükoyu sürdürme politikasıyla İngilizler, bu kısıtlamaların yürürlükte kalmasını kabul ettiler. Ancak Yahudi eylemciler sürekli olarak kurallara karşı geldiler ve 1928 yılı sonlarında İngiliz polisi, bölgeye yerleştirilmiş bir paravanla onu yerleştirenleri oradan zor kullanarak çıkarttı. Yahudilerin bu harekete itirazları, şiddeti müftü ile Yüksek Müslüman Konseyi'nin Siyonizmin İslamiyet'in kutsal yerleri adına büyük tehlike arz etmeye başladığı konusunda bir kampanya açmalarına neden oldu.

1929 Hebron Katliamı sırasında Arap Ayaklanması. 


İsyan sırasında yağmalanan bir ev.

Duvarın statüsü üzerinde bir yıl süren iddialar ve karşı iddialardan sonra 1919 Ağustos ayında şiddet olaylan başladı, Yahudi gösterilerinin kışkırttığı Arap toplulukları Kudüs'te iki Yahudi mahallesine saldırdılar, Hebron ve Safad kentlerinde Yahudileri öldürdüler. İngiliz güçleri gösterileri bastırdığında 133 Yahudi ve 116 Arap ölmüştü. Gösterilerin sebebi, dini bir yerin gelecekteki statüsünün belirlenmesi gibi görünse de, gerçek sebepler çok daha derinlerdeydi. İngilizler bu sebepleri araştırmaya karar verdiler. Londra, Eylül 1929'da Filistin'e neredeyse sürekli olacak komisyonlardan ilkini gönderdi. Sir Walter Shaw başkanlığındaki heyete, bir önceki ayın şiddet olaylarının sebeplerini araştırma görevi verilmişti.

Komisyon, raporunda gerilimin başlıca kaynağının, manda içinde topraksız bir Arap sınıfının yaratılması ve Arapların süregelen Yahudi göçünün Yahudi hakimiyetinde bir Filistin'le sonuçlanacağı korkusunun olduğunu bildirdi. Shaw komisyonu, İngiltere'nin Arap toplumuna yükümlülüklerinin daha kesin bir ifadeye kavuşturulmasını, Yahudi göçü üzerindeki İngiliz kontrolünün arttırılmasını ve toprak transferlerinden sonra Arap kiracıların yerlerinden atılması uygulamasından vazgeçilmesini tavsiye etti.

İngilizler, Shaw Komisyonu raporunu ele alacak yerde Filistin'e başka bir soruşturma komisyonu göndermeye karar verdiler. Hope-Simpson Komisyonu, raporunu 1930 yazında tamamladı ve onun tavsiyeleri Passfield Beyaz Kağıdı (1930) olarak anılan İngiliz politikasına alındı. Beyaz Kağıt, İngiltere'nin mandater devlet olarak ikili yükümlülüğünü vurguluyor ve hükümetin topraksız Arapların yerleşmesi amacıyla devlet arazisi ayıracağını belirtiyordu. Aynı zamanda, Filistin'in sınırlı ekonomik kapasitesi olduğunu deklare ederek Yahudi göçüne kısıtlama getirilmesini öneriyordu. Passfield Beyaz Kağıdı Arap şikayetlerinden bazılarını ele almışsa da, göçün sınırlanması Siyonistlerce kabul edilecek bir şey olmadığından belgenin tamamen geri çekilmesi için girişimlere başladılar.

 İngiliz ve Amerikan Yahudi toplumlarının ileri gelen üyelerini arkasına alan Weizmann, hükümete yönelik müthiş bir baskıya başladı ve bu kampanyasında başarılı oldu. 1931 Şubat ayında Başbakan Ramsay MacDonald, Avam Kamarası'nda Weizmann'a yazdığı ve Passfield Beyaz Kağıdı'nın geri alındığını bildirdiği mektubu okudu. Araplarca "Kara Mektup" olarak bilinen belge, Siyonist baskı gruplarının İngiltere hükümetinin kararlarını etkileyebileceğine olan inançlarını pekiştirmişti.



Genel Grev ve Arap Yüksek Komisyonu'nun Kurulması 


1931 tarihli Kara Mektup'un ve soruşturma komisyonlarının tavsiyelerinin çoğunun göz ardı edilmesinin ardından Filistin' de durum iyice kötüleşti. Dünyadaki ekonomik bunalım beşinci aliyahın büyük çaplı göçüyle birleşince, Araplarda da Yahudilerde de yaygın bir işsizliğe yol açtı. Arap toplumunda Hacı Emin ile Yüksek Müslüman Konseyi'nin ılımlı liderliğine karşı duyulan hoşnutsuzluk artıyordu. İngiltere'ye karşı eylemi savunan diğer Arap ülkeleriyle güçlü bağlar oluşturulmasını isteyen genç Filistinli eşrafın kurduğu yeni İstiklal Partisi, müftünün her şeyin üstündeki siyasal konumuna meydan okuyordu. Hacı Emin İstiklal'i susturmayı başardıysa da, partinin daha fazla militanlık istekleri Filistin Arap halkının çoğunluğunca paylaşılmaktaydı.

Çaresizlik ve düş kırıklığından doğan bu duygular, ifadesini 1936 olaylarında buldular. 1936 bahar ve yazında Filistin'i kasıp kavuran şiddet dalgası Siyonizme, İngiliz emperyalizmine ve yerine kök salmış Arap liderliğine karşı kendiliğinden doğan bir halk tepkisiydi. 15 Nisan'da silahlı bir Arap çetesinin bir otobüsü soyup bir Yahudi yolcuyu öldürmesiyle olaylar başladı; ertesi akşam Haganah, iki Arap çiftçiyi öldürerek misilleme yaptı. Bu olaylar iki toplumu da kitlesel gösteriler düzenlemeye ve birbirlerine saldırmaya kışkırttı. Halkın huzursuzluğunu İngiltere'ye ve Siyonistlere karşı etkili bir silaha dönüştürmek isteyen yerel Arap direniş komiteleri 19 Nisan 1936'da genel grev ilan ettiler.

