Yazıya Lefkoşa şehrindeki Ayasofya Camii'nin kıble istikametinde bulunan Türk Mukavemet Teşkilatı Anıtı'nın üzerinde yazan cümle ile başlayalım…



Biz millet olarak komplo teorileri ile gerçekleri bazen birbirine karıştırıp bunun üzerine tartışmayı seviyoruz. Ancak bazı olaylar veya gelişmeler vardır ki bunun tam içeriği hiçbir zaman kamuoyu ile paylaşılmaz. Dolayısıyla tam açıklanmayan bu olayların içeriklerinin tamamı her zaman gün yüzüne çıkmadığı için bizler bu olayları kendi mantalitemize göre yorumlayıp sonuçlar çıkartırız. Olayların tam manası ile nasıl, neden ve kim tarafından gerçekleştirildiğinin açıklanmamasının sebebi ise hem güvenlik hem de kimlik ifşasından dolayı yaşanabilecek sorunların önüne geçmektir. Bu noktada ise bizim millet olarak dile getirmeyi çok sevdiğimiz ''derin devlet'' devreye girmektedir. Peki bu derin devlet denen mevhum elle tutulur mu? Isırılır mı? Nedir? Aslına bakılacak olursa derin devlet diye birşey yok. Devletin belli kurumları var. Bu kurumlarda devletin bekası ve güvenliği için gizli hareket etmek zorundadır. Bahsi geçen bu kurumlardan ikisi ise istihbarat teşkilatları ve özel harekât birimleridir. Aslında özel harekât ve istihbarat birimlerinin çalışma şekli veya operasyonları gizli olmakla birlikte bazı istisnai durumlarda söz konusu olabiliyor. İşte Türk Mukavemet Teşkilatı'nın kuruluşu, yapısı ve icraatları özel harekat ve istihbarat birimlerinin çalışma şeklini veya operasyonlarını görmemizi sağlayan istisnai durumlardan birisidir. Dolayısıyla yazıyı okurken derin içeriklere haiz olan konuların tarih içerisinde çok az gün yüzüne çıktığını da unutmamamız gerektiğini belirtmek isterim.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin kurulmasında ve Ada’da yaşayan Türk halkını Rumların zulmünden koruyan en önemli örgütün Türk Mukavemet Teşkilatı olduğu yadsınamaz bir gerçek olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu teşkilatın kurularak 1974 senesinde Türkiye Cumhuriyeti tarafından gerçekleştirilen Kıbrıs Barış Harekâtına kadar olan süreçte yürüttüğü gizli örgütlenme Ada’nın tarihi içerisinde en önemli yeri tutmaktadır. Ayrıca Kıbrıs Barış Harekâtı sırasında Türk ordusunun hem hava indirme birlikleri hem de denizden çıkartma yapan birlikleri ile organize şekilde hareket etmeleri bu harekatın başarıya ulaşmasında önemli etkenlerden birisi olduğu söylenebilir. Daha önce hazırladığım şu yazıda (bkz. Kıbrıs Barış Harekâtına Giden Yol) Ada’nın İngiliz hakimiyetine girerek Ada’da yaşayan Rumların Enosis’i (Ada’nın Yunanistan’a ilhakı) gerçekleştirme yönünde attığı adımlara, bu adımlar karşısında Ada’da yaşayan Türklerin yaşadıklarına, Türkiye Cumhuriyeti’nin Ada politikasında zamanla yaşadığı değişimler ve bunun sonucu olarak Kıbrıs Barış Harekatı’nın sonuna kadar olan bölüme değinmiştim. Bahse konu bu yazı içerisinde Kıbrıs Barış Harekatı’na çok fazla değinmemiştim. Çünkü harekâtı tüm detayları ve sonuçları ile bu konularda kalemi en kuvvetli yazarlardan birisi olan ve kendisine buradan saygı ile sevgilerimi sunduğum @anglachelm güzel bir yazı ile sizlere anlatmıştı. (bkz. Kıbrıs Barış Harekatı/@anglachelm) Dolayısıyla bu güzel yazı üzerine başka bir yazı hazırlamaya gerek olmadığı aşikardır.

Ancak daha önce hazırladığım yazı içerisinde harekâtı anlatmasak dahi Yunanistan tarafından desteklenen ve Rumlar tarafından kurulan EOKA terör örgütlerine karşı Ada’da yaşayan Türk halkının başlattığı direniş ile gizli örgütlenmeye çok kısa değindiğim dikkatimi çekti ve aklımda bazı sorular oluşmaya başladı. Bu bağlamda; Türk Mukavemet Teşkilatı kurulmadan önce Ada halkının nasıl bir örgütlenme yaşandığı? Türk Mukavemet Teşkilatı’nın nasıl kurulduğu? Bu teşkilatın nasıl bir yapılanmada olduğu? Ve en önemlisi teşkilatın Ada’da yaşayan Türk halkını nasıl koruduğu? gibi sorular aklımı kurcalıyordu. Dolayısıyla bu teşkilat ile ilgili bir araştırma ihtiyacı hissettim. Yaptığım araştırma neticesinde; yukarıda zikrettiğim sorulara kısmen olsa dahi cevap bulmakla birlikte bu teşkilat içerisinde çalışmış kişilerin kendi ağızlarından anlattıkları üzerinden Türk Mukavemet Teşkilatı ile ilgili bazı yanıtlara da ulaşmış oldum. Dolayısıyla bu yazıda teşkilat için dışarıdan destek olmuş veya teşkilat içerisinde çalışmış kişilerin verdiği mülakatlar üzerinden hem Ada’nın İngiliz sömürgesinden ayrılarak 1964 yılına kadar olan sürece hem de Türk azınlığın Rum saldırılarına karşı yürüttüğü gizli örgütlenme, direniş ve bu örgütlenmenin Türkiye ile ilişkilerini siz değerli okuyuculara ‘’derleme makale’’ şeklinde aktarmaya çalışacağım.

Yazının ana konusu olan Türk Mukavemet Teşkilatı ile ilgili bölüme geçmeden önce Ada’nın geçmişini kısaca ele alıp olayların asıl başlangıcına değinmek istiyorum. Böylece önceki yazıları okumamış olanlar için bir arka plan oluşturarak bu teşkilatın neden kurulduğunu daha iyi anlamalarını sağlamayı planlamaktayım.

19. yüzyıl başlarından günümüze kadar Kıbrıs’ta yaşanan huzursuzlukların geçmişi, Yunanların Büyük Bizans’ı (Megali İdea) yeniden kurma hayaliyle Osmanlı Devleti’ne isyan ettikleri tarihe kadar uzanır. (Konuyla ilgili daha fazla detay için bkz. Yunan İsyanı) Fransız İhtilali sonrası gelişen milliyetçilik akımı ile Yunanlılar da milliyetçilik akımı çerçevesinde Osmanlı egemenliğinden kurtulmak için faaliyetlere başlamışlar ve bu kapsamda bazı dernekler kurmuşlardı. Bu derneklerden ilk kurulanlarından birisi olan ve en bilineni Türkçe anlamı “Dost Şirket” olan Filiki Eterya Cemiyetidir. Dernek ikisi Rum birisi Bulgar üç tüccar tarafından 1814 yılında günümüz Ukrayna sınırları içerisinde bulunan Odessa şehrinde kurulmuştur. Derneğin bilinen amacı Osmanlı Devleti’nin bünyesinde ikamet eden Hristiyan halkın eğitim ve öğretimini geliştirmek olarak biliniyordu. Ancak derneğin kurulmasındaki asıl amaç başkenti İstanbul olan yeni bir Bizans İmparatorluğu’nu kurmak için faaliyetler yürütmekti. Bu amaca ise ileride tüm Yunanlıların diline pelesenk olacak ve bundan dolayı dünyanın duyacağı “Megali İdea” ismi verilecekti. Derneği her ne kadar 3 kişi yönetiyormuş gibi gözükse de bu cemiyeti gerçekte yöneten kişi Fenerli Konstantin İpsilanti’nin oğlu ve Rus Çarı’nın yaverliğini yapan Aleksandr İpsilanti idi. 1832 yılında Osmanlı Devleti’nden bağımsızlığını kazanan Yunanistan’ın bir sonraki hedefi ise Megali İdea amacını gerçekleştirmek için faaliyetler yürütmekti.  1877-1878 yıllarında yaşanan Osmanlı-Rus savaşının sonunda kaybeden Osmanlı Devleti olmuş ve Rusların Akdeniz’e inmesini istemeyen ve Kıbrıs’ın stratejik öneminin farkında olan İngiltere, Osmanlı Devleti’ne yardım teklif etmişti. Fakat bu yardımın karşılığında Kıbrıs’ın kiralanarak yönetimini devralma şartını getirilmişti. Osmanlı Devleti bu teklifi kabul ederek, 4 Haziran 1878 tarihinde imzaladığı Kıbrıs Antlaşması ile Ada’nın yönetimini İngilizlere devretmiştir. Ancak ilerleyen dönemde İngiltere bu anlaşmaya uymamış ve Osmanlı Devletinden kiraladığı Kıbrıs’ı ilhak ederek sömürgeleri arasına katarak kolonisi haline getirmiştir. 12 Temmuz 1878’de Kıbrıs’ın son Türk valisi olan Besim Paşa makamını İngiliz Amiral Lord John Hay’e devretmiştir. Bu devir teslim sonucu Kıbrıs’ta 307 yıl boyunca dalgalanan Türk bayrağı indirilip yerine İngiliz bayrağı çekilmiştir. Ada’nın İngiliz yönetimine geçişiyle Rumlar Enosis isteklerinin gerçekleşme aşamasına girdiğini düşünüyorlardı. Bu gelişmelerin ardından başlayan Balkan Savaşları neticesinde Yunanistan ve müttefikleri Osmanlı Devleti’ne karşı zafer kazanarak topraklarını genişletmiştir. Balkan Savaşlarına, Yunanistan özelinde bakacak olursak topraklarını Batı Trakya’ya kadar genişlettiği gibi Ege Adaları’nın büyük çoğunluğuna da sahip olmuştur. (Konuyla ilgili daha fazla detay için bkz. Balkan Savaşında Osmanlı Donanması Bölüm-2: Adalar Harekatı) Bu genişleme ile Yunanlılar Megali İdea’yı kurma yolunda önemli adımlar attıklarını görecek ve gözlerini İstanbul ve Anadolu topraklarına dikeceklerdi.

Kıbrıs Adasında ise Yunanlıların ilerleyişinden farklı bir durum söz konusuydu. Öncelikle Ada İngiliz kolonisi olmuş ve İngiliz hükümeti tarafından atanan Yüksek Komiser ve Vali tarafından yönetiliyordu. Adadaki İngiliz yönetiminin uyguladığı politikalar ise Adaya huzur getirmediği gibi Rumların da isyanına sebebiyet vermişti. İngilizler ise bu isyanları Ada’da Rum ile Türkleri ayırt etmeksizin sert önlemler ve cezalarla bastırıyordu. Bu sert önlemler sonucunda ise iki toplumda da milliyetçilik düşüncesinin radikalleşme yoluna girmesine neden olacaktı. Bu radikalleşme neticesinde, ise Rumlar gizli olarak silahlanmaya başlayacaktı. 1931 yılına gelindiğinde Rumların yeniden isyan çıkartması neticesinde, İngiliz yönetimi yine sert ve baskıcı önlemler almaya başlayınca çatışmalar çıkmaya başlamış ve Ada’da şiddet artmıştı. 1939 yılında başlayan 2. Dünya Savaşı sırasında Ada’da ciddi bir isyan veya eylem olmasa da 2. Dünya Savaşı’nın bitimine doğru gerçekleştirilen Yalta Konferansında, Yunanistan’da İngilizler tarafından desteklenen Kral taraftarı militanlarla savaşan Kominist Partizanlara Sovyetler Birliği’nin destek vermeyeceği sözü alındıktan sonra Yunanistan’da, İngiltere’nin desteklediği militanlar iç savaşı kazanarak iktidara gelmiş ve savaş bu ittifakın lehinde sona ermişti. (Konuyla ilgili daha fazla detay için bkz. Yalta Konferansı) Bu gelişmelerden sonra Yunanistan, İngiltere ile ilişkilerini geliştirmeye başlamış ve ilerleyen dönemde Yunanlılar, İngiltere’ye Ada’nın ilhakı için yeniden başvurmuşlardır. Yunanistan bu başvuruyu yaparken 2. Dünya Savaşı sonunda İtalya’nın kendilerine Oniki Adaları 1947 yılında bırakmasını gerekçe göstermiş ve Kıbrıs Adasının da aynı gerekçelerle kendilerine verilmesi ile ilgili bir anlaşma önermiştir. Kısaca Yunanlıların bu istekleri Ada’nın ilhakı konusunda hedefe yaklaşıldığına inanmalarından ileri geliyordu. Buna karşın Vali Lord Winsten, Kıbrıs’ın Özerk bir yönetime sahip olmasını önermiş ve bu önerinin görüşülmesi için Türk ile Rum temsilcilerini çağırmıştır. Rum temsilcileri bu görüşmede Enosis dışında başka çözüm istemediklerini belirtmişlerdir. Türkler ise 28 Kasım 1948 tarihinde Lefkoşa’da yaptıkları büyük mitingi gündeme getirerek Türk halkının Rumların talep ettiği Yunanistan’a ilhak ve olası bir muhtariyetin Ada’da yaşayan Türklerin güvenliğini yok edeceğini ve bu durumunda Ada’nın asayişini bozacağına dair inançlarını belirterek toplantıdan ayrılmışlardır. 

Dr. Fazıl Küçük
2. Dünya Savaşı sırasında Kıbrıs Türkleri arasında siyasi örgütlenmeler devam etmekteydi. Bu örgütlenmeler arasında 1942 yılında Dr. Fazıl Küçük tarafından İngiliz sömürge yönetimine ve Rumlara karşı yeni bir hareket olarak ‘Halkın Sesi’ gazetesi yayımlanmaya başlamıştı. Aynı yıl KATAK (Kıbrıs Adası Türk Azınlığı Kurumu) oluşturulmuş ve diğer örgütler bu örgüt çatısı altında birleştirilerek bir bütünlük sağlanmıştı. Ancak ilerleyen dönemde örgüt yönetiminde yaşanan anlaşmazlıklar KATAK’ın sonunu hazırlamıştır. Bu anlaşmazlıklar neticesinde KATAK’dan ayrılan Necati Özkan ‘’İstiklal Partisi’’ni kurarken 1944’te Dr. Fazıl Küçük ‘’Milli Birlik Partisini’’ kurmuştur. Bu parti’nin adı ilerleyen dönemde Kıbrıs Türk’tür Partisi olarak değiştirilmiştir. Oluşturulan siyasi örgütlenmeler yanında aynı dönemde işçi örgütlenmeleri de ortaya çıkmaya başlamıştı. Bu işçi örgütlenmeleri işçi hakları üzerine çeşitli faaliyet ve eylemlerde bulunmuştur. 2. Dünya Savaşı’ndan sonra yayın hayatına başlayan Türk Sözü gazetesi bu eylemlerden birisini şu şekilde okuyucularına aktarmıştır:

Kıbrıs Maden Şirketi’nde bir grev başlamıştır. Bu grev Rum işçilerle ortaklaşa yapılmıştır. Türk işçi liderleri, işçilerin haklarını korumak için canla başla çalışmışlardır. Fakat Türk basınının en büyük endişesi bu grevi fırsat bilen bazı kişilerin Türk işçileri arasında komünizmi yayma girişimi başlatacakları endişesidir.’’

Aynı dönemde Rumların Enosis hedefli faaliyetleri, Kıbrıslı Türklerin birlik olmasının gerekliliğini göstermiştir. Bu amaçla Türklere ait kurum ve kuruluşların bir araya gelerek bir üst kurum kurmaları gerekli görülmüş ve Kıbrıs Türk Kurumları Federasyonu (KTKF) adı altında çatı bir örgüt 8 Eylül 1949 tarihinde kurulmuştur. Kıbrıs Türk Kurumları Federasyonu çok geniş bir yelpazede toplumun sesi haline gelerek toplumun her tabakasından destek görmüştür. Federasyonun ilk başkanı Faiz Kaymak, 1949–1957 yılları arasında bu görevi sürdürmüştür. 27 Ekim 1957 tarihinde ise görevini, Avukat Rauf Raif Denktaş’a bırakmıştır. Kıbrıs Türk Kurumları Federasyonu’nun resmi amacı, Kıbrıs Türklerinin siyaset dışındaki problem ve ihtiyaçlarını temin yolunda başta Kıbrıs Adası Türk Azınlıkları Kurumu (KATAK) ve Kıbrıs Milli Türk Halk Partisi (KMTHP) olmak üzere bütün Türk kurumlarının işbirliği içinde çalışmasını sağlamaktı.