Grev, Arapların göç kısıtlaması, arazi satışları ve demokratik bir hükümet kurulması taleplerinin İngiltere tarafından yerine getirilmesine değin devam edecekti. Halktan gelen direniş isteği Arap liderleri harekete geçmeye zorladı ve 25 Nisan'da müftünün başkanlığında milli bir örgüt olan Arap Yüksek Komitesi kuruldu. Hıristiyanlar, Müslümanlar, Naşaşibiler, el-Hüseyniler ve İstiklal'in (Parti) ileri gelen üyelerinden oluşan Arap Yüksek Komitesi, Filistinli seçkinler arasındaki gruptan gecikmiş bir birleştirme girişimiydi. Komite grevi koordine etmeye çalıştıysa da, halkın çok gerisinde kalmıştı ve olayları yaratacak yerde onlara tepki gösterme eğilimindeydi.

Grev yaz boyunca hızla yayıldı, Yahudilere ve Yahudi mülklerine saldırılar ve İngiliz ulaşımını baltalama şeklinde devam etti. Arabuluculuk çabaları sonuçsuz kalınca İngiltere isyanı bastırmak için kararlı bir girişim başlattı ve 1000 Arap ile 80 Yahudinin ölmesinden sonra Arap Yüksek Komitesi'nin emriyle grev sona erdi. Grev, Filistin Araplarının kırgınlığının derinliğini ortaya koymuş, ama hiçbir çözüm de getirememişti; sadece gelecekteki daha vahim şiddet olaylarının habercisi olmuştu.



Peel Komisyonu ve Büyük isyan



 Arap liderliğinin greve son vermesindeki sebeplerden birisi, İngiltere'nin Filistin'e yeni bir komisyon göndermeyi vaat etmesiydi. Lord Peel'in başkanlığındaki bu komisyon, raporunu 1937 Temmuz ayında yayınladı. Raporda mandanın dayandığı varsayımın gerçekleşemeyeceği, Balfour Deklarasyonu'nun içerdiği çelişkili yükümlülüklerden üniter bir devlet yaratılamayacağı belirtiliyordu. Raporda aynca şöyle denmekteydi :

 "Araplarla Yahudiler arasındaki düşmanlık herhangi bir şekilde önlenemezse Manda'nın tam olarak ve şerefle yerine getirilemeyeceği aşikardır. Ancak bu düşmanlığı yaratan ve yaşatan Manda'dır; Manda sürdükçe Arapların ve Yahudilerin milli umutlarını ve korkularını bir yana bırakacakları, ya da farklılıklarını Filistin'e ortak hizmet amacına gömecekleri beklentisini sürdürmek mümkün olmayacaktır." (Peel Commision Report, 1937)

 Peel Komisyonu bu bulguların ışığında mandanın sona erdirilmesini, Filistin'in Arap ve Yahudi devletleri olarak bölünmesini tavsiye ediyordu. İngiltere, manda otoritesini Kudüs'ten Akdeniz'e uzanan bir koridorda ve diğer dağınık yerlerde sürdürecekti. İşlemeyen manda sistemi sorununa getirilen bu çözüm iki tarafı da tatmin etmemişti. Arap Yüksek Komitesi, Filistin Araplarının haklarının ihlali olarak bölünmeye karşıydı. Siyonist liderlerse bölünme ilkesini kabul ediyorlar, ama Yahudi devletine ayrılan bölümü yetersiz buluyorlardı. Bu durum 1937 Dünya Siyonist Kongresi'nde benimsendi ve Peel Komisyonu'nun raporunun Siyonistlerce reddedilmesiyle sonuçlandı.

İngiltere'nin Filistin labirentinden bir çıkış yolu arayışı hem Arapların hem Yahudilerin muhalefeti karşısında çökünce bölünme fikri tamamen gündemden çıktı. Ancak Filistinli Arapların hoşnutsuzluğu, komisyon raporu kadar kolaylıkla bir yana atılamazdı. 1937 Temmuz ayında Peel Raporu açıklanınca, Arapların şiddet eylemleri yeniden patlak verdi. Bir yıl öncesinin genel grevi gibi bu eylemler de önceden planlanmış ve milli çapta örgütlenmiş değildi. İngiliz Celile bölge komiseri Ekim'de öldürülünce, İngilizler bu saldırıya Arap Yüksek Komitesi'ni dağıtıp üyelerini tutuklayarak ve sürgüne göndererek karşılık verdiler.

Müftü Şam'a kaçtı, orada komiteyi tekrar kurmaya ve isyanı yönetmeye kalkıştı ama Filistin' deki olaylar üzerinde eski hakimiyeti kalmamıştı. Çoğunlukla köylülerden oluşan Arap isyancı çeteleri, saldırılarını demiryolları, köprüler ve İngiliz karakolları üzerinde yoğunlaştırdılarsa da, Yahudi yerleşimcileri öldürmeye ve Yahudi mülklerini tahribe devam ettiler. İsyancıların sayısı 5 bini aşmadığı halde kırsal kesimden yardım alıyorlardı ve 1938 yazında kırsal kesimin büyük kısmı ve pek çok büyük şehir ellerine geçmişti. Devlet hizmetleri durmuş, hatta Kudüs'ün bazı kesimleri isyancıların kontrolüne girmişti.

İsyanın içeriği, İngiltere ve Siyonist karşıtlığının yanı sıra yerleşik soylulara karşı bir köylü toplumsal devrimi niteliği taşıyordu. İsyancıların denetimindeki köylerde kiralar iptal ediliyordu, vergi toplayıcılarının köylere girmesi engelleniyordu ve zengin toprak sahipleri isyancılara 'bağış' yapmaya zorlanıyorlardı. Yerel direniş komiteleri Osmanlı yönetici seçkinlerinin başlığı olan tarbuşu yasakladılar ve erkeklerin Filistin milli kimliğinin sembolü olacak kareli bezden kefiye giymelerinde ısrar ettiler. İngiltere isyanı bastırmak için Filistin'e 20 bin asker indirdi ve isyancıları sakladığından kuşkulanılan köylere toplu cezalar uygulamaya koyuldu. Yahudi güçleri de isyancılara karşı askeri harekatın yanı sıra sivillere misilleme saldırılarda bulunuyorlardı.