Avukat Rauf Raif Denktaş
1950 yılında Kıbrıs’ta Emekçi Halkın İlerici Partisi (AKEL) ve Kilise işbirliği sonucu Rum kiliselerinde bir plesibit düzenlenmiş ve katılanların %96’sının Enosis’i istediği Dünya’ya duyurulmuştur. Oysa plebisit olarak gösterilen bu oylamaya katılanların içinde Kıbrıs Türkleri bulunmamaktaydı. Gelişmeler karşısında Türkiye Cumhuriyeti’nin tavrı, olayların dışında yer almak şeklinde olmuştur. Bunu da dönemin Türk Dışişleri Bakanları çeşitli vesilelerle dile getirmişlerdir. Nitekim Cumhuriyet Halk Partisi hükûmetinin Dışişleri Bakanı Necmettin Sadak 23 Ocak 1950’de TBMM’de “Kıbrıs meselesi diye bir mesele yoktur.” beyanatını yaparken, aynı yıl yapılan seçimleri kazanarak hükûmete gelen Demokrat Parti’nin ilk Dışişleri Bakanı olan Fuat Köprülü de TBMM’de aşağı yukarı aynı sözleri söylemiştir. Türkiye’nin takınmış olduğu pasif tutum, Enosis isteyen Yunanlıların ve Kıbrıs Rumlarının daha aktif şekilde faaliyetler yürütme yoluna itmiştir. 4 Temmuz 1952’de Atina Radyosu’nda yayınlanan bir programda Ada’nın içinde bulunduğu durum ve Yunanistan’ın tutumu net biçimde anlatılmaktadır:

Atina Başpiskoposu Spiridon ve beraberindekiler Venizelos’u ziyaret etmiş, Kıbrıs Adası’nın anavatana ilhakına engel olan idarenin ne kadar devam edeceğini sormuş ve nüfusun %90’ının Yunanistan’a ilhakı şiddetle arzu etmekte olduğunu belirterek konunun Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne götürülmesini istemiştir. Cevap olarak da Venizelos, Yunan hükûmetinin Kıbrıs’ın Yunanistan’a ilhakı için elinden geleni yapmaya devam edeceğini ve gerektiğinde Birleşmiş Milletlere müracaat edilebileceğini bildirmiştir. Bugün (4 Temmuz 1952) Atina’da ve bütün Yunanistan’da, İngiltere’nin Kıbrıs meselesinde takındığı tavrı protesto eden büyük bir gösteri yapılmıştır. Kilise, matem işareti olarak çanlarını çalarken, halk sokağa çıkmamış, resmi ve gayriresmi işyerleri ile okullar kapanmış, deniz, kara ve hava seferleri durdurulmuştur. Kıbrıs başpiskoposu, Amerika büyükelçisine de muhtıra vererek, Kıbrıs’ın Yunanistan’a ilhakı için Amerika’nın desteğini istemiştir.
1926 yılında kurulan Kıbrıs Komünist Partisinin devamı olarak 1942’de AKEL kurulmuştur. AKEL (Çalışan Halkın İlerici Partisi), 1946 seçimlerinde dört büyük kentte belediye başkanlığını kazanmıştır. PEO (Kıbrıs İşçi Federasyonu) da 1950’li yılların ortalarına kadar en güçlü sendika durumundadır. 

29 Eylül 1952 tarihinde Kıbrıs Türk Kurumları Federasyonu Başkanı Faiz Kaymak Türkiye’ye gelerek Fuat Köprülü ile görüşmüş, Kıbrıs’taki mevcut durumu ve endişelerini aktarmıştır. Buna karşılık;

Türkiye’nin düşmanı çok. Türkiye sağlam kaldıkça Kıbrıs Türkleri de sağlam kalır. Şimdi Yunan dostluğu vardır. Dostluklar zaruridir. Fakat sizinle alakamızı kesmeyeceğiz. Ada’da banka, sigara fabrikası ve gazeteler kurulmasına destek olacağız. Öğretmen göndereceğiz.” cevabını almıştır.

Yunanistan hükümeti 1953 yılından itibaren Kıbrıs’ın ilhakı konusunu resmi kanallar üzerinden bu işi hızlı şekilde çözme yoluna gitmeyi seçmiştir. Resmi olarak yapılan ilk görüşme ise Başbakanı Sir Anthony Eden ile Yunanistan Dışişleri Bakanı Yorgos Papagos arasında gerçekleştirilmiştir. Bu görüşmede İngiliz Başbakanı Sir Anthony Eden’in “Kıbrıs’ın Yunanistan’la hiçbir zaman birleşmeyeceğini” söylemesi üzerine Yunanistan hem “Kıbrıs konusunu” Birleşmiş Milletler’e resmen götürmeye karar vermiş hem de Makarios’a ve EOKA’ya yardım etmeye başlamıştır.


Daha sonra III. Makarios adıyla Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı seçilecek olan Mihail Hristodulu Muskos, Dünya Kiliseler Konseyi’nin bursu ile ABD’nin Boston kentinde eğitim görmüştür. Makarios, 8 Nisan 1948’de Kitium Metropoliti seçilmiştir. 

1954 yılında Başpiskopos Makarios, Yunanistan’la birlikte Kıbrıs konusunu Birleşmiş Milletler’de dile getirerek plebisit sonuçlarının tanınmasını istemiştir. Kıbrıslı Türklerin katılımı olmaksızın alınan plebisit sonucunun Kıbrıs halkının kararı olarak Dünya’ya aktarmış olması artık Rumların mücadele, hedef ve stratejisini kesin olarak göstermekteydi. Birleşmiş Milletler’in söz konusu başvuruyu kabul etmemesi üzerine Makarios, silahlı mücadele kararı alarak hazırlıklara başlamıştır. Bu bağlamda, Birleşmiş Milletler kararını protesto için 1954 Aralık ayında başlatılan gösteriler, polisle girişilen çatışmalar, taşlarla sopalarla sokaklarda güvenlik görevlilerine yapılan saldırılar nedeniyle 1955 yılına çok gergin bir hava içinde girilmiştir.  Rum lider Makarios ise Yunan hükümetinden silah ve maddi destek almak için Yunanistan’a gitmiş, aralarında General Grivas’ın da olduğu Enosis taraftarlarıyla görüşmüştür. Görüşmeler sonucunda Enosis’i örgütlemek üzere Kıbrıslı Savaşçıların Ulusal Birliği anlamına gelen EOKA örgütü, emekli bir Yunan subayı olan Kıbrıs asıllı Yeoryos Grivas tarafından Yunanistan’ın başkenti Atina’da kurulmuştur. EOKA örgütünün kuruluş amacı, ilk olarak İngilizleri adadan çıkarmak ve İngilizlerin adayı terk etmesini müteakip adada yaşayan Türkleri yok ederek Enosis’i gerçekleştirmekti.

1898 doğumlu olan Yeoryos Grivas, 15 Mayıs 1919 tarihinde Yunan ordusu ile İzmir’e çıkmış ve Yunan ileri harekâtında Kuvayı Milliye emrinde çarpışan Demirci Mehmet Efe’ye karşı Yunan ordusunun yan ve geri emniyetinin sağlanmasında görevlendirilmiştir. İlk gerilla taktiklerini Anadolu’da Türk kuvvetleriyle çarpışarak öğrendiği iddialar arasındadır.

Alınan kararlar neticesinde, EOKA’nın amacını gerçekleştirmek ve organize etmek için Grivas, gizlice Adaya gelmiş ve beraberinde silah, bomba ve cephane de getirmişti. Diğer taraftan da Kilise, kendisine bağlı olarak kurulan gençlik örgütlerinden EOKA’ya militan yetiştirmek için faaliyete geçmiş ve ‘’yaz kampları’’ adı altında militan yetiştirmek için organizasyonlar düzenlemeye başlamıştı. Grivas yönetiminde tüm organizasyonunu ve hazırlıklarını tamamlayan EOKA, 1 Nisan 1955’te Ada’da bombalı saldırı düzenlemeye başlayarak eyleme geçmiş, ilk eylemler sırasında sadece İngilizlere karşı düzenlenen saldırılar, kısa sürede Türklere de yönelmeye başlamıştı. Bu saldırılar üzerine aynı dönemlerde Türk halkı da varlığını sürdürebilmek için savunma amaçlı örgütlenmelere başlamıştı.

EOKA kelimesinin orjinal açılımı “Ethniki Organosis Kyprion Agoniston” dur.  EOKA, 1 Nisan 1955 tarihinden itibaren Kıbrıs adasında adanın Yunanlaştırılması için tedhiş faaliyetlerine başlamıştır. İngilizlere, Türklere ve kendilerine yardım ve yataklık etmeyen Kıbrıs Rumlarına karşı kundaklama, sabotaj, cinayet, şantaj ve tehdit eylemlerine girişen EOKA örgütü 16 Ağustos 1960 tarihinde Türkiye, İngiltere ve Yunanistan’ın garantörlüğünde kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti döneminde faaliyetlerini durdurmuş gibi görünse de eylemlerine kaldığı yerden devam etmiştir. 

Bu dönemde EOKA en büyük eylemlerinden birisini gerçekleştirmiştir. EOKA militanları, Lefkoşa’nın Türk bölgesinde bulunan polis merkezine yerleştirdiği bombanın patlaması sonucunda 14 Türk yaralanmış ve etraftaki evler de ve dükkanlarda büyük hasar meydana gelmişti. Patlama, Kıbrıslı Türkler arasında büyük kaos ve korku yaratmıştır. Bunun üzerine Dr. Fazıl Küçük, Türkiye Başbakanı, İngiltere Başbakanı, Kıbrıs Valisi, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri ve Türkiye Milli Talebe Federasyonuna birer telgraf göndererek durumu anlatmış ve yardım istemiştir.

Diğer taraftan Kıbrıs Türk’tür Partisi ve Türkiye Milli Talebe Federasyonu 23 Haziran 1955 tarihinde birer bildiri yayımlayarak Kıbrıslı Türklerin yanında olduklarını, Kıbrıs’ın er ya da geç Türkiye’ye katılacağını belirtmişlerdir. Kıbrıs’ta Rum saldırıları ve tahrikleri artarken 28 Ağustos 1955’te Kıbrıs Türklerine karşı genel bir katliam hareketine kalkışılacağı söylentisi tansiyonu iyice yükseltmiş ve büyük tepkilere neden olmuştur. Türk hükûmeti 23 Ağustos 1955 akşamı Ankara’daki İngiliz Büyükelçisine bir nota vererek ayrılıkçı Rumların, Kıbrıslı Türklere yaptıkları saldırıların Türk kamuoyu tarafından nefretle karşılandığını, bu konudaki tepkilerin günden güne arttığını ve ayrılıkçıların Kıbrıslı Türkleri imha tehdidinden sonra Ankara hükûmetinin tepkisiz kalamayacağını belirterek İngiliz hükûmetinin bu faaliyetleri derhal önleyerek Kıbrıslı Türklerin can ve mal güvenliğinin sağlanmasını istemiştir. Bu nota üzerine Kıbrıs politikasında değişikliğe gitmeye karar veren İngiltere, Londra’da bir konferans toplanması için girişimlerde bulunmuştur. 29 Ağustos 1955’te görüşmelere başlanan Londra Konferansı’nda Türk Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu, Türkiye’nin Kıbrıs politikasını açıkladığı konuşmasını,

Türkiye statükodan memnundur ve korunmasını istemektedir. Ama eğer mevcut durumda bir değişiklik yapılacaksa, en doğru yol Ada’nın eski sahibi olan Türkiye’ye verilmesidir.” şeklinde tamamlamıştır.

O dönemde Dışişleri Ortadoğu ve Kıbrıs genel müdürlüğüne vekalet eden ve konferansa katılan ekip içerisinde bulunan Büyükelçi Mahmut Dikerdem’in konu ile ilgili yorumu şöyledir:

’İngilizler Kıbrıs’ın yönetimini uzun süre ellerinde tutamayacaklarını anlamışlardı. Hem zaman kazanmak hem de askeri üslerini korumak amacıyla Türkiye ile Yunanistan’ı karşı karşıya getirmek istiyorlardı. Bu nedenle İngiltere Dışişleri Bakanı Harold MacMillan bir üçlü konferans çağrısı yapmıştı. Konferans 29 Ağustos 1955 tarihinde Londra’da Lancaster House’da toplanacaktı ve bu toplantı, 1960 Antlaşmalarının temelini oluşturmuştur.’’

Büyükelçi Mahmut Dikerdem

Ancak Rumların ve Yunanlıların uzlaşmaz tavrı ile birlikte Ada’nın Yunanistan’a ilhakı konusunda hem Türkiye hem de İngiltere’ye karşı gösterdikleri direnç yüzünden Konferans bir sonuca ulaşamadan dağılmıştır. Konferans neticesinde, bu sonucun çıkmasında etken olan bir başka gelişme ise Türkiye’de yaşanan 6-7 Eylül olaylarıydı. Büyükelçi Dikerdem, Türk görüşme heyetinin 6 Eylül 1955 akşamı, hazırladıkları bildirinin taslağını Menderes’e aktarmak için Londra Büyükelçiliğinde toplandıklarını anlatmış ve şöyle devam etmiştir:

Toplantı odasındaki telefon Türkiye’ye bağlandığında Başbakan’ın Ankara’da değil, İstanbul’da olduğu anlaşıldı. Menderes’le konuşmaya başlayınca Zorlu’nun renginin attığını fark ettim. Taslağı okumaya başlarken birden sustu. Bu sırada Menderes, İstanbul’da Rum azınlığa karşı saldırıların başladığını, bu nedenle kendisinin derhal İstanbul’a hareket ettiğini söylerken Zorlu’nun hemen dönmesini istemişti.”  

(Yukarıda bulunan kısımlar ‘’Kıbrıs Barış Harekâtına Giden Yol’’ yazısında daha detaylı anlatılmaktadır.) (LİNK)

Olaylar sonrası Türkiye-Yunanistan ilişkileri kopma noktasına gelirken, Kıbrıs’ta da EOKA eylemlerini iyice arttırmıştı. Buna karşı Kıbrıs Türkleri de harekete geçmiş, Fazıl Küçük’ün liderliğini yaptığı parti, “Kıbrıs Türk’tür Partisi” adını almış ve ilk direniş örgütü olan “Volkan” örgütü kurulmuştur. Volkan, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin çağdaş bir versiyonu olarak yorumlanabilecek, ancak daha çok mahalli örgütlenmelerle sınırlı kalan bir gizli teşkilattı. Açılımının “Var Olmak Lazımsa, Kan Akıtmamak Niye” olduğu ileri sürülen Volkan örgütü, Fazıl Küçük’ün yanı sıra Şakir Özel ve Kemal Mişon gibi kişilerce kurulmuştu. Lefkoşa Polis Merkezinde silah ambarından sorumlu olarak görev yapan Mehmet Hıfzı Işıltan ise örgüte silah temin eden ve lojistik destek sağlayan kişilerden birisiydi. Volkan kurulduktan kısa bir süre sonra halka mücadele azmi ve umut aşılayan bildiriler yayımlanmaya başlamış ve bu bildiriler sayesinde örgüte katılımlar çoğalmıştır. Volkan örgütü daha çok bildiri dağıtmak eylemlerini gerçekleştirmekle birlikte EOKA militanlarıyla da ufak çatışmalar yaşamıştır. Volkan ile aynı dönemde kurulan bir diğer örgüt ise 9 Eylül Cephesi örgütüdür. Örgüt, Ulus Ülfet, İsmail Beyoğlu, Kubilay Altaylı ve Mustafa Ertan Celal gibi Lefkoşa’nın tanınmış ailelerine mensup iyi eğitimli gençler tarafından kurulmuştur. Ancak bu gençler bir Rum saldırısı sonrasında Rumlara karşılık vermek için bomba hazırlarken gerçekleşen patlama nedeniyle trajik bir şekilde hayatlarını kaybetmişlerdir.

EOKA’nın faaliyete geçtiği 1955 yılından itibaren İngilizler, kendilerinin ve dolayısıyla Ada’nın güvenliği açısından bu örgütün eylemlerine karşı polis teşkilatına Türkleri almaya başlamışlardır. Aslında İngilizlerin yaptığı bu tercih bilinegelen İngiliz politikalarından birisiydi. İngiliz sömürgelerinde herhangi bir ayaklanma olduğunda ayaklanmayı gerçekleştiren kuvvete düşman olan başka bir kuvvet polis veya asker teşkilatına alınarak en az İngiliz askeri kaybı ile iki tarafı birbirine kırdırma yöntemiyle asayişi sağlama politikası İngilizler tarafından defalarca denenmişti. Aynı uygulama şimdi Kıbrıs adası için uygulamaya alınmış ve Rum militanlara karşı Türk polisi devreye sokularak iki toplum arasındaki uçurumun derinleşmesi sağlanıyordu. Bu dönemde polis teşkilatına giren ve daha sonra Türk Mukavemet Teşkilatı mücahidi olan Kemal Abdullah, EOKA ile mücadele etmeleri için İngilizler tarafından nasıl hazırlandıklarını şöyle anlatmıştır:

1956 yılında polis teşkilatına komando olarak girdim. Bir süre sonra Yüzbaşı Button diye birisi geldi. Kaçakların izlerini takip etmek için adam arıyordu. Bizi aldı ve Rum tarafında eğitime götürdü. Eğitimi birinci olarak bitirince, çavuş rütbesi aldım ve beni Kenya’ya eğitim için gönderdi. 15 günü safaride, yaklaşık 7 hafta Kenya’da kaldım. Dönüşte, Ruslarla işbirliği içinde olan Mısır Devlet Başkanı Cemal Abdülnasır, İngiliz uçağı ile geçmemiz için bize müsaade etmedi. Biz de Aden’de (Yemen) kaldık. İngilizler harçlığımızı ve kalacak yerimizi ayarlıyordu. Otelde 10 gün kaldım. Orada Kore’den dönen Türk Askeri Birliği’ne rastladık. Onlarla hemen arkadaş olmuştuk. Dönüşümüz İngiliz uçağı ile değil, Aden Havayolları ile oldu. Dönünce de hemen İngilizlerle, Kıbrıs’ın Rum tarafında EOKA’cıları yakalama operasyonları yaptık.” 

Kemal Abdullah, 1922 Girne doğumludur. Bu yazıda yaşanan gelişmelerin olduğu dönemde Polis teşkilatında komando olarak çalışmış, aynı zamanda Türk Mukavemet Teşkilatında da görev yapmıştır.

Burada yeni teşkilatlanan Türk polisinin neden Kenya’da eğitim aldığını değinmek gerekiyor. Türklerin polis olarak göreve alındığı dönemde EOKA hem İngilizlere hem de Türklere saldırmakta, insanlara ve mallara zarar vermekteydi. EOKA’nın Lefkoşa’da Ortadoğu’nun en zengin kitaplığına sahip olan İngiliz Kültür Merkezi’ni ateşe vermesi ve etraftaki binaların çatılarında yangını söndürmek için çalışanlara yaylım ateşi açarak yangının söndürülmesini engellemesi üzerine İngilizler farklı bir önlem almaya karar vererek, Kıbrıs polis teşkilatının başına daha önce Kenya’da görev yapan bir komutanı getirdi. Bu komutan ise İngiliz hükümetine müracaat ederek daha aktif, dinamik ve mobil bir polis teşkilatı kurulmasını talep etti. Yeni komutan hazırlanan bir yasa ile Rum ve Türk ayrımı yapmadan şartlara uygun müracaat edenlerden seçme yapılacağını ilan etti. Ancak asıl niyeti Rum gençleri yerine Türk gençlerinden oluşan bir vurucu tim kurmaktı. Bu tehlikeli bir yoldu ve hizmete çağırılan gönüllüler sadece Türkler olabileceğinden sonuçta Türkler Rumlara karşı savaşa sevk edilecek demekti. Seçilen bu vurucu time ait bazı öğrenciler içerisinden iyi olanlar seçilerek Kenya’ya gönderildi ve burada diğer arkadaşlarından daha farklı ve ağır eğitimler alarak ‘’komando’’ adı altında teşkilatlandırıldılar.

Görüldüğü gibi EOKA’nın ilk hedefi İngilizlerdi. Ancak Türklerin polis teşkilatına girmesiyle hedefin Türklere kayacağı da aşikardı. Başbakan Menderes’e iletilen 22 Eylül 1955 tarihli bir raporda, Türkiye ve Yunanistan arasında gerçekleşen yakınlaşma nedeniyle Makarios’un konuşmalarında,

Pasif bir politika izleneceği, Türklere bir şey yapılmayacağı fakat Kıbrıs’ta yeni bir anayasanın gerekliliğini ifade eden İngilizlere karşı etkin önlemler alınacağını…” söylediği belirtilmişti.

Raporda ayrıca, iki bin kişilik eylemci grubunun İngiliz bayrağını parçaladıktan sonra, Yunan bayrakları dikerek “Yaşasın EOKA, Yaşasın Enosis” diye bağırdıkları, askeri bir jipi devirerek yaktıkları anlatılmış ve polisin ihmalinden söz edilmişti.

 Makarios kilisede bir gazeteciye verdiği beyanatta, İngiltere’nin Kıbrıs halkına teklif edeceği anayasanın Kıbrıs halkı tarafından kabul edilmeyeceğini ve ada halkının hükümranlık prensibi için sonuna kadar mücadelesine devam edeceğini belirterek;

Gayemize ulaşmak için tehditler, sürgünler, ölüm cezaları bizi zerre kadar ürkütmeyecektir. Mukadderatımızı tayin hususunda kanımızın son damlasını bile vermeye hazırız. Hürriyet, kemiklerimizin üzerinde dalgalanacak ve geride kalanlarımız bu adaya sahip olarak mesut günler yaşayacaklardır.” demiştir.

Bu beyanattan da açıkça anlaşılacağı üzere, Kıbrıs Rumlarının ilk hedefinde, önlerine anayasa engeli çıkararak ilhakı ve dolayısıyla Enosis’i engelleyecek güç olarak gördükleri İngiltere vardır. Kıbrıs halkının istediği hükümranlık prensibinin de Kıbrıs halkının talebi olduğu söylenirken, kanlarının akıtılmayacağı belirtilen Kıbrıs Türk halkının dikkate bile alınmadığı görülmektedir. Plana göre Türklere sıra daha sonra gelecektir. Bu beyanatlara ve kanlarının akıtılmayacağının söylenmesine rağmen, Türklere karşı EOKA’nın faaliyetleri hızla sürmekteydi. Bu yıldırma manevralarına karşın İngiltere anayasa ve özerklik ilkeleri konusunda kararlı tutumunu devam ettirmiş ve Macmillan Planı’nı gündeme getirmiş, ancak bu planı Rumlar reddetmiştir. Yunanistan’ın engellemelerine rağmen, İngiltere bu planı devreye sokmuş ve Kıbrıs’ta Türk ve Rum Belediyelerinin sınırları ilk kez çizilmiştir. Ayrıca İngilizler, anayasa konusunun çözümü yolunda engel olarak gördükleri Makarios’u, EOKA ile olan ilişkisini gerekçe göstererek 9 Mart 1956’da Seychelles Adalarına sürgüne göndermiştir. Makarios’un sürgüne gönderilmesi üzerine EOKA intikam yemini ederek şiddet eylemlerini daha da arttırma yolunu seçmiştir.

Türk Mukavemet Teşkilat Logosu
1973 yılında sahneye konmuş “Mücadelemiz” adlı oyunundan küçük bir pasaj: ‘’Türk Mukavemet Teşkilatı yavaş yavaş gelişiyor, adanın dört bucağına kol salıyordu. Çok çok asırlar önce, Türke Ergenekon’dan çıkış yolunu gösteren Bozkurt, çok çok asırlar sonra Kıbrıs’ta da, Türk toplumuna çıkış yolunu gösteriyordu.’’

TÜRK MUKAVEMET TEŞKİLATININ KURULUŞ SÜRECİ


Süveyş konusunda İngiltere ile mısır arasında yaşanan anlaşmazlık neticesinde, İngiltere’nin başarısız olması Kıbrıs için bir dönüm noktası olmuştu ve Artık uluslararası koşullar değiştiği görülmekteydi. Bu olayla bölgede etkin güç olma konumunu yitiren İngiltere için Ada’da üslerinin garanti altına alınması askeri açıdan yeterli hale gelecek ve İngiltere Doğu Akdeniz politikasını bu yönde şekillendirecekti. Dolayısıyla Makarios’un sürgün kararı, İngiltere’nin değişen bu politikası kapsamında Dışişleri Bakanı Macmillan tarafından Mart 1957’de kaldırılarak Kıbrıs’a dönmesine izin verildi. İngiltere’nin Ada politikasında yaptığı bu değişiklik, Türkiye’de de yankısını bulmuştu. Bu gelişme neticesinde, Türkiye’nin bakışı Ada’nın “taksimi” yönünde şekillenmeye başlamıştı.

Başbakan Menderes, Kıbrıs’ta statükonun korunması politikasını, Ada’nın Taksimi şeklinde değiştirmiş ve bu politik yaklaşımdaki değişiklik Türk kamuoyu tarafından önemli ölçüde destek almıştı. Bu konuda Economist dergisinde yayımlanan bir mülakat bu değişime İngilizlerin bakışını özetlemektedir. Bu yazıda;

Türkler statüko veya Türk hakimiyeti yerine Kıbrıs’ın taksimi tezini kabul etmekle Kıbrıs meselesinde bir anlaşmaya varmak hususunda Yunanlılardan çok daha uzlaştırıcı olduklarını göstermişlerdir. Fakat Kıbrıs meselesinde hayati menfaatlerinin nazarı itibara alınmadığına kanaat getirirlerse İngiltere ile olan münasebetlerinin mahiyeti kaçınılmaz olarak değişecektir.” denilmekteydi.

Nitekim Makarios’un adaya dönme kararı Türkiye’de hayal kırıklığı ile birlikte İngiltere’ye karşı bir güvensizlik ortamı yaratmıştı. Bu sırada Ada’da EOKA tarafından düzenlenen eylemler de sürmekteydi. Kıbrıs polis teşkilatında uzun süre görev yapan Özdemir Uzuner, Amerikan Lisesi’nde yaşadıkları olayları şöyle anlatmıştır:

1950-56 yılları arasında okuldaydım. Ama mezun olamadım. Bunun nedeni de olayların tam içinde yer almış olmamdı. Şöyle anlatayım, EOKA’nın başlamasıyla okulda da bir huzursuzluk başladı. 1954 olayları patlak verdiğinde Amerikan bayrağını indirerek Yunan bayrağını çekmeye başladılar. Biz de ne yapacağımızı şaşırdık. Oysa biz de Türk bayrağını çekebilirdik ama hazırlıksızdık. Sadece tepki olsun diye Yunan bayrağını indirir, Amerikan bayrağını çekerdik. ‘Size ne oluyor burası bir Amerikan okulu.’ derdik. Oysa bizim için ha Amerikan ha Yunan bayrağı ama o dönem bunu düşünememiştik. 1956 yılına kadar bu durum devam etti. Sonunda biz bir plan yaptık. ‘Biz ne yapsak çözüm olmadı. Anlaşılan bu Rumları iyice bir döverek durdurabiliriz.’ dedik. Onlar yine çektiler Rum bayrağını, biz de çektik Amerikan bayrağını, yine geldiler indirmek için, bu kez biz onlarla tartıştık. Okul Rum bölgesindeydi. Biz onları Türk bölgesine, yani tampon bölgeye çekmek istiyorduk. Onlar bizi takip ederek planladığımız yere gelince, bir güzel dövdük. Geldikleri yere döndüler. Ama bulunduğumuz yerin yakınında çok büyük Rum köyleri vardı. Aileleri ve yandaşları Larnaka’da Türklere saldırmak için toplanmışlardı. Larnaka’nın İngiliz komiseri hemen Türk mahallesine haber göndererek: ‘Türklere haber veriniz. Rumlar çevre köylerde toparlandılar saldırıya hazırlandılar, biz gerek polis olarak gerek asker olarak yeterli değiliz, onlar kendilerini savunsunlar.’ Tabii bilmiyorum belki de bu İngiliz’in bir taktiği idi. Sırf bizi birbirimize düşelim diye. Rumlarla çatıştığımız alanda Larnaka’nın ileri gelenleri toplanmışlardı. Güçlü Araplar da vardı. Onlar saldırdı ve büyük bir dövüş oldu. Rumlar damlardan kızgın sular dökmeye ve variller atmaya başladılar. Sonuçta geri döndük. Ama bu olaylar bir kıvılcım oluşturdu. Olayların bizim için karşılığı ağır oldu tabii. Müdür bizi çağırdı ve yaptıklarımızdan dolayı artık okula devam edemeyeceğimizi söyledi. Biz elebaşı olarak görülen 5 Türk ve 5 Rum’duk. Müdür konuşmasına devam ederek, bize yapabileceği tek iyiliğin sınavlara dışarıdan girmemizi sağlamak olduğunu söyledi. Fakat okulun eğitimi bir hayli zordu, dışarıdan takip edemedik ve sınavda başarılı olamadık. Dolayısıyla okulu bitiremedik. Gençliğin verdiği delilikle de bunu babamıza söylemedik. Tüm çevremiz okulu bitirdiğimizi sanıyorlardı. Biz de iş bulana kadar hayvanların peşinden koşmaya başladık. Bundan rahatsız olan babam polisliğe başvurmam konusunda beni ikna etti ve görüşmeye gittik. İngiliz yetkili, çok iyi olan İngilizcemin de etkili olması nedeniyle ‘hemen gel polis okuluna başla.’ dedi. Böylece polis örgütüne girdim. Ağustos 1957’de polis okulunu bitirip Lefkoşa’ya tayin oldum. 1957 Kasım ayında Lefkoşa’da Lokmacı Barikatından sonra Rum tarafında kalan bölgede devriye görevindeyken, bölgemde bir Rum matbaasında çıkan bir kundaklanma yüzünden şüpheli olarak dört saat üniformalı şekilde tutuklu kaldım. Daha sonra yine İngilizcemden dolayı Uçak Alanı’na (Havaalanı) Muhaceret görevlisi olarak atandım.

Özdemir Uzuner, 1938 yılı Larnaka doğumludur. Mücadele döneminde Kıbrıs polis teşkilatındaki Türk polisleri, Türk Mukavemet Teşkilatına yardımcı olmuşlardır. Uzuner de yıllarca polislik ve polis müdürlüğü görevini sürdürmüş, gerektiğinde TMT için çalışmıştır.

Yine aynı söyleşinin satır aralarından anlaşılacağı üzere yalnız barış harekâtından sonra değil, çok daha uzun zamandan beri Türklerle Rumlar arasında hudutlar, mahalleler yani bir tampon bölge bulunmaktaydı. Ayrıca Özdemir Uzuner’in anlattıkları içerisinde iki önemli noktaya değinmek gerekiyor. İlk olarak okul içerisinde bayrakların indirilerek Rum veya Türk bayraklarının direklere çekilmesi Rumların 1931 yılındaki Enosis ayaklanmasından sonra yasaklanmıştı. Aynı şekilde okul kitaplarından Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti ile ilgili bölümler çıkarılmış, Türk direnişçileri ve Kemalist hareketin öncüleri ağır baskı altına alınmışlardı. İkinci olarak Özdemir Uzuner’in polislik mesleğine başladığında Ada’da uygulanan yasalar çerçevesinde bir kimsenin polis olabilmesi için yasada önce eğitimi tamamlayıp, 6 ay staj görmesi, ondan sonra uygun görülürse polis olabileceği yazılıydı. Ancak o dönemde İngilizlerin acelesi vardı. Doğru düzgün eğitim almadan 6 ay staj gören Türkler hemen polis yapılıyordu. Bu stajlarda üstün başarı gösterenler ise ‘’komando’’ olarak yazıldı ve ileri seviye eğitim aldıktan sonra bu kişiler, EOKA’ya karşı kullanılmaya başlandılar. Bu durumda EOKA militanlarını sahada yakalayıp derdest edenler Türk komandoları olduğu için Rumlarında Türklere karşı eylemleri hem yoğunlaştı hem de vahşileşmeye başladı.


Ada'da giderek artan huzursuzluk ve güvensizlik ortamı Türkleri harekete geçmeye zorlamıştı. Volkan, Karaçete ve 9 Eylül Cephesi gibi yerel ve bölgesel savunma örgütlerinin yeterince etkin mücadele edemediği düşüncesi ile Rauf Denktaş, Burhan Nalbantoğlu ve Kemal Tanrısevdi bir araya gelerek yeni ve daha güçlü bir örgüt kurulması gerektiğine karar vermişlerdi. Böylece 15 Kasım 1957 tarihinde Türk Mukavemet Teşkilatı (TMT) kurulmuştur. Bu yeni kurulan örgüt ile o güne kadar faaliyet gösteren yerel savunma örgütleri Türk Mukavemet Teşkilatı bünyesine toplanmıştır. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Kurucu Cumhurbaşkanı Rauf Raif Denktaş’ın Türk Mukavemet Teşkilatı’nın kuruluşu hakkında anlattıkları şunlardır;

Arkadaşım Nalbantoğlu ve konsoloslukta çalışan Kemal Tanrısevdi isimli bir memurla bir gece sabaha kadar oturduk ve konuştuk. Sonunda Türk Mukavemet Teşkilatı’nın ilk tanıtım broşürünü hazırladık. Broşürde Volkan’a teşekkür ederek Türk Mukavemet Teşkilatı’nın kurulduğunu belirttik. Ben o sırada Kıbrıs Türk Kurumları Federasyonu başkanıydım ve halk içinde güvenilirliğim yüksekti. Bu Federasyona, bütün partiler, köyler ve kuruluşlar üye idi. Dr. Küçük eski başkanla arası açık olduğu için başkanlığa beni seçtirmişti. İngiltere bu oluşumu engelleyememişti çünkü kültürel ve ekonomik bir kuruluş olarak siyasetin dışında bir kurum olarak görülmekteydi. Oysa aslında bu kuruluş siyasetin tam içindeydi. Neyse Volkan’daki arkadaşlar da kabul ettiler. Onların içlerinde güvendiklerimizi Türk Mukavemet Teşkilatı’na aldık.