İngilizler üstün askeri güçlerine rağmen 1939 Mart ayına kadar düzeni sağlayamadılar. İsyanın bilançosu çok ağırdı: 3000 Arap, 2000 Yahudi ve 600 İngiliz öldürülmüştü; Filistin ekonomisi kaos içindeydi· Arap liderleri ya tutuklu ya da sürgündeydiler. İsyan İngilizleri mandadan atamamışsa da, Filistin politikasını bir kere daha değerlendirmeye zorlamıştı. İngilizleri bu karara yönelten sadece Filistin içindeki şiddet değil, Avrupa'da. giderek yaklaşan savaştı.

Herhangi bir çatışmada Arap Ortadoğusu'nun petrol yatakları ve hava alanları İngiltere adına hayati önemdeydi. Arap devletleri giderek Filistin konusuna karıştıkları için, İngiltere gelecekteki işbirliğini garantiye almak üzere onları yatıştırmak zorundaydı. Sömürgeler Bakanlığı 1939 Şubat ayında Londra'da bir İngiliz-Arap-Yahudi konferansı düzenledi. Ancak bu konferansta da çözüm bulunamayınca, taraflardan birini memnun etmeyecek bir politika bulmak İngiltere'ye kaldı. 1939 Beyaz Kağıdı'nda açıklanan bu politika Siyonistleri şoka uğrattı. Belgede şöyle deniyordu:

"Kraliyet Hükumeti Filistin'in bir Yahudi Devleti olmasının politikaları arasında bulunmadığını açık bir şekilde deklare eder." 

 Belge, Yahudi göçünün beş yıl boyunca yılda 15 binle sınırlandırılmasını, o sürenin sonunda Arap toplumu devamını istemedikçe tamamen kesilmesini öngörüyordu; Yahudilere toprak satışı belirli bölgelerle sınırlanacaktı ve Filistin'e on yıl sonra bağımsızlık verilecekti. Mandaya ayrıca 25 bin Yahudi göçmeninin alınması öneriliyordu.

Hitler'in karşısında Yahudilerin kitle halinde kaçtıkları bir zamanda çıkarılan bu Beyaz Kağıt, uluslararası Yahudi toplumunca yaygın bir şekilde kınandı. Siyonist liderler destekçilerini toplayıp siyasal bir karşı kampanyaya hazırlanırlarken Almanya Polonya'yı işgal etti ve 2. Dünya Savaşı patlak verdi. Filistin'deki Yahudi toplumu İngiltere'nin politikasına karşı öfkeli olmasına rağmen Hitler Almanyası'nı destekleyemezdi; ancak bir Yahudi devleti rüyasının sonu dernek olduğundan Beyaz Kağıt koşullarını da kabul edemezdi. Ben-Gurion,

 "Bu savaşta Beyaz Kağıt yokmuş gibi Büyük Britanya'yla birlikte savaşacak, savaş yokmuş gibi de Beyaz Kağıt'la mücadele edeceğiz."
 dedi.

Bağdat'ta sürgünde olan müftü, bağımsızlığı derhal tanımadığı için Beyaz Kağıdı reddettiyse de diğer Filistinli Arap liderlerin çoğu belgeyi bir tür zafer olarak görüyorlardı. Artık Filistin'de çoğunluk olarak kalacaklarına inanmalarını sağlayacak gerekçelere sahiptiler.


İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI VE İSRAİL'İN KURULUŞU



Holokost'a Tepkiler


Savaş döneminde Filistin dışında gelişen olaylar, İngiliz mandasının gelecekteki statüsü üzerinde etkili olmuştur. Bu olaylardan en büyüğü, Hitler'in toplama kamplarında milyonlarca Avrupalı Yahudinin ve diğer esirlerin (zihinsel engelliler, eşcinseller, çingeneler, savaş esirleri vb.) sistematik şekilde katledilmesini ifade eden Holokost'tur.

Nazi zulmünün çapı açığa çıkıp öğrenildikçe Batı'nın kamu vicdanı, sağ kalan Yahudilerin Filistin'e yerleşmelerinin Batı uygarlığının onlara yönelttiği dehşetin "günahlarını bağışlatacağı" fikrini benimsemeye götürdü. Bu tavır, özellikle Amerika Birleşik Devletleri'nde görülüyordu. Pek çok Amerikalı Yahudi, iki büyük savaş arası yıllarda Siyonizme karşı ilgisizliklerini bir yana atıp, Filistin'de kurulacak bir Yahudi devletinin ateşli destekçileri oldular. Bu tutumun en güçlü ifadesi 1942'de Amerikalı Siyonistlerin bir toplantıda benimsedikleri kararlar dizisi olan Biltmore Programı'nda ortaya çıktı. Program, Filistin'e serbest göç ve orada bir Yahudi devleti kurulması çağrısında bulunuyordu. Biltmore toplantısı ertesinde ABD, uluslararası Siyonist faaliyetlerin merkezi oldu. Amerikalı ve Filistinli Siyonistler, Amerikan seçmenini ve Amerikalı politikacıları kapsayan yoğun bir propaganda kampanyasına giriştiler.

1945'te başkanlığa gelen Harry Truman, 1948'deki seçime kadar Biltmore Programı'nı savundu. Bunda sadece kamuoyunun insani kaygılarına göre davranmıyor, Demokrat Parti içinde Siyonist lobinin giderek artan gücünün farkında olduğunu da gösteriyordu. Amerika Birleşik Devletleri, gelişen sanayi ekonomisi ve daha önce görülmemiş askeri gücüyle, savaştan müttefikleri üzerinde büyük baskı yapabilecek dünya çapında bir süper güç olarak çıktığı için Truman'ın bir Yahudi devletinin kurulmasına bağlılığı çok önemliydi.