İleride her Türk köyünde varlık gösterecek olan Türk Mukavemet Teşkilatı’na katılım, önceden belirlenen ve hakkında ayrıntılı araştırma yapılan üye adayının siyah bir perdenin ardında Kuran, bayrak ve silah üzerine yemin etmesi ile gerçekleştiriliyordu. Bu yemin töreni İtalyan Carbonari Teşkilatı ve daha sonra İttihat ve Terakki Cemiyetinde görülen katılım seremonisine çok benzemekteydi. Örgüte katılım için uygulanan kabul seremonisi sırasında okunan Türk Mukavemet Teşkilatı Andı’nın metni ise şu şekildedir:

Kıbrıs Türkü’nün yaşayış ve hürriyetine, canına, malına ve her türlü anane ve mukaddesatına, her nereden ve kimden olursa olsun, vaki olacak tecavüzlere karşı çıkmak için kendimi Türk milletine adadım. Ölüm dahi olsa, verilen her vazifeyi yapacağım. Bildiğim, gördüğüm, işittiğim ve bana emanet edilen, her şeyi canımdan aziz bilip sonuna kadar muhafaza edeceğim. Gördüklerimi, işittiklerimi, hissettiklerimi ve bana emanet edilenleri, hiç kimseye ifşa etmeyeceğim. İfşaatın bir ihanet sayılacağını ve cezasının ölüm olacağını biliyorum. Yukarıda sıralanan hususları harfiyen tatbik edeceğime, şerefim, namusum ve bütün mukaddesatım üzerine söz verir and içerim.

Türk Mukavemet Teşkilatı kurulduktan sonra bir manifesto oluşturmuştu. Bu manifestoya göre örgütün amacı, Kıbrıs Türklerinin can ve mal güvenliğini sağlamak, Enosis'e ve bu hedef doğrultusunda EOKA tarafından gerçekleştirilen terör eylemlerine karşı durmak, Türklere yapılacak saldırıları geri püskürtmek, Türk toplumunun birliğini ve bütünlüğünü sağlamak, Rumlara ve İngilizlere karşı Kıbrıs Türklerinin haklarını savunmak ve Türkiye ile sıcak ilişkileri devam ettirerek, Ada’da bulunan Türk halkının anavatana bağlılığını sürdürmek gibi maddeler içermekteydi.

Türk Mukavemet Teşkilatı’nın direnişi, bağımsızlığa hizmet ettiği için Kıbrıs’ın asıl ulusal kurtuluş hareketi olarak değerlendiriliyordu. Kıbrıs’ta bulunan İngiliz gazeteci yazar Gibbons Türk Mukavemet Teşkilatı’nı tanımlarken “Terör karşıtı bir terör örgütü” olarak bahsetmiş, merkezinin Lefkoşa’nın banliyöleri olan Gönyeli ve Ortaköy olduğunu söylemişti. Türk Mukavemet Teşkilatı’nın faaliyetleri kapsamında Denktaş şunları söylemiştir;

İkinci toplantıda, ‘Benim istediğim EOKA’ya karşı Türk Mukavemet Teşkilatı’nın Türk hükümetine ve Genelkurmayına bağlı bir kuruluş olmasıdır. Hareketi Türkiye’ye bağlamazsanız, silahları Türkiye’den getirmezseniz, para toplayacaksanız ben yokum’ dedim. Bunun üzerine istediğimi yapmam konusunda beni yetkili kıldılar. Bu konuşma Kasım 1957’de oldu ve ilk kez ben Ocak ayında Dr. Küçük’le Türkiye’ye gittim. Ankara’da Fatin Rüştü Zorlu’yu ziyaret ettik. Doktor, Kıbrıs meselesini konuştu ve ihtiyaçlarını duyurdu, ardından ben söz aldım. ‘Biz böyle bir teşkilat kurduk. Rumlar bu işi EOKA ve Yunanistan’la birlikte yürütüyorlar. Türkiye bize bu konuda yardımcı olmazsa bu iş burada biter. Onun için sizden silah istiyoruz.’ dedim. Buna karşılık bize sordular ‘biz şimdi size silah göndersek alabilir misiniz?’ Ben o zamanlar içinde bulunduğum gençlik ve tecrübesizlik içinde ‘tabi alırız’ diyordum ki, Dr. Küçük, ‘konuyu biraz inceletin, nasıl yapacaksınız. Aksi takdirde yakalanırsanız Türkiye zor durumda kalır’ dedi. Aslında Fatin Bey’in de Adnan Menderes’i bilgilendirmek için zamana ihtiyacı varmış. Zaman kullanıldı ve 9 ay sonra Türkiye, İş Bankası müfettişi ve öğretim müfettişi adı altında bize ilk uzmanlarını, yani Bayraktar ve yardımcılarını gönderdi.


Türk Mukavemet Teşkilatı’nın kuruluşu için görevlendirilmiş olan Tümgeneral Daniş Karabelen’in yardımcısı olan ve Kıbrıs’ın İstirdat (Geri Alma) Projesi’ni hazırlayan Albay İsmail Tansu ‘’Aslında Hiç Kimse Uyumuyordu’’ isimli kitabında konuya şu şekilde değinmektedir:

Bu teşkilat önceden kurulmuştu. 9 ay sonra mevcut teşkilat bize teslim edildi. Propagandaları, yayınları, köylerdeki örgütlenmesiyle ve adamlarıyla zaten maneviyat ayaktaydı. Bir şeyler vardı ama bilinçli bir kuruluş değildi. İşte arkadaşlar geldikten sonra onlar bir kısmı benim avukatlık büromda aramıza perde çekerek, Kur’an-silah üzerine yeminlerini ettiler. Halkta da büyük istek ve heyecan vardı.

İsmail Lütfi Tansu 1917 yılında Safranbolu’da doğdu. Haydarpaşa Lisesinden mezun olduktan sonra, Kara Harp Okuluna girdi ve 1939 yılında teğmen rütbesi ile Türk Silahlı Kuvvetlerine katıldı. 1952-53 yılları arasında 3. Kore Türk Tugayı ile Kore Savaşına katıldı. 1958 yılı başında kurulması öngörülen, Kıbrıs Türk Mukavemet Teşkilatı'nın kuruluş projesini hazırlamakla görevdirilen, Albay rütbesindeki İsmail Tansu, General Daniş Karabelen tarafından bu projenin uygulamasına ve koordinasyonuna TMT Genel Başkan Yardımcısı olarak görevlendirildi.

Türk Mukavemet Teşkilatı’nın kuruluşundan önce de Türkiye, Kıbrıs’taki Türk halkına yalnız olmadığını anlatmak ve olayları daha yakından takip edebilmek için adaya öğretmenlerini göndermişti. Öğretmenler daha sonra gerçekleştirilecek mücadelede etkin rol oynayacaklardı.

1957 yılının Aralık ayında Kıbrıs Türklerine yönelik Rum saldırıları yoğunluk kazanırken Türk Mukavemet Teşkilatı, Lefkoşa, Larnaka, Limasol, Baf, Lefke ve Mağusa’da çoğunluğu Volkan’dan devir alınan az sayıdaki silahla faaliyet gösteriyordu. Mağusa’ya bağlı Aytotoro köyünde depolanan su borusundan yapılmış 3 bomba, 2 el bombası ve çok miktarda kapsül ile barut, büyük bir talihsizlik sonucu köyde yapılan bir aramada İngiliz askerleri tarafından ele geçirilmişti. Bu talihsiz olaydan sonra silahlar güvenli yerlerde saklanmaya başlandı. Güvenli olarak addedilen yerlerden birisi de Dr. Niyazi Manyera’nın eviydi ve silahların dağıtımı bu güvenli yerlerden yapılıyordu.

Dr. Niyazi Manyera
Menderes Kıbrıs’taki sorunları Yunanistan’la diplomatik yollarla çözmenin mümkün olabileceği umudunu uzun süre korumuşsa da görüldüğü gibi 1958 yılı itibarıyla Rumlar, İngilizlere ve Türklere karşı olan terör faaliyetlerini giderek arttırmışlar, İngiliz valisi ise olaylara seyirci kalmıştı. Aynı dönemde Başbakan Menderes’e Kıbrıs köylülerinden yardım çağrıları içeren telgraflar gönderilmişti. Türkiye ise toplumsal hareketler başlayarak “Ya Taksim Ya Ölüm” sloganları giderek daha geniş kitlelere yayılıyordu. Kıbrıs’ta Türklerin yaşadığı kayıpların giderek artması, Menderes’in kararını vermesine yardımcı olmuş ve EOKA’ya karşı Türk halkının güvenliğini sağlayacak gizli bir teşkilat kurulmasına karar verilmişti.

Ankara’da Fatin Rüştü Zorlu ile Dr. Fazıl Küçük’ün görüşmesinden sonra, 1958 yılının Nisan ayında Genelkurmay Başkanlığından Tümgeneral Daniş Karabelen’e bir mesaj ulaştı. Mesajda;

Kıbrıs’ta Türk varlığını korumak amacıyla gizli, silahlı bir örgüt kurulması için Türkiye Cumhuriyeti Hükümetinin izin verdiği” ifade edilmiş. Ayrıca “bu işe hükümetin ve Türk Silahlı Kuvvetlerinin adlarının hiçbir şekilde karıştırılmaması gereği…” kesin bir dille vurgulanmıştı.

Daniş Karabelen 1898 yılında doğmuş ve 17 yaşında Gazze Cephesinde savaşarak, askerlik hayatına başlamıştır. Çanakkale savaşlarında Atatürk'e bağlı olarak ''şifre subaylığı'', Atatürk'ün yakın korumalığı ve gizli muhafızlığını yaptı.  Kendisi ayrıca Paraşüt ve Komando Birlikleri’nin kurucularındandır. 1951 yılında Kore Savaşına katılarak Türk Birliğinde Tugay Komutanlığı yaptı.  1952 yılında ''Seferberlik Tetkik Kurulu''nu veya ''Özel Harp Dairesi''ni kurarak, Türkiye'de bir ''Özel Harekat'' yapılanmasını başlatmış oldu. (Özel Kuvvetler Komutanlığının başlangıcı) Karabelen'in kurduğu Özel Harp Dairesi, Kıbrıs'ın EOKA’dan kurtarılmasını ve Kıbrıs direnişini simgeleyen ''Türk Mukavemet Teşkilatı'' nı kuran ekibin başındaydı.

Aynı mesajda, Özel Harp Dairesinin, bu özel görevle ilgili olarak hiçbir yer ve makam ile resmi bağlantı kurmayacağı, Genelkurmay üst düzey komutanları ile hiyerarşik bağlantılarını sözlü olarak yürüteceği, diğer devlet kuruluşları ile yapılacak temaslarda da iletişimin sözlü olacağı, yazışma yapılmayacağı belirtilmiştir. Örgütün kuruluşu ve yönetimi için Kıbrıs’ta gönüllü olarak görev üstlenecek subaylar süresiz izinli sayılmışlardı. Türk Mukavemet Teşkilatı’na katılanların çoğu daha önce Kore Savaşı’nda bulunan subaylardı ve Kıbrıs’a öğretmen, imam, tarım uzmanı, bankacı gibi kimliklerle gideceklerdi. Ayrıca, Dr. Fazıl Küçük ile Rauf Denktaş yardım ve işbirliği esaslarını görüşmek için Ankara’ya davet edilmişlerdi. Türk Mukavemet Teşkilatı’nın yeraltından çıkarak varlığını ortaya koyacağı günü ise EOKA’nın Türklere yönelik olası saldırılarının belirlemesi kararlaştırılmıştır. Öncelikle Ankara’da hazırlanan “Kıbrıs’ı İstirdat Projesi” (KİP) kapsamında KİP kadrosu belirlenmiş, Kıbrıs’taki Türk Mukavemet Teşkilatı’nın geliştirilerek gerçek bir direniş örgütü haline getirilmesi görevi Piyade Yarbay Ali Rıza Vuruşkan’a verilmişti. 9 Temmuz 1958 tarihinde Tümgeneral Daniş Karabelen eliyle, Genelkurmay 2. Başkanı Salih Coşkun’a takdim edilen liste, daha sonra küçük değişikliklerle icraata konulmuştur. Türk Mukavemet Teşkilatı üyesi olarak görev yapmak üzere Kıbrıs’a gönderilen personel, öğretmen, imam, tarım uzmanı ve bankacı gibi görevlerle adaya gönderileceklerdi. Bu konuda 28 Ağustos 1957 tarihinde Cumhurbaşkanı Celal Bayar imzalı Bakanlar Kurulu Kararnamesi şöyledir:

İlişik listede adları ve görevleri belirtilen 22 öğretmenin iki sene müddetle Kıbrıs’taki Türk okullarında öğretmenlik görevi almalarına izin verilmesine karar verilmiştir.

Piyade Yarbay Ali Rıza Vuruşkan
Yayınlanan kararname sonrası Ankara KİP karargâhı yoğun bir tempo ile çalışmaya başlamış, Kıbrıslı Türk Mücahitlerinin silah eğitimini tamamlaması için Aralık 1959 tarihi hedef olarak belirlenmişti. Türkiye’nin bu hamlesiyle Rum ve Yunanlıların Enosis (Kıbrıs’ın Yunanistan’a ilhakı) planı gibi Türkiye’nin de artık İstirdat (Kıbrıs’ın eski sahibi Türkiye tarafından geri alınması) planı vardı. Bu proje ile Kıbrıs’ın tamamına sahip olunamasa bile “Kıbrıs’ın taksimi” hedefleniyordu. Proje Genelkurmay 2. Başkanı Cevdet Sunay tarafından onaylanması ile Genelkurmayda da KİP karargahı harekete geçmek için hazırlıklara başladı. Bu hazırlıklar kapsamında Kıbrıs’tan gönderilen mücahitlere birebir silah eğitimi vermek için kamp alanı belirlemek vardı. Belirlenen ve kurulan ilk kamp, Ankara sınırları içindeki Zirkaya Köyü yakınlarında kuruldu. Zirkaya Eğitim Kampı olarak belirlenen bu mahal Tarım Bakanlığına ait çiftlik ve tesislerde kuruldu ve bu kampta Türk Mukavemet Teşkilatı mensuplarına askeri eğitim verilmeye başlandı. Kampa eğitim görmek için gelen İlk kafile 20 Ağustos 1958 tarihinde Ankara’ya ulaştı. 12 Eylül 1958 itibarıyla, Antalya Eğitim Kampı da faaliyete geçirilerek burada da eğitime başlandı. Ankara’ya gönderilen mücahitlerden Yıldız Kabaran bu eğitimi şöyle anlatmıştır:

Silahlı eğitim almak üzere Kıbrıs’tan Ankara’ya gönderilen 30 kişiydik. Ankara’da tren istasyonunda bizi bir binbaşı karşıladı. Ertesi gün kampa götürdüler. Zirkaya’da her türlü silahı söküp takmayı ve kullanmayı öğrendik. Döndüğümde buradaki arkadaşlarımla gizlilik içinde buluşarak onlara da silah nasıl kullanılır, bubi tuzakları nasıl yapılır, silahlar nasıl saklanır gibi konularda eğitim vermeye başladım.


Alınan eğitime rağmen Adaya dönen Kıbrıslı Türkler için silah bulmak çok zordu. Bu konuda bir Arı Ekibi üyesi olan Vehbi Mahmutoğlu bir röportajda şunları söylemiştir:

Başladık köyümüzü nöbetleşe beklemeye. Koca köyde silah namına bir tabanca, bir av tüfeği, şiş, balta vardı ve hepsi o kadardı… Silah lazımdı bize. Rum askeri ensemize binmişti. Silah getirmek kolay değildi. İngiliz bizi yakalasa idam edilirdik. Rum yakalasa kurşuna dizerdi. Silah lazımdı, kayık lazımdı, silah sevkiyatı için Türkiye kıyılarına ulaşmak şarttı. Kardeşim Celal’e gittim. Polis olarak çalışıyordu. ‘Silah getirmeliyiz buraya!’ dedim. 70-80 sterlin verdi. Bir Rum’dan kayık satınaldım, kayığın üzerinde Elefteria yazıyordu yani Hürriyet. Sadece ileri vitesi vardı. Geriye gidişi yoktu. Ufacık bir tekneydi.”

Vehbi Mahmutoğlu Teknesiyle ''Bereketçi'' Görevini İcra Ederken Çekilmiş Tek Resmi
Bu zorluklara rağmen Ağustos 1958 tarihinde kendi inisiyatifleri ile silah bulmak amacıyla Türkiye’ye gelen bu gençlere Türkiye sahip çıkacaktı. Kendilerine “hiçbir maddi menfaat olmaksızın sadece vatan için çalışacakları, yapacakları görevin son derece tehlikeli olduğu, her an ölümle yüz yüze gelebilecekleri, yakalanmaları veya öldürülmeleri halinde arkalarında kimsenin durmayacağı…” anlatılmış ve söz konusu görevi kabul edip etmeyecekleri soruluyordu. Gerçekten de Ada’da İngilizler sıkıyönetim uygulamakta ve tek bir mermi bile bulunduğu taktirde bu kişilerin alacağı cezası idamdı.

Bu risklere rağmen görevi kabul eden mücahitler 16 Ağustos 1958 ile 1 Ocak 1959 tarihleri arasında 9 sefer yapmış ve 800 Türk Mukavemet Teşkilatı mücahidinin silah ve cephane ihtiyacını karşılamışlardı. Takma motorlu kayık ve sandallarla Türk Mukavemet Teşkilatı için silah ve cephane taşıyan mücahitlere ‘’Arı Ekibi’’ adı verilmişti. Ayrıca onlara ‘’Bereketçiler’’ ismi takılmıştır. Asaf Elmaz ve Hikmet Rezvan, 9 Kasım 1958 tarihindeki silah taşıma görevlerinde azgın dalgalara yenik düşerek Berekeçilerin ilk şehitleri olmuşlardı.  İlk Bereketçiliğini 17-18 yaşlarında yapan ve söz konusu Bereketçilerle son temasta bulunan Ahmet Cemal, o geceyi şöyle anlatmıştır:

Bu seferler sırasında bir gece hava çok soğuktu ve yağmur vardı. Arkadaşlarımız Asaf Elmaz ve Hikmet Rıdvan iki sandalla geleceklerdi. Ben kıyıda bekliyor, ışıkla bizim köyün yerini gösteriyordum. Bir ara ışıklarını gördüm. Onlar da benimkini gördüler. Sonra izlerini kaybettim. Sabaha kadar bekledik ama gelmediler. Durumu merkeze, Lefke’ye bildirdik. Denizde aradık ama hiçbir iz bulamadık. Akdeniz onları çekip almıştı.


Tufan kod adlı mücahit İlter Kırmızı’nın Bereketçiler’le ilgili bir anısı şöyledir:

1957-1962 yılları arasında Bozpetek Muavini olarak görev yaptım. 1952-1958 yılları arasında Orman Dairesinde İngiliz müdür ve Rumlarla birlikte çalışmaktaydım. Rumların Türklere olan kin, nefret, aşağılama ve yıldırma politikaları sonunda hayati tehlike ile karşı karşıya kalmıştım. Bugünlerde bayraktarımız Ali Rıza Vuruşkan, dosyamı incelemiş ve beni İş Bankası Lefkoşa şubesine aldırmıştı. 1952-1958 yılları Kıbrıs Türkleri için ekonomik kriz yıllarıydı. Ticaretin %90’ı Rumların elindeydi ve Türklerin iş sahaları çok kısıtlıydı. Arkadaşım Salih Sertel, Kıbrıs Türk Federasyonunun vermiş olduğu kredi ile bir oto yedek parça satış dükkanı açtı. Kendisi de mücahitti ve Bozpetek Beyi olarak görev yapıyordu. İş yeri Türk Mukavemet Teşkilatı’nın iletişim kanalıydı. Bir gün, yanılmıyorsam 19 Ağustos 1958’de iş yerine Koççinalı (Erenköy) Vehbi Mahmut geldi. Kendisini tanıttıktan sonra Türkiye’den balıkçı teknesi ile iki arkadaşıyla Erenköy’e silah ve mühimmat getirdiğini söyledi. O güne kadar tek tük tabancanın dışında başka silah görmemiştik. Derhal Rauf Denktaş Bey’e haber verdik. Onun da onayıyla silahların saklandığı yere hareket ettik. Polis teşkilatında görevli, bize yakın arkadaşların temin ettiği, bize öncülük edecek polis jipi ile yola çıktık. Mezarlıktaki bir mezarı kazdık ve bulduğumuz tahta kasaları açtık. Tabancalar, mermiler… Dünyalar bizim olmuştu.


TÜRK MUKAVEMET TEŞKİLATI’NIN YAPISI

Türk Mukavemet Teşkilatı başlangıçta Türk mitolojisine ve özelliklerine uygun olarak teşkilatlandırılmış ve kullanılacak kod isimleri buna uygun olarak seçilmiş bir yeraltı örgütüydü. Teşkilatın ilk kurulduğu dönemde Türkiye’den gelen komutanlara “Kara Sakal” takma adı verilmişti. Türk Mukavemet Teşkilatı üyesi olan Yılmaz Bora bu konuda şunları söylemiştir:

Bu isimler kapalı şifreli kod olarak kullanılmıştır. Türk Mukavemet Teşkilatı’da kutsal görev üstlenen ve kimlikleri gizli kalması gereken komutanlarımızın emirleri geldiğinde, Mücahitlerimize Kara Sakaldandır denilir ve onlar ne olduğunu anlarlardı. Kod ismi kullanılırken sonradan kapalı isim kullanılmasına geçilmiştir. Fırtına, Bora, Yıldırım, Ateş, Bozkurt gibi kapalı isimler bizzat komutanlarımızın kendileri için seçtikleri kod isimleriydi…

Daha sonra haberleşmede gizliliğin daha kolay oluşturulabilmesi amacıyla değişikliklere gidildi. Kıbrıs’ta Türk Mukavemet Teşkilatı’nın örgütlenmesi, eğitim ve hareket esasları, gizli harekât tekniği açısından Amerikan modeli ile İkinci Dünya Savaşı sırasında Fransız direniş örgütünün yöntemleri dikkate alınarak düzenlenmişti. Bu örgütlenmeye göre her birim 5 kişilik hücrelerden oluşuyor; her hücre üyesi, yalnızca kendi hücresindeki beş kişiyi tanıyor ve bu hücreler diğer hücreleri veya personelini tanımazdı. Üst kademe ile irtibatı sağlayanlar ise sadece hücre liderleriydi. EOKA’nın örgütlenme yapısına bakıldığında Türk Mukavemet Teşkilatı ile aynı sistemi uyguladığı görülebilir. Grivas bu durumu şu örgütlenmeyi şu şekilde açıklamıştır;

Herkes sadece kendisini ilgilendiren hususları bilecektir, bundan başkasını değil. Her üye toplum içinde gözlerini ve kulaklarını dört açacak ancak ağzını sıkı sıkıya kapatacak ve EOKA’yı ilgilendiren her hususu bildirecektir” diyerek ifade eder.

Türk Mukavemet Teşkilatı’nın 1958 yılında kurulan ilk yapısı ‘’Otağ’’, ‘’Oba’’ ve ‘’Çadır’’ şeklinde üç kademeli olarak belirlenmişti. 5 kişilik hücreler ‘’Çadır’’, hücre üyeleri ‘’Arı’’, otağa bağlı köyden sorumlu birim de ‘’Oba’’ kapalı ismi adlandırılıyordu. Bu yapılanma ve verilen isimlerin politik çağrışımlar yapabileceği endişesiyle daha sonra sembollerde değişiklikler yapılmış, bunların yerine ‘’kovan’’, ‘’Petek’’ ve ‘’Oğullar’’ isimleri oluşturulmuştur. Her Oğul 5 Arı’dan oluşmuş, Otağ’ın yerine Kovan, Oba’nın yerine Petek, Çadır’ın yerine Oğul getirilmiştir.


1960 yılından itibaren Türk Mukavemet Teşkilatı 6 bölgede 6 birlik teşkil etmiş ve Mağusa, Lefke, Larnaka, Baf, Lefkoşa, Limasol sancaklarında 3-4 taburdan oluşan bir askeri güç oluşturmuştu. Her taburda 50’şer kişi olacak şekilde teşkilatlandırılmış ve eğitilmiş bir kuvvet bulunmaktaydı. İlerleyen tarihlerde bu 6 birlik çoğalarak 10 birliğe çıkacaktı. Her birliğin başında da ‘’Serdar’’ adı verilen komutanlar görev yapmaktaydı. Baf Serdarı, Magosa Serdarı, Lefkoşa Serdarı, Limasol Serdarı, Lefke Serdarı, Larnaka Serdarı olarak bilinen komutanların genellikle yırtıcı kuş isimlerinden olan “Şahin, Atmaca gibi” değişik kod adları bulunmaktaydı. Türk subayların Adaya gelmesiyle bilinçli ve disiplinli bir şekilde yetiştirilen Kıbrıslı Türkler tarafından oluşturulan örgütlenme tam bir mukavemet teşkilatı hüviyetine büründü. Türk Mukavemet Teşkilatı’nın komutanı olarak görev yapan kişi “Bozkurt” adıyla bilinmekte ve teşkilatın en üst düzey yöneticileri haricinde hiç kimse tarafından tanınmamaktaydı. Türk Mukavemet Teşkilatı lideri Bayraktar kod adı ile görev yapan Albay Ali Rıza Vuruşkan’a teşkilatın tesisinde yardımcı olmaları için Dr. Fazıl Küçük ve Rauf Denktaş tarafından önerilen toplumun üst düzey aydın kişileri de büyük bir gizlilik ve disiplin içerisinde teşkilata kabul ediliyor ve çalışmaya başlıyorlardı. Teşkilata eleman seçimi ise büyük titizle yapılıyor ve özenle yapılan araştırma neticesinde teşkilata alınıyorlardı. 1958 ile 1967 yılları arasında Türk Mukavemet Teşkilatı bünyesinde Bayraktar olarak görev yapanlar, Ali Rıza Vuruşkan (Haziran 1958 - Haziran 1960), Şefik Karakurt (Haziran 1960 - Haziran 1962) ve Kenan Çoygun’dur (Ağustos 1962 - Temmuz 1967).

Türk Mukavemet Teşkilatı’nın eğitimlerinin temelini oluşturan Türkiye’de yapılan kısmına Kıbrıslı Türkler ‘’hasrete gitmek’’ diyordu. Bir ay süreli olan bu eğitimlerde askerlik öğrenenler ayrıca silah bakımı, telsiz kullanımı, temel askeri eğitim ve komando eğitimi (gerilla taktikleri) şeklinde bir ihtisaslaşmaya geçtikten sonra tekrar Kıbrıs’a dönüyordu. Türkiye’den dönen mücahitler Ada içinde eğitim vererek teşkilatın yapısını ve eğitimli mücahit sayısını arttırmaya çalışıyordu.



TÜRK MUKAVEMET TEŞKİLATI’NIN 1958 YILINDA GERÇEKLEŞTİRDİĞİ FAALİYETLER


Türk Mukavemet Teşkilatı’nın kurulmasından sonra yer aldığı en önemli olaylardan biri 27- 28 Ocak 1958 tarihleri arasında organize ederek gerçekleştirdiği direnişti. Bu direnişte Kıbrıs Türkleri İngiliz Sömürge İdaresine başkaldırmışlardır. Rumların Enosis yönündeki baskılarını artırmaları üzerine, 27 Ocak 1958 günü Bozkurt gazetesinde çıkan bir yazı üzerine Türkler protestolara başlamıştır. Söz konusu yazıda belirtilen, “İngilizler taksim tezini kabul etti, tatbik edecekler” haberi bu infialin ortaya çıkmasına neden olmuştu. Haber İngiliz Dışişleri Bakanının eski bir beyanatına atfen yapılmıştı. Denktaş, gelen mesajın halkın yüklediği anlamda olmadığını söylediyse de olaylara engel olamadı. Bu yazının etkisiyle erkek ve kız lisesi öğrencileri giderek büyüyen gruplar halinde Atatürk Meydanı’na ulaştı ve slogan atmaya başladı. Meydana çıkan sokaklar kalabalıkla tıka basa dolmuştu. Kendiliğinden toplanan halk da Girne Kapısı’na doğru yürüyüşe geçip emniyet kuvvetlerinin kurduğu barikatları aşarak “Ya Taksim Ya Ölüm” sloganları ile İngiliz komiserinin evine kadar gelmişlerdi. Orada slogan atarak geri dönerken meydana konuşlanmış olan polis, göz yaşartıcı bombalar atarak göstericiler içerisinde kaosa neden oldu. 


Bu kaosun ortasında İngiliz ordusuna ait makineli tüfek taşıyan askeri bir araç kalabalığın arasına dalarak bir kadın ve erkeği ezerek ölümüne sebep oldu. Bunun üzerine Türk Mukavemet Teşkilatı organizasyonunda ertesi gün yeniden Atatürk Meydanı’na gelen Türkler, Zafer sineması civarında İngiliz araçlarından açılan ateşle karşılaşmışlardır. İki günlük mücadelede Lefkoşa’da 5, Mağusa’da 2 olmak üzere 7 Türk öldürüldü. Olayların giderek çığırından çıkması ve ölümler olması üzerine İngilizler sokağa çıkma yasağı koymak zorunda kaldılar. O güne kadar Rumların Enosis lehindeki yürüyüşlerine seyirci kalan sömürge yönetiminin kendi barışçı yürüyüşlerini şiddetle bastırmasına tepki gösteren Türk öğrenciler, İngiliz asker ve polisine karşı büyük bir direniş göstermişlerdir. Çatışmalar, gösteri ve yürüyüşler ertesi gün de sürerek bütün Adaya yayılmıştır. Bu çatışmalarda 100’den fazla Türk yaralanmış, birçok kişi tutuklanmıştı. Bu olaylara Türkiye’deki halk sessiz kalmamış ve “Enosis’e Karşı Taksim Mitingleri” düzenlenmeye başlamıştı. Bu mitinglerden ilki İstanbul Taksim meydanında gerçekleştirilmiş, daha sonra Türkiye’nin her yanında gerçekleşen 43 meydan mitingi ile 10 kapalı salon mitingi bunu izlemiştir. Bu Direniş ile Türk halkının iddia edildiği gibi İngiliz yanlısı olmadığı ve Enosis’e olduğu kadar sömürge yönetimine de karşı olduğunu göstermesi bakımından önemliydi. Bu gelişmelere Türkiye Cumhuriyeti’de kayıtsız kalmamış ve 17 Haziran 1958 tarihinde TBMM’de olağanüstü bir toplantı düzenlenerek taksim tezi mecliste tam bir ittifakla kabul etmişti. Dolayısıyla Kıbrıs meselesi konusunda mecliste partiler arasında görüş birliği hakim olduğu söylenebilir. Bu karar üzerine NATO Genel Sekreteri Paul Henry Spaak harekete geçerek İngiltere’den bağımsızlık planının açıklanmasının ertelenmesini istemiş, teklifin kabulünden sonra bir aya yakın sakin bir dönem yaşanmıştır.  


Türkiye’de taksim tezinin onaylanmasını müteakip Dr. Küçük ve Rauf Denktaş Ankara’ya giderek Cumhurbaşkanı Bayar ve Başbakan Menderes ile görüşmüşlerdir. Bayar bu görüşmede kendilerine sorunun Türk tezi lehine sonuçlanacağı konusunda güvenceler vermiştir. Bu karar ve görüşme trafiği arasında EOKA eylemlerine davam ediyordu. Bu eylemlerden birisi de EOKA militanlarının Girne Türk İlkokul’na saldırmasıydı. 12 Temmuz 1958’de ise EOKA’nın çok ses getiren ve tarihe ‘’Sinde katliamı’’ olarak geçen eylemini gerçekleştirdi. Bu katliam emrini ise EOKA lideri Grivas vermişti.  Sabahın erken saatlerinde işe gitmekte olan Sinde köyü (İnönü) otobüsü, köyün hemen dışında 15 kişilik EOKA’cı grup tarafından pusuya düşürülmüş, saldırı sonucunda biri çocuk olmak üzere toplam 5 kişi öldürülmüştü. Bu katliamın hemen arkasından 1 Ağustos 1958 tarihinde Kıbrıs Türk Mukavemet Teşkilatı Komutanı Yarbay Ali Rıza Vuruşkan, Lefkoşa İş Bankası Şubesi’nde Ali Conan adıyla ve müfettiş kimliği ile görevine başladı. Bu noktada Yarbay Ali Vuruşkan hakkında biraz daha detaya inmekte fayda var. Yarbay ve daha sonra albay olan Ali Rıza Vuruşkan (1912-1979)’ın Kıbrıs’a geldiğinde kullandığı adı Ali Conan olduğunu yukarda belirtmiştim. Aslında Ali Vuruşkan’ın kullandığı ‘’Conan’’ soyadı kendisi için ayrı bir anlamı içermekteydi. Conan soyadının kökeni, Ali Rıza Vuruşkan’ın Kore savaşında birliği ile Çin ve Kuzey Kore birliklerine karşı savunduğu ve sonuna kadar elden çıkmasına müsaade etmediği bir tepenin adından geldiği iddialar arasındadır. Vuruşkan’ın Türk Mukavemet Teşkilatı içinde kod adı Bozkurt, teşkilatın askeri şemasındaki pozisyonu ise Bayraktar’dı. Hüseyin Laptalı, Vuruşkan için şunları söylemektedir:

O müthiş bir kurmay subaydı. Türk ordusunun gücünün, kudretinin gerçek temsilcisi olan çok iyi bir askerdi. Bunu Erenköy Grubu Savunması (Kumsal Grubu) için bana dikte ettirdiği Yeşil, Sarı ve Kırmızı Alarm planlarındaki savunma taktiklerinden görüyoruz. ‘Önde düşman, ölüm, arkada deniz, derin’. Kırmızı alarmın bölüklere olan son emri, ‘bulunduğunuz tepeleri çepeçevre ve sonuna kadar (ölene kadar) savunacaksınız’ idi.