İngiltere'nin Filistin'de uyguladığı savaş zamanı politikası mandayı sakin tutmaya yönelikti. 1936-1939 isyanı gibi bir şiddet olayının yeniden patlamasını önlemek için İngiliz yönetimi, Arapların siyasal faaliyetine kısıtlamalar getirdi ve sürgündeki Arap liderlerinin dönmesine izin vermedi. Sonuç olarak hala İngilizlerin isyanı bastırmaktaki şiddetinin etkisinde olan Arap toplumu, savaş sırasında siyasal bakımdan sakinliğini korumuş oldu. Yukarıda anlattığımız üzere, Yişuv savaşa birbiriyle çelişik iki politikayla tepki vermişti: Bir yandan Hitler'e karşı İngiltere'nin yanında yer alacaktı; diğer yandan, 1939 Beyaz Kağıdı'm kabul etmeyecek ve Almanya yenilir yenilmez İngiltere'yle silahlı bir çatışmaya hazırlanacaktı. Müttefik davasını desteklemek üzere binlerce Yahudi gönüllü İngiliz kuvvetlerine katıldılar ve daha sonra İtalya'da İngiliz ordusunun bir parçası olarak savaşan Yahudi Tugayı kuruldu.

İngiliz askerlerinin yanında savaşan Yahudi askerlerin kazandıkları modem savaş deneyimi, Haganah'a 1945'ten sonra İngiltere'ye karşı savaşacak eğitimli bir kadro sağlamış oldu. Filistin İngiliz yönetimi teknik bakımdan meşruiyet taşımamasına rağmen Haganah'a silah elde etme ve bir Mihver istilası durumunda Filistin'i İngilizlerle birlikte savunma hazırlığı yapma izni vermişti. 1942'den sonra Mihver tehdidi kalmayınca, Haganah üyeleri silahlarını iade etmedikleri gibi, Filistin'de İngiliz askeri ağı hakkındaki gizli bilgilerin sahibi olmuşlardı.

Yişuv içinde Nazi karşıtı duyguların devamına rağmen liderler, Filistin'de İngiliz varlığını Yahudi milli yurdu kurma rüyalarının gerçekleşmesinin en büyük engeli olarak görmekteydiler. Avrupa Yahudilerinin kaderi hakkında öğrenilenlerin ışığında İngiltere'nin 1939 göçmen kotalarında ısrarı büyük bir adaletsizlik olarak görünüyordu. Yahudi Ajansı Avrupalı Yahudileri kurtarıp yasa dışı yollardan Filistin'e getirmek amacıyla bir girişim başlattı. Çoğunluğu açık denize dayanamayacak kadar köhne tekneler kiralanarak güney Avrupa limanlarından alınan göçmenler Filistin topraklarına indirildi. İngilizler göçmen dolu gemileri geri çevirdiklerinde ya da gemilere el koyup yolcularını Kıbrıs'taki kamplara gönderdiklerinde Yişuv'un İngiliz kontrolünden kurtulma kararlılığı daha da artıyordu. Bu olaylar büyük bir propaganda kampanyasıyla duyuruluyor ve Siyonistlerin sadece bir Yahudi devletinin Nazi vahşetinin köksüz kurbanlarına sığınak oluşturabileceği iddiasını desteklemek adına kullanılıyordu.



Terör ve Toplumlar Arası Savaş


İsrail devletini yaratan ve varlığını onaylayan çatışmanın üç aşaması vardır.

Birincisi, Yişuv'un 1945'ten 1947'ye kadar Filistin' deki İngiliz yönetimine karşı sabotaj kampanyası;

İkincisi, 1947 ve 1948'de Arap ve Yahudi toplumları arasındaki kısa süreli savaş;

 Üçüncüsü, İsrail ile Arap devletleri güçleri arasındaki 1948 Arap-İsrail Savaşı.

Bu aşamalara, hem Araplarca hem Yahudilerce kabul gören bir anlaşma üretemeyen diplomatik faaliyetler dizisi eşlik etmiştir. Çatışmanın birinci aşaması, Yahudi Ajansı'nın 2. Dünya Savaşı'nın sonuna doğru bir İsrail devletinin derhal kurulmasına çalışmak için verdiği kararın uygulanma stratejisinde bulunuyordu. Ben-Gurion'un fikirlerine daha da bağlanmış olan Filistin'deki Siyonist liderler, İngiltere'nin göçmen kotalarını kaldırarak bir Yahudi milli yurdunun gelişmesine katkıda bulunmayacağı anlaşıldığı için Yahudi devletinin güce başvurularak kurulması gerektiği sonucuna vardılar.

Bu da İngiltere'nin Filistin'deki durumunu savunulamaz hale getirerek başarılabilirdi. Ben-Gurion, İngilizlerle savaş sona erene kadar karşı karşıya gelmeyi düşünüyor değildi. Ancak Yahudi toplumu içindeki diğer unsurlar sabırsızdı. Yahudi Ajansı kontrolü dışında -ama zaman zaman onun zımni onayıyla- operasyonlar düzenleyen iki başıbozuk silahlı birlik, 1944'te İngiliz personele karşı bir terör kampanyası başlattılar. İki birimden en önemlisi, revizyonist Siyonizmin askeri kolu Irgun'du. Irgun, Arap sivillere ve İngiliz personeline misilleme politikasını savunan militan Siyonistlerden oluşmuştu. Irgun'un terörist taktikleri Siyonist girişimi çoğunlukla gözden düşürmüşse de, Yahudi toplumunun Yahudi devletinin yaratılması adına her türlü eylemi haklı gören bazı kesimlerine çekici gelmekteydi. Irgun'un başına 1943'te Polonya'dan yeni gelen Menahem Begin geçti ve Begin, örgüt 1948'de dağılana kadar liderliğinde kaldıktan sonra, ödün vermeyen militanlığını İsrail'in siyasal sahnesine taşıdı. Diğer muhalif militan grup olan Lehi (çoğunlukla kurucusu Abraham Stern'in adıyla Stern Gang diye bilinir) daha küçük ve savaş birimi olarak daha az etkiliydi, ama 1944'te İngiliz Ortadoğu bakanı Lord Moyne'un katledilmesi gibi tek tek terör eylemlerinde çok üstündü.

Haganah birimleri Filistin'deki İngiliz iletişim ağlarına karşı, iyi koordine edilmiş sabotaj eylemlerine yönelince 1945'te Yahudi Ajansı da çatışmaya girmiş oldu. Filistin Siyonizmi, İngiltere'yle savaşa başlamıştı. Bundan sonraki iki yıl boyunca Haganah sabotajları, Irgun terörü (1946'da Kudüs'te King David Oteli'nin bir kanadının havaya uçurulması gibi) ve ABD'deki kamuoyu baskısı, İngiltere'yi çok güç bir duruma soktu. Dışişleri bakanı Ernest Bevin, 1947 Şubat ayında İngiltere'nin Filistin'de kontrolü elinden kaçırdığını anlayarak konuyu Birleşmiş Milletler'e havale etti. Bevin'in Birleşmiş Milletler'den Filistin mandasına bir çözüm bulması isteği, New York'ta Birleşmiş Milletler ile Washington'da Beyaz Saray arasında aylarca süren şiddetli bir diplomatik faaliyet başlattı. Genel Kurul, Birleşmiş Milletler Filistin Özel Komitesi (UNSCOP) kurup, bu komiteyi Filistin'deki durumu incelemekle ve 1 Eylül 1947'ye kadar bir rapor hazırlamakla görevlendirdi.

On bir ülke temsilcilerinden oluşan UNSCOP, Kudüs'e Temmuz'da geldi ve Filistin'de beş hafta kaldı. Komite, Yahudilerin hala azınlık olduklarını, nüfusun üçte birine ve toplam arazinin yaklaşık yüzde 6'sına sahip olduğunu tespit etti. Ancak hem Filistin'in giderek bozulan şartları hem de Avrupa'dan gelen Yahudi göçmenlerin durumunda bir aciliyet hissetmişti. UNSCOP, Genel Kurul'a raporunda İngiliz mandasının sona erdirilmesini ve Filistin'e bağımsızlık verilmesini oy birliğiyle tavsiye etti. Ancak komite bağımsız Filistin'in nasıl bir devlet olacağı konusunda 8'e karşı 3 oyla bölünmüştü. Azınlık raporu federal bir devleti uygun görüyordu. Çoğunluk raporuysa, mandanın biri Arap, diğeri Yahudi iki devlete bölünmesini ve Kudüs'ün uluslararası bölge olarak kalmasını önermekteydi. Çoğunluk raporunun maddeleri kusursuz değilse de, Filistin'de iki bağımsız devlet ihtimalini gündeme getirmekteydi. Siyonist liderler bu raporu kabul ederken, Arap liderler reddettiler.

Bir Yahudi devleti kurulmasını tam olarak destekleyen Başkan Truman, çoğunluk raporunun kabul edilmesinde kararlıydı. Teklifin Genel Kurul'da üçte iki çoğunlukla geçmesi gerektiğinden ve Washington Sovyet Rusya'yla müttefiklerinin karşı çıkmasını beklediğinden oylama çok çekişmeli geçecekti. Kendi dış işleri ve savunma bakanlıklarının yeni bağımsız Arap devletleriyle iyi ilişkiler kurma tavsiyelerini dinlemeyen Truman, çoğunluk raporunun lehine yoğun bir lobicilik faaliyeti başlattı ve Kongre'nin Siyonist yanlısı üyeleri, BM delegelerine eğer UNSCOP teklifine kabul oyu vermedikleri takdirde ABD'nin ülkelerine yaptığı ekonomik yardımı keseceği tehdidinde bulundular.

29 Kasım 1947'de yapılan oylamada lehte 30 (SSCB dahil), aleyhte 13 oy vardı ve 10 oy da çekimserdi: Genel Kurul, Filistin'in Arap ve Yahudi devletlerine bölünmesini ve Kudüs'ün uluslararası statü kazanmasını kabul etmişti. Charles Smith şöyle yazıyordu:

 "Filistin'deki Siyonist başarıları nasıl olursa olsun, Birleşmiş Milletler'de zafer aslında ABD'de kazanılmıştır."  (Charles D. Smith, Palestine and the Arab-Israel Conflict)

 Bu zafer ve ondan kaynaklanan politikalar, ABD-Arap ilişkilerine o günden beri damgasını vurmaya devam etmektedir. Aylarca süren müzakereler boyunca Filistin Arap topluluğu tartışmalarda hep marjinal kalmıştı. İngilizler Yüksek Arap Komitesi'ni ve Yüksek Müslüman Konseyi'ni l 936'da dağıttıktan sonra Filistinli Araplar etkili bir liderliğe hiç sahip olamamışlardı. Filistin'de birleşmiş bir liderliğin yokluğunda Filistin Araplarının davasını savunmak Arap Birliği'ne ve onun üye devletlerine kalmıştı. Ancak savaş sonrası Arap rejimleri, özellikle de Mısır, Suriye ve Irak gibi önemli devletlerdekiler, giderek artan iç huzursuzluklarla karşı karşıyaydılar.