Hüseyin Laptalı; 8 Mart 1940’da Girne Kazası Lapta köyünde doğdu. 1956’da Rumlar Vasilya (Karşıyaka) olayları ile köyde dehşet salmaya başlayınca, ilk milis hareketlerine katılarak, köyün düşmandan korunması için nöbetler düzenledi. Köylülerin örgütlenmesinde çalıştı. 1956’da Lapta Türk Birliği'nin kuruluşunda, kurucu üye olarak çalıştı.

Teşkilatın ilk başkanı olan Ali Rıza Vuruşkan, yaklaşık iki buçuk yıl Türk Mukavemet Teşkilatı Komutanlığını yapmış, teşkilatlanma, silahlanma ve eğitim konularında büyük başarı sağlamıştı. Daha sonra Türkiye’ye dönen Vuruşkan, Kanlı Noel’den sonra 1964’te ikinci kez Rauf Denktaş ve Kıbrıslı gönüllü üniversite öğrencileri ile birlikte Erenköy bölgesine çıkmış ve iki yıl daha Ada’da görev yapmıştı. Vuruşkan’ın görünüşü ve kişiliği ile ilgili Emekli Tümgeneral Cumhur Evcil, şunları söylemiştir:

“1961 yılında komando kursunda iken okul komutanımız Albay Ali Rıza Vuruşkan’dı. O zaman kendisinin Türk Mukavemet Teşkilatı ile ilgisini bilmememize rağmen heybetli duruşu, güven telkin eden yaklaşımları ve keskin bakışları ile bizi adeta büyülerdi.”

İngiltere, Ada’da EOKA eylemlerini engelleyememesi üzerine Türkiye, İngiltere’ye Kıbrıs’taki etkisiz tutumu için ültimatom verdi. 9 Ağustos 1958 tarihi itibarıyla Macmillan, Ankara ve Atina’yı ziyaret etti. Bu görüşmelerde Macmillan İngiltere’nin görüşünün bağımsızlık yönünde olduğunu iletirken Türkiye taksim tezinde ısrar etmekteydi. Diğer taraftan 1 Eylül 1958 tarihinde Adaya dönen ve Türkiye’nin tavrından “Adanın taksim edilmesi” sonucunun doğmasından korkan Makarios, 7 Eylül 1958’de Yunan hükûmetine, Birleşmiş Milletler koruyuculuğu altında “bağımsızlık” formülünü kabul edeceğini bildirdi. Makarios’a göre, “Türk toplumunu, Rum çoğunluk karşısında, haklarından yoksun bir azınlık durumuna sokmanın yolu bağımsızlıktan geçmekteydi”. Bu tezi, Karamanlis başkanlığındaki Yunan hükûmeti de destekliyordu. 25 Kasım 1958 tarihinde başlayan Birleşmiş Milletler Kıbrıs müzakerelerinde, Yunan Dışişleri Bakanı Averof, “Adaya bağımsızlık tanınmasını” istemekteydi. Türk Dışişleri Bakanı Zorlu, Konferans’ta Shakespeare’nin Othello oyununun birinci perdesinin üçüncü sahnesinden İngilizce olarak bir alıntı yaparak konuşmasına başlamış. Burada, “Kıbrıs’ın Türkler için ne kadar önemli olduğunu düşünecek olursak… Türk’ün kendisi için birinci derecede önemli olanı arkaya atacak kadar beceriksiz olduğuna inanamayız” diyerek; konuşmasını “self determinasyon ilkesi uygulanacaksa, bu, iki topluma da yaygınlaştırılmalıdır. Bağımsızlık tanınacaksa iki toplumun her biri için tanınmalıdır” şeklinde sonlandırmıştır.


Müzakerelerin başladığı gün Kıbrıs’ta, Limasol’da Türklere ait evler yakılmış ve bir Türk polisi öldürülmüştür. Kıbrıs’ta giderek artan bu olaylar, Ankara-Atina ilişkilerini gerginleştirerek iki ülkeyi savaşa sürüklemekteydi. Savaş olması durumunda NATO’nun güney kanadında oluşabilecek bir çatlak, Bağlantısızlar hareketi içindeki Makarios’u destekleyen ve AKEL ile doğrudan bağlantısı olan Rusya’nın çıkarına görülmekteydi. Bu nedenle ABD devreye girerek, Türk ve Yunan hükümetlerine çözüm konusunda baskı yapmış, sonuçta iki ülke bağımsızlık konusunda anlaşmışlardır. Bu anlaşma Rumların gözünde Kıbrıs’ın bağımsızlığı Enosis’e doğru atılmış bir adımdı. Ondan sonraki adım Plebisit (halk oylaması) idi. Makarios’un planları bu yöndeydi. Hırslı bir politikacı olan Başpiskopos, Kıbrıs’ın tek hakimi olup adayı Yunanistan’a hediye ettikten sonra millî kahraman sıfatı ile Yunan Başbakanı olmayı umut etmekteydi.

Bu süreçte, Kıbrıs Türkleri büyük tehdit altında yaşamaktaydı. Mühimmat eksikliği halkın korkularını arttırmakla birlikte Türk Mukavemet Teşkilatı sayesinde Kıbrıs halkı bu korkuların yerine bir umut ışığı olmaktaydı. Her biri bir kahramanlık hikayesi olan olaylara örnek olarak, Kemal Abdullah şunları anlatmıştır:

Türk Mukavemet Teşkilatı kurulduktan sonra ben de bu mücadeleye katılmak için yemin etmiştim. 17 Mart 1959 tarihinde görevli olarak Ankara’ya gittim. Orada beni karşılayan Altan isimli bir şahıstı. Onun gerçek kimliğini ancak 20-25 yıl sonra öğrendim. Kendisini Altan diye tanıtan bu kişi rahmetli Tümgeneral Daniş Karabelen’di. Ankara’da 3-4 gün toplantı yaptıktan sonra beni görevli olarak Anamur’a gönderdiler. Kıbrıs’a gizlice silah taşıyacaktık. Tren biletimi verdiler. Beni Mersin’de silah depo müdürü olan Yarbay Remzi Atılgan karşılayacaktı. Bu adam resmi mi gelecek sivil mi, parola ne? Bunlar kafamı zorlayan sorulardı. Sonuçta orada bulunan Zafer gazetesini alarak, parolanız ‘zafer’ dedi. Yola çıktım. Mersin’e indiğimizde ışığın altında resmi giyinmiş, sağ kolunun altında Zafer gazetesi olan birini gördüm, elli metre ileride de askeri bir jip duruyordu. Ben doğrudan jipe gittim. O da arkamdan geldi. ‘Hoş geldin, yarın sabah yolculuk var’ dedi. O akşam jandarmada kaldım. Mersin limanı yeni yapılıyordu. Ertesi gün Anamur’a geldiğimizde bizi Binbaşı İsmail Tansu ve Yüzbaşı Kızılsu karşıladılar. Beni İmren Lokantası’na götürdüler. Üzerinde otel vardı. ‘Burada kalacaksın, sen Mehmet Kızılsu’nun karısının dayısının oğlusun ve İzmir Karşıyaka’dansın.’ dediler. Amaç Anamur halkının şüphelenmemesiydi. Nihayet beklenen gün geldi. Ertesi gün Kıbrıs’a silah götürecektik. Binbaşı Tansu, Ahmet Oğuz (Kotoğlu) ve Reşat Kaptan’la birlikte denizde Elmas kod adlı gemi ile, silah yüklü olarak yola çıktık. Yaklaşık 2 saat sonra, yarı yolu henüz geçmiştik ki hava birden bozdu ve 10 dakika kadar sonra da fırtına patladı. Silahlarla geri döndük. İlk deneme başarısız olmuştu. Ertesi sabah jandarmaya gittim. Telsizcimiz Başçavuş Ali Levent’e ‘akşam fırtınaya yakalandık gidemedik, bu akşam gideceğiz’ dedim. Çünkü durumu, Kıbrıs’ta Ali Rıza Vuruşkan’a o bildirecek, böylece onlar da hazırlanabileceklerdi. 24 Mart günü yeniden yola çıktık. Bu kez gemide ben, Reşat Kaptan ve Ahmet Oğuz olmak üzere üç kişiydik. Kıbrıs’ta çıkacağımız yer, bizim atış yerimizdi. Yolun kenarında Necati Özkan’ın binaları, bizim binalarımız vardı. Reşat kaptan, ‘Kimse yok, ne yapacağız?’ diye sorunca ‘Silahları biz çıkaracağız.’ dedim. Sahilde silahları teslim alacak olanlar vardı ama balıkçı teknesi gelmedi ki silahları aktaralım. Başka yol yoktu biz çıkaracağız. Ben kayalara çarpmamak için kaptana yol gösteriyordum. Ve başardık kenara yanaşmayı. Sahildeki komandolar silahları almaya geldiler. Biz 15 ton silahı bu şekilde indirdik Kıbrıs’a. Hemen döndük. Sabaha karşı, tan ağarırken Anamur’a geldik. Orada bizi Yüzbaşı Kızılsu bekliyordu. Heyecanla ‘Ne yaptınız?’ diye sordu. ‘Buluşamadık’ dedim. Aslında doğruydu. Buluşma yok. Yani balıkçı teknesi ile buluşamadık. Yüzbaşı hayal kırıklığı içinde ‘Yapma ya!’ dedi. Kıyıya yanaştığımızda yüzbaşıya ‘kabak boş’ dedim. Bu parolaydı. Yani ‘gemi boş, yükler teslim edildi’ anlamındaydı. Düşündü, düşündü önce çözemedi. Hem buluşamadılar, hem nasıl kabak boş olur? Kapağı açıp baktı, deponun boş olduğunu görünce çok mutlu oldu. Ankara’ya, Genelkurmay’a, ‘Akşam bir gemi dolusu silah ve cephaneyi Kıbrıs teşkilatımıza teslim etmiş bulunuyoruz’ şeklinde bir mesaj iletti. Operasyon tamamlanmış, görev başarılmıştı.'' (Kemal Abdullah ile yapılan röportajın tamamına şuradan LİNK ulaşabilirsiniz.)

Silahların saklanmasına dair o dönemde lise öğrencisi olan mücahit İsmail Bozkurt’un anlatımı şöyledir:

1957-1958 ders yılında Namık Kemal Lisesi son sınıf öğrencisi idim. 1957 sonlarında fısıltı halinde çevrede Türk Mukavemet Teşkilatı adı dolaşmaya başlamıştı. Ben de kendimi Türk Mukavemet Teşkilatı’nın içinde buldum. Sınıf arkadaşımız Altay’ın liderliğinde bir hücre idik. Etrafa sloganlar yazmak, Türk Mukavemet Teşkilatı bildirileri dağıtmak başlıca görevimizdi. Türk Mukavemet Teşkilatı için yaptığım en önemli görev ise bana teslim edilen bazı silahları odamda, yatağımın altında korumaktı. Sonra birileri gelip silahları alır ve giderdi.”

İsmail Bozkurt; 1940 yılında Larnaka'nın Boğaziçi Köyü’nde doğdu. 1963'ten başlayarak Türk Cemaat Meclisi Sosyal İşler ve Belediye İşleri Dairesi’nde Belediyeler Müfettişi olarak çalışmaya başladı. 21 Aralık 1963'te Rumların saldırısıyla başlayan Kıbrıs Türk Milli Mücadelesine mücahit olarak katıldı. Şubat 1964'te Geçitkale'ye gitti ve Geçitkale’nin merkezi bulunduğu Türk Köyleri topluluğunda Mücahit Komutanı olarak görev aldı.

 Ada’da bunlar yaşanırken Başbakan Menderes ve Dışişleri Bakanı Zorlu ile Yunanistan Başbakanı Karamanlis ve Dışişleri Bakanı Averof, Kıbrıs görüşmeleri için Zürih’te toplanmışlardır.


KIBRIS CUMHURİYETİ’NİN KURULUŞ SÜRECİ


Zürih ve Londra’da yapılan konferansların sonucunda imzalanan antlaşmalarla Bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti’nin temeli oluşturulmuştu. İmzacı taraflar: Türkiye, Yunanistan, İngiltere, Kıbrıs Türk ve Kıbrıs Rum toplumudur. Görüşmeler 1959 yılında başlamıştı. Zamanın Türkiye Başbakanı Adnan Menderes, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu’dur. Kıbrıs Türk toplumu adına görüşmelere Dr. Fazıl Küçük, Rauf Raif Denktaş ve Osman Örek’tir.

Osman Örek, 1925 Lefkoşa doğumludur. İstanbul Hukuk Fakültesinden mezun olmuştur. Eğitimini Londra’da sürdürmüş, 1952’de Kıbrıs’a dönmüştür. Dr. Küçük’ün partisinde yer almış, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ilk savunma bakanı olmuştur.

Bu antlaşmalardan biri olan garanti antlaşmasına göre, cumhuriyetin anayasa düzeni bozulacak olursa, garantör ülke olarak anlaşmaya imza atan, Türkiye, İngiltere ve Yunanistan birlikte veya tek başlarına müdahale hakkına sahip olacaklardı. İttifak antlaşmasına göre Kıbrıs’ta, Yunanistan 950 kişilik, Türkiye 650 kişilik ordu bulundurabileceklerdi. Anlaşmanın bu maddesi uyarınca Türk kontenjan alayı 650 kişilik mevcutla 1960 yılında Kurmay Albay Turgut Sunalp komutasında, Mağusa limanından Ada'ya çıkarak Lefkoşa’da Ortaköy bölgesinde konuşlandırıldı. Yunan alayı da Lefkoşa’da Yerolokko bölgesine konuşlandı.

Bu anlaşma neticesinde, İngiltere de kendisine ait bulunan üslerin durumunu garantiye almış oluyordu. Bu anlaşmalar, Türkiye’nin Kıbrıs üzerinde en az Yunanistan kadar hakkı bulunduğunu dünyaya kabul ve tescil ettirmiştir. Antlaşmaların Türkiye bakımından en büyük değeri, o zamana kadar İngiliz sömürgesi olan bir toprak üzerinde yaşayan Türk topluluğunu azınlık statüsünden kurtararak çoğunluktaki Rumlarla eşit haklara sahip “Kıbrıs vatandaşı” haline getirmesi ve yeni Kıbrıs devletinin yönetiminde birinci derecede söz ve hak sahibi kılmasıdır. Böylece self determinasyon ilkesi iki toplum için de uygulanmış olmaktaydı. Dikerdem’in antlaşmalar hakkındaki yorumu şöyledir:

Anlaşmaların Birleşmiş Milletler tarafından onaylanması demek, Türkiye’nin haklarını yalnız Yunanistan ve İngiltere’nin değil tüm dünyanın kabul etmesi demekti. Böyle dört başı mamur bir anlaşma herhangi bir devletin diplomasi tarihinde büyük bir zafer olarak yer alabilirdi.’’


Ayrıca Kıbrıs Türkleri, Enosis’i önleme ve Ada’da var olma savaşında önemli bir kazanım elde etmiş olmaktaydı. 13 Aralık 1959 tarihinde yapılan seçimlerle Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanlığına Makarios, yardımcılığına ise Dr. Fazıl Küçük seçilmişlerdi. 16 Ağustos 1960 tarihinde, İngiliz Parlamentosunun kararı ile bağımsız olan Kıbrıs Cumhuriyeti, iki toplumluluk, ortak egemenlik, siyasi eşitlik ilkeleri üzerine kurulmuş, fonksiyonel bir federasyon niteliğindeydi.

Antlaşmalar konusunda Türk hükümetinin düşüncesini Türk Mukavemet Teşkilatı’nın Türkiye’deki yapılanma sürecinde genel koordinatör olan Albay Tansu şöyle aktarmıştır:

Başbakan Menderes, Londra ve Zürih antlaşmalarının imzalanmasından sonra General Daniş Karabelen, Yarbay Ali Rıza Vuruşkan ve beni yanına çağırarak Türk Mukavemet Teşkilatı hakkında brifing almıştır. Sonrasında bize ‘Rum ve Yunanlılara aslında ben de güvenmiyor ve samimi bulmuyorum. Ortak devlet kurulmasını kabul etmemizin nedeni, ortaklık antlaşmasına paralel olan garanti antlaşmasının da kabul edilmesidir. Kıbrıs’ta bulundurulacak askeri birliğimiz Türk ordusunu temsil edecek ve gerektiğinde bir gün içinde yeterli kuvvet gönderilecektir. Türk Mukavemet Teşkilatı’nın faaliyetleri durdurulmayacak, askıya da alınmayacaktır. Daha da güçlendirilecektir. Bir gün yine Türk Mukavemet Teşkilatı’na ihtiyaç duyulabilir. Rum ve Yunanların hiçbir zaman Enosis hayalinden vazgeçmeyeceklerinin bilincindeyiz. Hepinize çalışmalarınızdan dolayı teşekkür ederim.’ demiştir.”

27 Mayıs 1960 tarihinde yani Kıbrıs’ta cumhuriyetin kuruluş aşamasında, hükümetin görüşleri bu yönde iken Türkiye’de her şeyi değiştirecek çok önemli gelişmeler yaşanmıştır. On yıllık Demokrat Parti iktidarı, düzenlenen bir askeri darbe ile devrilmiş, askerlerden kurulu Milli Birlik Komitesi ülke yönetimine geçmişti. Kıbrıs olaylarının yakından takipçisi ve kurulan cumhuriyetin mimarı olan Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Başbakan Adnan Menderes, Yassıada mahkemeleri tarafından idama mahkûm edilmiş ve karar infaz edilerek bir devrin kapandığı görülmüştür. Yönetime geçen Milli Birlik Komitesi ise Kıbrıs’la ilgili gizlilik derecesi çok yüksek olan faaliyetlere tam olarak hâkim değildi.

Fatin Rüştü Zorlu, Galatasaray Lisesi, Paris Siyasi İlimler Mektebi ve Cenevre Hukuk Fakültesini bitirmiştir. 1925-1939 yılları arasında Türk Dışişleri Bakanlığı yapmış olan Tevfik Rüştü Aras’ın kızı ile evlidir. Düğünlerini Atatürk, Dolmabahçe Sarayında yaptırmış ve tüm harcamaları üstlenmiştir. Düğün törenini de gelinle dans ederek başlatmıştır. Zorlu, bir dönem NATO nezdinde Türk daimi delegeliği yürütmüştür. İdamından sonra NATO Genel Sekreteri Paul H.Spaak onun için şunları söylemiştir: “Sadece Türkiye değil dünya büyük bir devlet adamını kaybetti.

Bu nedenle Türkiye’nin yeni Kıbrıs politikasını şekillendirecek olanlar Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kuruluşunu gerçekleştiren düşünceden bir bakıma habersizdi. Buna en iyi örneklerden birisi de gizli şekilde Ada’ya gönderilen silahlar üzerinden yaşanmıştır. Milli Birlik Komitesi iktidara geçer geçmez depolarda yapılan sayım sonucunda bir takım silah ve mühimmatın kayıp olduğu görülmüş ve Hükümet kaçakçılıktan şüphelenmişti. Oysa büyük gizlilik içindeki Seferberlik Tetkik Kurulu’nun faaliyetleri kapsamında kayıp silahlar Kıbrıs’a, yani Türk Mukavemet Teşkilatı’na gönderilmişti. Türk Mukavemet Teşkilatı’nın en önemli isimlerinden İsmail Tansu bir söyleşisinde yeni hükümetin Türk Mukavemet Teşkilatı’na bakışını göstermesi açısından şunları söylemiştir:

Seferberlik Tetkik Kurulu, darbenin içerisinde değildi. Darbe olduktan sonra öylesine dolaşırken bir arkadaşa rastladım. Bu arkadaşın ihtilalcilerle ilişkisi vardı. Onu tanıyordum. O da bir vazife almış gidiyordu. Beni görünce dedi ki, ‘Binbaşım biliyor musunuz, sizin daireyi de ihtilalciler toptan tutuklayıp sorgulayacaklar’. ‘Neden?’ diye sordum. ‘Çünkü siz Adnan Menderes’in gizli silahlı militanlarını yetiştiriyormuşsunuz.’ dedi. Bunu duyunca ben hayretler içerisinde kaldım.

Emekli Albay İsmail Tansu verdiği bu mülakatta (KİP) projesinin nasıl hayata geçirildiğinden, Albay Vuruşkan'ın nasıl göreve getirildiğini, Ada'ya silah taşımanın ne şartlarda, nasıl gerçekleştirildiğini ve Milli Birlik Komitesi ile yaşadığı sıkıntılar gibi daha birçok detayı bu video'da anlatmaktadır. Konuya daha fazla vakıf olmak için videonun tamamını izlemenizi tavsiye ederim.

 Kıbrıs Cumhuriyeti ilan edildiğinde İhtilal hükümeti, Kıbrıs’a barış geldiği varsayımıyla Türk Mukavemet Teşkilatı Komutanı Albay Vuruşkan’ı geri çağırmıştı. Oysa Londra Antlaşması'nın imzalanmasından sonra Türkiye’ye dönen Başbakan Menderes’e “Türk Mukavemet Teşkilatı’nın lağvedilip edilmeyeceği” sorulduğunda cevabı, “Hayır, Türk Mukavemet Teşkilatı lağvedilmeyecek. Aksine aynı hızla örgütlenmesine ve silahlanmasına devam edilecek. Endişelerinizi anlıyorum, ben de aynı düşünceyi taşıyorum, müsterih olunuz. Hiçbir Türkiye Cumhuriyeti hükümeti Kıbrıs Adası’nın Yunanistan’a ilhakına izin vermeyecektir” olmuştu. Zaten buna benzer bir açıklamayı Londra ve Zürih antlaşmalarının imzalanmasından sonra General Daniş Karabelen, Yarbay Ali Rıza Vuruşkan’a da yaptığına yukarıda değinmiştik. 

Milli Birlik Komitesi’nin ilk icraatlarından birisi de yeni kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti’ne bir büyükelçi tayin etmekti. Bu elçinin ismi Emin Dırvana idi. Emir Dırvana’nın görevi Kıbrıs Cumhuriyeti’nin devamını sağlamak ve Türk Mukavemet Teşkilatı’nı yapılan anlaşmalar çerçevesinde pasif halde tutmaktı. Elçinin Kıbrıs’taki faaliyetlerini Denktaş şöyle aktarmıştır:

Hem asker hem de Kıbrıs’la ilgisi olan bir kişinin gönderilmiş olmasına sevinmiştik. Adaya gelişinin ilk günlerinde kendisine gördüğümüz tehlikeleri aktarmaya çalıştık. Fakat Dırvana’nın tepkisi hiç beklenmedik şekilde oldu ve şu sözleri söyledi; ‘Rumlar ve özellikle Makarios hüsnüniyetle bu cumhuriyeti yürütecektir. Biz şüphe ve endişelerimizi bir kenara bırakarak günlük işlerimizi takip edelim. Böyle boş işlerle meşgul olmayalım. Rumlar kendi cemaatlerinin ve gençliğin moralini yükseltmek için ne yaparlarsa yapsınlar, biz Türkler böyle şeylere tevessül etmemeliyiz. Bunlarla vakit geçirmemeliyiz. Cumhuriyet yaşayacaktır. Çünkü Türkiye vardır. Türkiye yanı başımızdadır.’ Durumu yeniden izah etmeye çalıştık. ‘Gördüğümüz tehlike hakikidir, hayali değildir. Rumların hedefi anlaşmaları bozmak olduğuna göre ve bu hedefe ulaşmak için hummalı bir faaliyete geçmiş olduklarına göre biz Türklerin hedefi ne olacaktır, ne olmalıdır? Gafil avlanabiliriz. Yine bir Girit hadisesi ile karşılaşabiliriz’ dedik. Buna karşılık Dırvana’nın sesi perde perde yükseldi ve elini masaya vurarak bize ‘Türkiye Cumhuriyeti bu anlaşmalara imzasını koymuştur. Bu anlaşmaları kimse yıkamaz, kimse bozamaz. Türklere kimse hücum etmez, edemez. Türklerin içinde emrivakiciler vardır. Bunlar sinmelidir, sindirilmelidir. Aksi halde köy köy dolaşarak bunlar halka teşhir edilecektir.’ Kimdi bu emrivakiciler? İsim vermemişti. Ardından 1958 mücadelesinde canını dişine takarak mücadele etmiş olan arkadaşlarımız bir bir sindirildi. Makarios, EOKA’cıları vekil yaparken, biz 1958’in mücahitlerine sırt çevirdik.’ Dırvana’ya göre Türk liderliği, Rumların durumunu tasvip etmediği, Rumlardan şüphelendiği müddetçe şovenistti ve Türkiye için tehlikeliydi. Onun iki senelik sefirliği boyunca Gençlik Teşkilatını yok ettik. Makarios’un beyanatlarına karşılık vermek yasaklandı. Benim ismimle makale yazmam ya da beyanat vermem yasaklandı. Türk’ten Türk’e kampanyası çok kötü bir olaymış gibi unutturuldu. Bunların Rumlarla işbirliğini önleyici şeyler olduğu söylendi. Sanki Rumlar bizimle işbirliği yapmak için yırtınıyorlar da biz bunu bozmaya çalışıyormuşuz gibi davranıldı. 1958 mücadelesinin şehitlerini anmak için yapacağımız törene bile müdahale edildi. Dırvana’nın iki senelik sefirliği süresince Kıbrıs Türkü, 22 senelik zamanı kaybetmiştir.” 


Türkiye’de yaşanan 1960 ihtilali Kıbrıs’ta Türk Mukavemet Teşkilatı’nı durağan bir döneme itmişti. Kendi asli görevlerinin yanısıra Kıbrıs için mücadele eden subaylar, kurallara uygun bir şekilde görevlerinden uzaklaştırılmışlardı. İlk Bozkurt olan Albay Ali Rıza Vuruşkan’ın Kıbrıs’tan alınması Ekim ayında gerçekleşmiş ve Vuruşkan Türk Mukavemet Teşkilatı liderliğini, bölge komutanı olarak Mağusa’da görev yapan kod adı Mustafa Kaya, Türk Mukavemet Teşkilatı içinde komutan olarak kod adı da Dağlı olan Binbaşı Şefik Karakurt’a devrederek Türkiye’ye dönmüştü. 1962 yılına kadar Türk Mukavemet Teşkilatı’na yeni bir Bayraktar (Bozkurt) atanmamıştı. Bu tarihte Yarbay Kenan Çoygun, Kemal Coşkun adıyla Kıbrıs’a Bayraktar yani Türk Mukavemet Teşkilatı lideri olarak tayin edilmiştir. 10 Şubat 1962’de Rum İçişleri Bakanı Yorgacis verdiği demeçte,

Kıbrıs’ın bir Yunan adası olduğunu, Kıbrıs Türklerinin muhacir ve azınlıkta bulunduklarını, Türklerin tüm kazançlarını EOKA’nın mücadelesine borçlu olduklarını, davanın henüz sona ermediğini, rüyaları olan Enosis’in en erken bir zamanda gerçekleşmesi için de eski Rum yeraltı örgütü mensuplarının birlik halinde bulunmaları gerektiğini…” belirtmiştir. 


Bu tahrik edici demecin ardından OPEK (Kıbrıs Elenlerini Koruma Örgütü) isimli Rum yeraltı örgütü Kıbrıslı Rumlara Türklerle alışverişi yasaklamış ve buna itaat etmeyenlerin şiddetle cezalandırılacağını duyurmuştur. Ekonomik olarak alınan bu kararla yetmezmiş gibi, 25 Mart 1962’de Türklerin Bayraktar ve Ömeriye camileri bombalanmış ve camilerde Büyük hasar oluşmuştur. Kıbrıs Türk liderliği durumu protesto etmiş, olay Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından kınanmıştır. Ayrıca 26 Mart günü Türkiye’de öğrenciler Güvenpark’ta toplanarak, Sıhhiye’de bulunan Zafer anıtına kadar yürüyüş düzenlemişlerdir. Aynı gün Kıbrıs Bayraktar Camisinde bir tören düzenlenerek, yırtılan Türk bayrağı yerine yeni bir bayrak Türkiye Büyükelçisi Emin Dırvana tarafından çekilmiştir.


Bu tarihlerde yaşanan önemli olaylardan birisi de Türkiye ile birlikte tüm dünyada ‘’Kayıp Otobüs’’ olarak literatüre geçen vakadır. 13 Mayıs 1964 tarihinde Larnaka Dikelya’daki İngiliz bölgesinde çalışan 11 Türk, her zamanki gibi sabah erken saatte işyerlerine götüren otobüse binmiş, söz konusu otobüs ve içindekilerden bir daha haber alınamamıştır. Adada Birleşmiş Milletler öncülüğünde Türk ve Rumların ortaklığında faaliyet gösteren Kayıp Şahıslar Komitesi 16 Nisan 2009’da ‘Kayıp Otobüs’ün kayıp kurbanlarının bulunduğunu açıklamıştır. Komite, iki yıl önce Rum kesiminde Larnaka kenti yakınlarındaki Voroklini köyünde kör bir kuyuda bulunan kemikler ile kayıp yakınlarından alınan örneklere DNA karşılaştırması yapıldığını, böylece ‘Kayıp Otobüs’ yolcularını belirlediklerini bildirmiştir. Kemikler üzerindeki kurşun izlerinden kayıp otobüsteki kayıp Türklerin, Rumlar tarafından kaçırılıp kurşuna dizildiği kesinleşmiş, katliam kanıtlanmıştır.



Kıbrıslı Türklerin büyük umutlar ve iyi niyetlerle karşıladığı Kıbrıs Cumhuriyeti’nin geleceği bu menfur olaylar neticesinde, artık tehlikedeydi. Nitekim 6 Ağustos tarihli Alithia gazetesinde yer alan bir yorum şöyledir:

Türkler kendilerini aldatmasınlar. Enosis ölmedi. Hayattadır ve Kıbrıs Rumlarının kalbinde hüküm sürmektedir. Enosis bir idealdir. Hürriyeti seven bir halkın ideal ve rüyaları ölmez ve mezara sığmaz. Onu alacak mezar, üstünü örtecek kaya yoktur.


TÜRK MUKAVEMET TEŞKİLATI’NIN 1963 İLE 1964 YILLARI ARASINDA GERÇEKLEŞTİRDİĞİ FAALİYETLER


Türklerin aksine Rumlar, anlaşmaların getirdiği eşitlik ilkesini kabullenememiş ve Enosis’ten vazgeçmemişlerdi. Nitekim Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kuruluşunun hemen ardından, vergilerin toplanması, silahlı güçlerin oluşturulması, kamu hizmetlerine katılım oranının belirlenmesi ve kamu belediyelerinin sınırları konularında anlaşmazlıklar başlamıştı. Anayasayı değiştirmek isteyen Makarios’un hedefi, Türkleri bir azınlık durumuna düşürecek üniter bir devlet oluşturmaktı. Bunun için sadece diplomatik yolların yeterli olmayacağı düşüncesiyle Akritas Planı hazırlanmıştı. Plana göre, Türklere karşı harekete geçilecek, Kıbrıs’tan gitmek isteyenler gidebilecek, azınlık olmayı kabul edenler kalabileceklerdi. Eğer Türkler bu tasarıyı kabul etmez ve başkaldırırsa hükümete isyan ettikleri gerekçesiyle cezalandırılacaklardı. Makarios, 28 Mart 1963’te Cyprus Mail gazetesine, asıl amacını ortaya koyan şu demeci vermiştir:

Beni tanıyan her Rum, bir Kıbrıs ulusu yaratmak için uğraşmayacağımı çok iyi bilir. Antlaşmalar bir devlet yaratmıştır fakat bir ulus değildir. Amacım Enosis idi. Enosis’tir ve Enosis olacaktır.

Bu düşünce doğrultusunda, Makarios anlaşmaların yarattığı eşitlik temeline dayalı yapıyı ortadan kaldırmak için anayasanın Türkleri ilgilendiren 13 maddesinde değişiklik talep etmiştir. Hem Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı hem de Kıbrıslı Rumların dini lideri olan Makarios’un 11 Ağustos 1963’te bir İngiliz dergisine verdiği bir demeç niyetini açıkça göstermektedir.

Garanti antlaşmaları kaldırılmalıdır. Herhangi garantör bir devletin, Kıbrıs’ın içişlerine müdahale çabalarını reddedeceğiz.”  

Makarios’un bu talebi, Ada’da toplumlararası huzursuzlukların giderek artmasının temelini oluşturacaktı. Açıklamaların yapıldığı tarihte Kıbrıs polis teşkilatında çalışmakta olan Uzuner’in aktardıkları şöyledir:

1959’da Londra ve Zürih anlaşmaları imzalandı. EOKA’nın faaliyetleri nedeniyle Rumlar kilit görevlerden alınmışlardı ve bu görevlere Türkler yerleştirilmişti. Amaç hem hükümeti hem de İngilizleri korumaktı. Antlaşmalardan sonra ise önemli yerlere Rumların da yerleştirileceği, Türklerin azaltılacağı söylendi. Ardından Temmuz 1959’da Girne’ye tayin edildim. Rumlarla birlikte görev yapıyorduk. Fakat polisliğin ruhuna aykırı davranışlar gerçekleşmekteydi. Şöyle ki; suç işleyen bir Rum ise Rum polisler onu yakalamamıza, sorgulamamıza izin vermemekte, o bizim arkadaşımızdır diye engellemekteydi. Buna karşılık biz de aynı şekilde davranmaya başladık. Biz de onların Türkleri sorgulamasına engel oluyorduk. Yani göreve giderdik ama kendi aramızda kavga ederek akşam polis müdürlüğüne dönerdik. Aralık 1963 tarihine kadar hep böyle sürtüşerek görev yapmaya çalıştık.