Bu rejimlerin yönetici seçkinleri iç destek sağlayabilmek için anti-emperyalist olduklarını göstermek ve yeni elde ettikleri bağımsızlığı dış politikada vurgulamak adına Filistin davasında katı bir tutum benimsediler. Filistinliler adına BM'nin bölünme planı dahil, bütün uzlaşma girişimlerini reddettiler, Filistin Araplarına onları askeri olarak savunmaya hazır olduklarını bildirdiler. Oysa bu adımlar kendi kendini kandırmadan başka bir şey değildi. İngiltere'nin BM bölünme planını uygulamada yardımcı olmayı reddetmesiyle Filistin'deki karışıklık daha da arttı. UNSCOP'un raporu BM'ye sunulduğunda İngiltere, Genel Kurul'daki oylamayı beklemeyerek 1947 Eylül ayında Filistin mandasının 15 Mayıs 1948'de sona ereceğini bildirdi. Bu bildiriyle İngilizlerin çekildikleri tarih arasında Filistin tam bir kaosa gömülmüştü. Başlayan toplumlar arası savaş döneminde Yahudi güçleri, BM kararıyla Yahudi devletine ayrılan toprakları güvence altına almaya çalıştılar.

O toprakların çoğunda henüz Arap çoğunluk bulunduğundan doğal olarak Arap direnişi de başladı. Ancak dağınık Arap çeteleri disiplinli Haganah güçleriyle boy ölçüşemediğinden (1948 Savaşında karşımıza çıkan Arap Lejyonu hariç), 1948 baharında, önerilen Yahudi devletine düşen topraklardaki belli başlı Arap merkezleri Yahudilerin kontrolüne geçmiş ve 400 bin Filistinli kaçmış durumdaydı. Toplumlar arası savaşta Irgun en korkunç eylemlerinden birini yaptı: Kudüs yakınlarındaki Dayr Yasin köyünün 250 sivil sakinini katletti. Katliam haberleri Arap nüfus arasında yayılınca Arapların evlerini bırakıp kaçtıkları bir panik baş gösterdi. Dayr Yasin'in misillemesini bir Arap birliği yaparak, Kudüs eteklerinde bir Yahudi sağlık konvoyunu pusuya düşürüp doktorları öldürdü. Hala İngiltere'nin sorumluluğunda bulunan topraklarda zulmün ardı arkası kesilmek bilmiyordu. Toplumlar arası savaş boyunca İngiliz yönetimi, düzeni sağlamak adına fazla bir gayret sarf etmeyerek kendi çekilişinin hazırlıkları üzerinde yoğunlaştı.


Dayr Yasin Katliamı sonrası çekilen bir fotoğraf.


Katliam sırasında öldürülen bir çocuk.


14 Mayıs 1948'de kargaşanın tam ortasında sonuncu İngiliz yüksek komiseri General Alan Cunningham, Hayfa'dan sessizce ayrıldı. Bir görgü tanığı bu olayı şöyle anlatıyordu:

"İngiliz bayrağı indirildi ve Filistin'deki İngiliz yönetimi, bir idamın hızıyla ve gece geçen bir geminin sessizliğiyle sona erdi." (John Marlowe, The Seat of Pilate)

Osmanlı İmparatorluğu'ndan sonra gidenler de İngilizler olmuştu. 11 Aralık 1917'de General Allenby'nin Kudüs'e Yafa Kapısı'ndan giriş yaptığı günden beri süren İngiliz Hakimiyeti bitmişti. İktidar, manda otoritesinden yeni yerel hükümete devredilmemişti, çünkü ortada bir Filistin hükümeti yoktu. İngiltere, mandaterliği sırasında siyasal kurumlar yaratamamış, aksine Arap ve Yahudi toplumlarını karşılıklı bir üstünlük mücadelesinde bırakmıştı. Bu mücadelede galip çıkan Yahudi toplumu oldu; yüksek komiser Cunningham'ın gidişinden birkaç saat sonra Ben-Gurion, İsrail devletinin bağımsızlığını ilan etti (14 Mayıs 1948). Yeni devlet ABD ve Sovyetler Birliği tarafından derhal tanındı.



1948 ARAP İSRAİL SAVAŞI


Amacımız yine askeri yönünü anlatmak değildir.

15 Mayıs 1948'de Mısır, Suriye, Lübnan, Ürdün ve Irak ordu birlikleri İsrail'e girdiler, bölgesel bir savaş başlattılar ve savaş 1948 Aralık ayında Arap güçlerinin yenilgisi, İsrail topraklarının genişlemesi ve BM'nin Filistin Arap devleti kurulması önerisinin çökmesiyle sona erdi. Görünüşte Arap Birliği'nin birleşik otoritesi altında hareket eden Arap devletlerinin her biri aslında kendi çıkarlarına öncelik vermişlerdi. Böylece, İsrail'in işgali daha ilk başta Araplar arası siyasal rekabetlerden dolayı daha az soruna yol açmıştı ve bu durum da savaş alanında bir koordinasyon eksikliği doğurmuştu. Aynca, Kral Abdullah'ın Arap Lejyonu dışında Arap kuvvetleri kötü hazırlanmıştı, kötü donanımlıydı ve kötü yönetiliyordu, sayıca da azdılar. Elbette bu koşullarda, yeni doğmuş, savunmasız bir İsrail'in, Arap Orduları saldırısıyla karşı karşıya kaldığı söylentisi gerçeklerle uyuşmamaktadır. 15 Mayıs'tan 11 Haziran 1948'e kadar olan ilk çatışmalarda Arap orduları 21.500, Haganah ile ona bağlı birimler 30 bin kişiydi.

Kuşkusuz savaş sadece sayılardan ibaret değildir. Ben-Gurion'un komutasındaki İsrail kuvvetleri, bir Yahudi devletinin varlığı için ölüm-kalım mücadelesine girdikleri inancıyla hareket etmekteydiler. Bu uğurda olağanüstü başarı gösterdiler, daha sonraki savaşlarda İsrail ordusunu karakterize edecek cesaret ve savaş anında karar verebilme yeteneklerini sergilediler ve Altı Gün Savaşında gerçekten de İsrail Ordusu, son savaştan beri ne kadar iyi hazırlandığını bütün Dünyaya gösterdi, ama bu başka bir yazının konusu.

 Haziran'daki BM ateşkesine kadar Arap saldırıları, Kudüs hariç bütün cephelerde püskürtülmüştü; Kudüs'te Arap Lejyonu Doğu Kudüs'ü almıştı ve İsrailliler şehrin yeni batı kısmını ellerinde tutuyorlardı. Her iki taraf da ateşkesten silahlarını geliştirmek amacıyla yararlandılarsa da, İsrailliler bir sonraki savaşa (9-18 Temmuz) üstün güçlerle girdiler. Haganah'ın ordusu iki katına çıkmış, Avrupa'dan hafif silahlar, ağır malzeme ve hatta birkaç uçak alarak ateş gücünü önemli ölçüde arttırmıştı. Temmuz'da ikinci ateşkes yürürlüğe girdiğinde İsrail'in zaferi artık kesindi. Bundan sonraki on iki ay boyunca saldırgan Arap devletlerinden her biri İsrail'le birer ateşkes anlaşması imzaladılar.

 Bu anlaşmalar barış anlaşmaları değildi, Araplar bakımından İsrail'i tanıdıkları anlamına gelmiyordu; sadece nihai olarak kabul etmemekle birlikte ateşkes sınırlarını sabit duruma getiriyorlardı. Filistin bu durumda, İsrail, Mısır (Gazze Şeridi'ni almıştı) ve Ürdün (Kudüs'ün eski şehrini ve Şeria nehrinin batısını almıştı) arasında paylaşılmış oluyordu. Bir Filistin Arap devletinin olması bir yana, İsrail olan bölgedeki Arap nüfusun çoğunluğu (700 binden fazla insan) mülteci durumuna düşmüştü. Toplumlar arası savaş sırasında Arapların Filistin'den kaçışı başlamıştı ve bu süreç, ilk başlarda sivil halkın, yakınlarında sürüp giden savaya karşı normal bir tepkisiydi: geçici olarak gidecekler, savaş sona erince yerlerine döneceklerdi. Ancak 1948 baharında ve yaz başlarında Filistinli Arapların kaçışı kitlesel bir göçe dönüştü. Arap kaçışı, bir kere başladıktan sonra Haganah tarafından teşvik edilmişti. Haganah İsrail devletinin içini güvenceye almak ve BM'nin kararlaştırdığı sınırların dışındaki Yahudi yerleşim birimlerini korumak amacıyla, 1948 Nisan ayında düşman olabilecek Arap köylerine karşı bir kampanya başlattı. D Planı diye anılan bu kampanya, "Arap köy ve kasabalarının fethine ve sürekli işgaline ya da yok edilmesi"ne imkan sağlıyordu

Map comparing the borders of the 1947 partition plan and the Armistice Demarcation Lines of 1949.
1948 Savaşı sonrası Filistin. Mavi alan İsrail Toprakları ; Kırmızı alan Arap Toprakları ; Yeşil alan ise Mısır ve Ürdün Kontrol Bölgesi.


 Haganah subayları bunu kendilerine Yahudi devleti içinde ve Araplara ayrılan toprakların sınırlarının hemen içinde köyleri olan Filistinli Arapları sistematik bir şekilde yerlerinden atma izni olarak yorumladılar. D Planı'nın uygulanması Arap halk arasında zaten yaygın biçimde var olan korkuyu arttırdı ve geri dönüşü olmayan kaçış başladı. Yüz binlerce Arap sınırlara giderken İsrail ordusu da bu fırsatı, sağlam bir Yahudi çoğunluğu olan homojen bir Yahudi devleti kurmak üzere kullandı.

1949 yılı başlarına kadar Araplar yer yer zorla köylerinden atıldılar. 1949'da son ateşkes anlaşması imzalandığında İsrail sınırlan içinde sadece 160 Arap kalmıştı. Kaçanların ya da sınır dışı edilenlerin çoğu yoksuldu ve çeşitli Arap ülkelerindeki mülteci kamplarına yerleştirildiler. İsrail'in zorla kurulması sonucunda, Avrupa Yahudi göçmeni sorunu yerine o günden beri bölgede siyasal karışıklığa yol açan bir Ortadoğu göçmen sorunu doğurdu. İsrail'in kesin zaferi (ki İsrail'de istiklal Savaşı olarak anılmaktadır) yerlerinden atılmış Filistinliler trajedisini yaratmanın yanı sıra Arap dünyasında böyle hazırlıksız orduları savaşa süren rejimlerin gözden düşmesine yol açtı.

 Arap yenilgisi ayrıca uygarlık tartışmaları doğurdu, Arap hayatının toplumsal ve siyasal temellerinin özeleştirisini getirdi. Konu üzerindeki en etkili yorumlardan biri olan Constantine Zurayq'ın The Meaning of the Disaster (Felaketin Anlamı) kitabı öylesine ilgi gördü ki, 'felaket' sözcüğü 1948 Arap yenilgisiyle eş anlamlı olarak kullanılmaya başlandı. O yenilgi ve Araplar arasındaki suçlanma, Filistin'in Arap ve Yahudi sakinleri arasındaki özgün çatışmayı trajik Arap-İsrail çatışmasına çevirecekti.



SONUÇ


Devletler arasındaki ilişkiler açısından 1940'lar on yılı, Ortado­ğu'da büyük bir değişim dönemidir. İsrail'in kurulması, yüz binlerce Filistinlinin kaçışı ve yurtlarından edilmeleri, Arap Birliği'nin kurulması, Arap devletlerinin bağımsızlıklarını elde edişleri ve İngiltere ile Fransa'nın gerilemesi ve ABD ile Sovyetler Birliği'nin dünya güçleri olarak ortaya çıkmaları, bölge adına yeni ve önemli gelişmeleri temsil etmekteydi.

İran'ın genç şahı dışında 1949'un iktidarda olan hükümdarları 1930'lardan beri tahtlarındaydı ve 1949'da cumhurbaşkanı ve başbakan olan kişiler 1930'larda da aynı makamlarda bulunmuşlardı. Bu iktidardaki seçkinler pek çok ülkede, özellikle de nüfusu kalabalık Arap devletlerinde, artık halkın emellerini temsil etmiyorlardı. Eski yozlaşma ve ayrıcalık düzenini devam ettiriyorlar ve siyasal iktidarlarını emperyalizm güçleriyle işbirliği yapmaya istekli olmalarına borçlu olarak görünüyorlardı. Ayrıca, 1948 'felaket'ine götüren koşulları yaratmaktan sorumlu kabul ediliyorlardı. Bunlar 2. Dünya Savaşı'nda ve hemen sonrasında makamlarını korumuşlardı, ama yeni milli bağımsızlık çağında iktidardaki seçkinler ve onları destekleyen toplumsal ve siyasal düzen yeni değişim güçleri tarafından süpürülüp atılacaktı.


İsrail'in Kuruluşunun Etkileri Üzerine


  • Her şeyden evvel, söylenmesi gerekir ki Araplar, bu savaştan sonra kendi topraklarını Yahudilere kaptırmaktan öte Arap İsyanından beri kendilerini mandaterliğin gölgesinde yöneten Haşimoğulları ve Haşimoğulları'ndan farklı olarak Mısır'daki Kavalalılar Hanedanı'nı sorumlu tuttular. Savaşın bu aileler ve yönettikleri ülkelerin rejimleri üzerinde yıkıcı etkisi oldu. Bu durum, bütün orta doğuda Yavuz Sultan Selim'den beri büyük güç sahibi olan kentli seçkinlerin gözden düşmesine sebep oldu. 1948 Savaşını müteakip önce Mısır, sonra Irak ve Suriye'de kentli eşrafın askerler tarafından darbeyle indirilmesi tesadüf değildir.
  • Araplar, kendilerine bir kimlik ve ideoloji aramaya başladılar. Dönemin şartlarına göre bu ideoloji, Baasçılıktan başka bir şey değildi. 1948 savaşında Arapların politik olarak birleşememesi, Arapları, "Orta Doğu'da tek, bağımsız, laik ve çağdaş bir birleşik Arap devleti" fikrine itti. Baas'tan en çok etkilenenler, Mısır'da Hür Subaylar Hareketini gerçekleştiren ve Arapların aradığı o "meşhur ve karizmatik lider" kavramını karşılayan Cemal Abdülnasır ve onu müteakip Irak'ta Abdülkerim Kasım, Suriye'de Hafız Esad oldu. 
  • Baasçılık, revizyonist olarak Anti-Semitizm'i de tekeline alınca Yahudi ve İsrail karşıtlığı Orta Doğuda "Araplığın Şartı" olarak gündeme geldi. Baas Anti-Semitizm'i ; Anti-Semitizm ise Baas'ı besledi. Baas, Orta Doğu'nun 1960'larda zirve ; 1970'lerde azalarak günümüze kadar gelen siyasal yaşamına yön verdi. Aslında Baasçılık, bir yerde Osmanlı sonrası Arapların kendilerini birleştirecek bir ideoloji arayışıydı, ancak İsrail savaşlarından sonra İsrail ve Yahudi meselesine de bir alternatif olarak gelişti. Günümüzde Saddam Hüseyin örneğinden ve Arap-İsrail savaşından sonra alınan yenilgilerden sonraysa gittikçe zayıfladı.
  • Kentli Seçkin sınıfına karşı Baas, taşradan gelme alt-orta sınıfı besledi. Baas'tan Orta Doğu'da en çok yararlanan Subay sınıfı oldu ki, Hafız Esad, Cemal Abdülnasır gibi subaylar bundan dolayı öne çıkmışlardır.
  • 1948 Savaşı, sonuçları bakımından bir ateşkesle sonuçlandı. 1956-1967-1973 Arap-İsrail savaşlarına yol açtı. 
  • Günümüzde ise 1948'den çok daha büyük olan 67-73 Arap-İsrail savaşları sonucu Araplar, Yahudileri hala soğuk olmakla birlikte yavaş yavaş kabul etmeye ve İsrail'in varlığına deyim yerindeyse "alışmaya" çalışmaktadırlar. Bilhassa Mısır'da Abdülnasır sonrası dönemde liderler, 1973 savaşının da etkisiyle ülkelerini yeni maceralara atmaktan kaçındılar. 
  • Ant-Semitizm, "Araplığın koşulu" haline geldi demiştim. Bundan dolayı, birleşmeye çalışan Arap ülkelerinin, politika dolayısıyla kalan Suudi Arabistan ve Körfez Ülkeleri hem günümüze değin etkin bir askeri güç olamadıklarından, hem de batı dünyasıyla iyi ilişkileri yüzünden Arap-İsrail çatışmalarında taraf olmamaya çalıştılar. Bu durum günümüze kadar Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerinin diğer Arap devletleriyle bir soğukluğa düşmesine ve hatta "Hain" olarak nitelendirilmesine sebep oldu.

KAYNAK :

William Cleveland - Modern Ortadoğu Tarihi
Bernard Lewis - Semitizm ve Anti-Semitizm
Alan R. Taylor - İsrail'in Doğuşu
Theodor Herzl - der Judenstaat (Türkçe Çevirisi : Yahudi Devleti)
Benny Morris - 1948 and After


5 Yorumlar

  1. Hocam eline emeğine sağlık muazzam yazı devamlarını bekliyorum :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çok teşekkür ederim, elimden geldiğince vakit ayırıyorum.

      Sil
  2. Emeğinize sağlık bu bloğu keşfettiğimden beri keyifle okuyorum. Süveyş krizi,6 gün savaşları ve yom kippur savaşları serisi de olursa keyifle okurum:)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Uzaktan, ucundan degindigim seyler, Altı Gün, Süveyş Krizi ve Yom Kippur.

      Altı Gün Savaşı aklımda. Yazacagım. Ama devamı için "kısmet olursa" diyebilirim ancak :)

      Teşekkür ederim.

      Sil
  3. Elinize sağlık. Teşekkürler.

    YanıtlaSil