Kıbrıs’ta bu gelişmeler yaşanırken Türkiye iç siyasetinde farklı bir gündem işlemekteydi. 22 Kasım 1963 tarihinde gerçekleşen bir suikast sonucu öldürülen ABD Başkanı John F. Kennedy’nin cenaze töreni için ABD’ye giden İnönü, döndüğünde koalisyonun bozulduğunu görerek, 3 Aralık 1963'de Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel’e istifasını vermişti. Türk iç siyasetinde yaşanan bu çalkantıdan yararlanmak isteyen Makarios, garantör devletlere bir nota göndererek Kıbrıs Cumhuriyeti anayasasını değiştirme isteğini yineledi. Türkiye bu öneriyi tekrar kesin olarak reddetmiş, antlaşmalarla kurulan düzenin aynen devam etmemesi halinde, bozulan düzeni yeniden kurmak amacıyla garantörlük hakkını kullanacağını belirtmiştir. Bu cevap üzerine Makarios, Akritas Planı’nı devreye alma kararı verdi. Planın ilk safhasında Rum basını, Türkler aleyhine yürüttüğü kampanyaları yoğunlaştıracak, Rum tehdit ve tahrikleri giderek artırılacaktı. Akritas Planı’nın bir sonraki etabı ise kanla yazılacaktı ve Ada en kanlı günlerini bu dönemde yaşayacaktı. 



Akritas Planı’nın 2. Etabı ise 21-25 Aralık 1963 tarihleri ise “Kanlı Noel” olarak adlandırılan Rum saldırıları ile hem Ada tarihine hem de Dünya tarihine kara harflerle geçmiştir. Olaylar 21 Aralık 1963’te Lefkoşa’da Kıbrıslı Rum polislerin, Tahtakale’nin Rum tarafında kalan bölümünde evlerine giden Türklerin arabasına ateş açarak, biri kadın iki Türkü öldürmeleri ve dört Türkü yaralamaları ile başlamıştı. Ertesi gün bu saldırıyı kınamak için Lefkoşa Türk Lisesi’nde toplanan öğrencilere de EOKA tarafından ateş açılmış, Atatürk büstüne saldırılmıştır. Bir gün sonra da Türkiye Büyükelçiliği ile Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Yardımcısı’nın evine ateş açılmıştır. 23 Aralık 1963 tarihli Hürriyet gazetesinde “Kıbrıs’ta EOKA’cılar faaliyetlerini artırdılar.” manşetiyle duyurulan olaylarda İnönü’nün “Hadiseler çok esef verici…” yorumu yer almıştır. Yine 23 Aralık 1963 tarihli Milliyet gazetesi, “Makarios ve Küçük’ün halkı itidale davet eden ortak tebliğine rağmen Kıbrıs’ta tedhiş devam ediyor. Rum polisleri evini taşıyan bir Türk’ü ağır yaraladı. Rum semtindeki Türkler göçe başladı.” haberi yer almıştır. 24 Aralık 1963 tarihli Hürriyet gazetesi ise “Kıbrıs’taki çarpışmalar bir iç harp halini alıyor. İki taraf da sokaklarda barikatlar kuruyor-Türk hastaneleri yaralılarla dolu-Kan sıkıntısı var.” manşetiyle, aynı tarihli Milliyet gazetesi de ‘’Fazıl Küçük’ün ikametgâhına da ateş edildi.” manşetiyle çıkmıştır. Yabancı basında ise yorumlar şu doğrultudaydı; 14 Ocak 1964 tarihli İngiltere’nin Daily Telegraph gazetesi Ayvasıl Türklerinin başına gelen felaketi şöyle özetlemekteydi: “Ayos Vasilios köyünde yaşayan Türkler, 26 Aralık 1963 tarihinde toplu katliama tabi tutuldular. Toplu mezardan çıkarılmaları Kızılhaç huzurunda gerçekleştirildi.” derken, yine İngiltere’nin The Observer gazetesi “Limasol’da da Türkler toplu katliama tabi tutuldular ve daha birçok yerde toplu katliam yapıldığı haberleri almaktayız.” şeklinde haberi duyurmuştur.


Türklerin önemli kayıplar verdiği “Kanlı Noel” olarak adlandırılan olaylarda, yani 1963 yılının Noel arifesinde 59 Türk öldürülmüştü ve Kıbrıs Türkleri ölüleri için matem tutmaktaydı. Fakat katliam aslında yeni başlamıştı.

Lefkoşa’da Rumlar, Türk kesimini dört bir yandan giderek artan şiddetli ve sürekli bir ateş altında tutarak dünya ile bağlantısını kesmişti. İşe gidip gelen ya da seyahat etmek zorunda kalan Türkler, Rumlar tarafından tutuklanıp esir edilmişlerdi. Günümüzde hala kayıplar listesinde olan ve nereye gömüldükleri bilinmeyen Türkler bulunmaktadır. Tarihler 24 Aralık 1963’ü gösterdiğinde hem Kıbrıs tarihinin hem de dünya tarihinin en karanlık akşamlarından birisi yaşandı. İttifak antlaşması gereği Kıbrıs’ta bulunan Doktor Binbaşı Nihat İlhan’ın Kumsal Bölgesindeki evine Rumlar tarafından baskın yapılmış, eşi ve üç küçük çocuğu gizlendikleri banyo küvetinde öldürülmüşlerdir. Olayla ilgili tüm detaylara şu yazıdan (LİNK) ulaşabilirsiniz. Günümüzde bu ev, “Barbarlık Müzesi” adıyla ve o günkü haliyle korunmaktadır ve Kıbrıs’a giden herkesin yaşananları daha iyi anlayabilmesi için bahsi geçen müzeyi ziyaret etmelerini öneririm.



Yaşanan olaylar bununla sınırlı değildi. Rum saldırılarını olayların içinde yer alan mücahit Vural Türkmen şöyle anlatmıştır:

’24 Aralık 1963 gecesi Rum saldırıları başladı. Sarı Petek-3 Arıları bir yeri ele geçirdi. Çok büyük ve karmaşık bir yer olan Buzhane’yi ele geçirip bayrağımızı çekmemiz büyük gurur vesilesi olmuştu bizim için. Petek Karargahı yandaki sigara fabrikasının idari bölümüne aktarılmıştı. Ben de orada görevliydim. 19:30 civarında Petek Beyi geldi ve benim gelmemi istedi. Benimle birlikte 5 kişilik bir grup oluşturmuştu. Görevimiz etrafı 3 metre yüksekliğinde duvarla çevrili 8 katlı Severis Un Fabrikası’nda mevzilenmiş, dolayısıyla Lefkoşa ile Ortaköy arasındaki bağlantıyı kesen otomatik silahlarla donatılmış Rumları oradan temizlemekti. Biz hedefe ilerlerken geçtiğimiz Kumsal bölgesi Rum işgaline uğramıştı, biz de aniden yoğun ateş altında kaldık. Hepimiz vurulduk. Tuncer, Aziz ve Muhip kardeşlerimiz anında öldüler. Yılmaz ve ben hayattaydık. Kanlar içinde sürünerek olay yerinden ayrıldık ve o halimizle karargâha dönmeyi başardık.’’


Polisler de sürekli teyakkuzdaydı. Uzuner o dönemde yaşadıklarını şöyle anlatmıştır:

Müdürümüz Türk’tü. Zaten Türk müdür bir burada bir de Baf’ta vardı. Türk polisler olarak biz 24 saat görev yapmaya başladık. Bu gerçekçi bir çalışma temposu olmadığı için müdürümüz ‘hep birlikte 24 saat çalışamayız, ikiye ayrılarak çalışalım, bir grup gidip dinlensin sonra devriyeyi o alsın’ dedi. Gece saat 8:00’dı. O gece eve gidip dinlenme şansına sahip olanlardan biri bendim. Şansına diyorum çünkü ertesi sabah bizim arkadaşların tutuklandığını duyduk. Eve geldim, daha 3 aylık evliydim. Fakat evde her an tetikteydik. 3 günlük uykusuzluk ve yorgunluğun bir sonucu olan 1-2 saatlik uykudan sonra uyumak mümkün olmamıştı. Sabah olunca hazırlandım ama işe gidip gitmeme konusunda tereddüt içindeyim. Nitekim o sırada bir arkadaşım geldi. ‘Ne oldu be gardaş’ dedim. Arkadaşım anayola yakın, daha merkezi bir yerde oturuyordu ve şöyle cevap verdi. ‘Her gece anayolda devriyeler gezerdi. Ama bu gece hiç görünmedi. Tek bir polis arabası geçmedi, bir olumsuzluk var, işe gitmeyelim’ dedi. Zaten ben de kararsızlık içindeydim ‘tamam’ dedim. Ama ne yapacaktık? ‘Çıkalım, bizden kaç arkadaş varsa onlara da söyleyelim işe gitmesinler, ortalık çok karışık’ diye düşünerek yola çıktık. Ulaşabildiklerimiz işe gitmediler ama ulaşamadıklarımız gitti ve gider gitmez de tutuklandılar. Meğer o gece tüm Türk polislerini tutuklayarak hücreye koymuşlar. Bununla da yetinmemişler, toplantı bahanesiyle kaymakamlıkta Girne’nin ileri gelenlerini toplamışlar, onları da diğer polislerle birlikte Esentepe’de hücreye atmışlardı. Kıbrıs İngilizlerin sömürge idaresindeydi ve 2 tane üsleri vardı. Bu askerlere halk “barış gücü askeri” adını takmıştı. 21 Aralık 1963’te, iki halk arasındaki husumeti gidermesi için kurulmuştu. Biz dışarıda kalanlar olarak derhal Barış Gücü’ne haber verdik. O zaman Barış Gücü’nde sadece İngilizler vardı. Durumu onlara anlattık. ‘Arkadaşlarımız akşamdan beri yoklar, hayatlarından endişe ediyoruz, lütfen bize yardımcı olun’ dedik. ‘Tamam merak etmeyin ilgileniyoruz’ dediler ve 5-6 saat sonra bizi çağırdılar. ‘Arkadaşlarınız Esentepe karakolunda tutuklular ama iyiler. Merak etmeyin bizim kontrolümüz altındalar, emniyetteler. Onlara bir şey yapamazlar çünkü bize hesap vereceklerini bilirler’ dediler. Biraz rahatlayarak evlerimize döndük. Nitekim bir hafta sonra da arkadaşlarımız serbest bırakıldı. 1963 yılının Aralık ayında olmuştu bu olaylar.


Siyasi yaklaşımında ısrarcı olan Makarios, garanti antlaşmasının uluslararası kanunlara göre hiçbir hükmü olmadığını, gerekirse antlaşmayı hükümsüz ilan edebilmek için Birleşmiş Milletlere başvuracağını bildirmişti. Türkiye’nin Kıbrıs meselesine müdahale etmemesi gerektiğini de iddia eden Makarios, Türkiye’nin kuvvet kullanarak müdahalesinin saldırganlık sayılacağını sözlerine eklemiş ve Ada’daki çoğunluğun arzularına uymayan bir anayasanın değiştirilmesi için Türklerin onayını almaya lüzum olmadığını dile getirmiştir. Bu açıklamaların yapıldığı aynı gün gazetelerde, üç Türk'ün öldürüldüğü, Atatürk Heykeli etrafında toplanan Türklere bomba atıldığı ve olaylarda yirmiden fazla kişinin yaralandığı, yaralılara müdahaleye giden ambulanslara da ateş açıldığı bildirilmiştir. Yaralılara müdahale ancak Rum polislerin silahları boşalarak gitmelerinden sonra yapılabilmiş, yaralılar Türk kliniklerine kaldırılabilmiştir.

Ayrıca, Saat 06:00’da Ermu Sokağından süratle geçerek yolun iki tarafındaki kalabalığa sivil bir arabadan ateş açıldı. Bu saldırıda Türk ve Rum yaralandı. Türk Cemaat Meclisi binasına Rumlar makineli tüfekle ateş açarak camları kırdılardır. Lefkoşa ve Larnaka’da Türk ve Rum polisleri arasında silahlı çatışmalarda yaşanıyordu. Polisin olaylar hakkındaki resmi raporunda: “Olay yerinde iki Kıbrıslı Türk ölü olarak bulunmuştur. Başka bir olayda da bir Türk’le bir Rum yaralı olarak bulunmuştur. Polis başkentte devriye gezmekte olup, durum kontrol altına alınmıştır.” Şeklinde tutanak hazırlanmıştır. Olaylar karşısında Türkler, soykırım nitelikli Rum saldırılarına karşı can ve namuslarını korumak amacıyla, 22 Aralık 1963’ten itibaren Türk Mukavemet Teşkilatı’nı tekrar aktif hale getirme yolunu seçmiştir. Daha önce ilerleyen zamanda kullanılmak için saklanan Çanaklar açılarak Türk Mukavemet Teşkilatı önderliğinde silahlı direnişe geçilmiştir. Bu noktada bahsi geçen ‘’çanak’’ teriminin daha iyi anlaşılabilmesi için açılımını yapmak gerekiyor. Türk Mukavemet Teşkilatı’nın Kıbrıs’taki silah ve mühimmatı resmi emirle verilir, Oğul, Petek veya Kovan mensubu iki yeminli elemanın bilgisi dahilinde “çanaklama” kod adıyla bilinen şekilde korumaya alınırdı. Çanaklama, ‘’sır çanak’’ ve ‘’dip çanak’’ olarak iki şekilde yapılırdı. Sır çanakta silah ve mühimmat hemen kullanılmaya hazır olarak muhafaza edilirken, dip çanaktakiler uzun dönem için muhafaza edilirdi. 22 Aralıktan itibaren çıkarılan bazı silah ve mermilerin bilgisizlikten dolayı gazyağı ile temizlenmesi sonucunda bir miktarı kullanılmaz hale gelmiştir. Bu dönemde Türk Mukavemet Teşkilatına bağlı direnişçilerin sayısı 6.000 civarındaydı ve bunlardan sadece 1488’i askeri kamplarda eğitim görmüşlerdi.


24 Aralık 1963’te yaşanan Kumsal katliamı ve iki İngiliz’in makinalı tüfekle ağır yaralanmasının ardından garantör devletler olan İngiltere, Türkiye ve Yunanistan bir bildiri ile çatışmaların durdurulmasını istemişlerdir. Ada’da bu gelişmeler yaşanırken Yunan iç siyasetinde de Kıbrıs’ta yaşanan gelişmelerden dolayı bir çalkantı yaşanıyordu ve çalkantının iyice büyümesi üzerine Yunanistan Başbakanı istifa etmek zorunda kalmıştı. Türkiye’de ise sıkıyönetim komutanlığının izni olmaksızın üniversite gençliği, olayları protesto mitingleri düzenlemişlerdi.

25 Aralık’ta Lefkoşa’daki Türk Büyükelçiliği saldırıya uğramış, Türklerin yaşadığı Küçük Kaymaklı bölgesi de tüm direnişine rağmen ağır kayıplar vererek Rumların eline geçmişti. Bu saldırılarda Ölü ve yaralı sayısı belirlenememiş, Lefkoşa dışındaki Türklerden de haber alınamamıştı. Başkentin banliyösü olan Küçük Kaymaklı’dan alınan haberler, burada Rumların korkunç bir katliamda bulunduklarını göstermekteydi. Kıbrıs Rum polisi ve silahlı siviller, Lefkoşa’nın bu kısmına girmişler ve yüzlerce Türk erkek, kadın ve çocuğunu yakalayarak rehin almış ve Rum kesimine götürmüşlerdi. Dört gün süren şiddetli çarpışmaların yaşandığı kasabadan 500 kadar Türk alınarak götürülmüş ve beş yıl önce İngilizlerin Kıbrıslı Rumları hapsettikleri Cikko Manastırı’na kapatılmışlardı. Bir gün sonra bu rehinelerle ilgili olarak Rum İçişleri Bakanı Yorgacis, “Söz konusu Türklerin kendi güvenlikleri için Lefkoşa’daki bir Rum okuluna sevk edildiklerini…” söylemiştir. Bu gelişmeler üzerine, Türkiye’de Başbakan İnönü’nün yeni kabinesinde Dışişleri Bakanı olan Feridun Cemal Erkin, İngiliz ve Yunan hükümetlerine müdahaleye katılmadıkları takdirde Türkiye’nin kendi inisiyatifi ile harekete geçeceğini bildirmiştir.



Gece yarısından sonra Kıbrıs Türk Cemaat Meclisi Başkanı Rauf Denktaş’ın, Türkiye’den “fiili müdahale” talebi üzerine, Başbakan İnönü’nün başkanlığında toplanan bakanlar ve yüksek rütbeli askerlerle yapılan toplantıların sonunda bu karar alınmış ve sabaha karşı 02:30’da taraflara iletilmiştir. Türk hükümetinin Ada’ya üçlü müdahale teklifine garantör devletlerden cevap gelmemesi üzerine Türk hükümeti, garanti antlaşmasına dayanarak tek başına harekete geçmeye karar vermiştir. İlk olarak Ada’ya ihtar mahiyetinde savaş uçakları gönderilmiş, olası bir harekata karşı askeri birlikler gereken tedbirleri almışlardır. Türk donanması da Akdeniz’e açılmıştır. Türkiye’nin harekete geçtiği sıralarda Makarios’un bir sözcüsü, Türk ve Yunan birliklerinin Kıbrıs hükümetinin onayını almadan hareket etmelerinin kanunsuz olduğunu söylemiştir. Sözcü, Türk uçaklarının uçuşu üzerine Birleşmiş Milletler’deki temsilcilerinin Güvenlik Konseyi’ne şikayet edeceğini eklemiş, iki Türk gemisinin Kıbrıs’a yaklaştığını ileri sürmüştür. Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel ise ABD Başkanı Lyndon B. Johnson, Büyük Britanya Kraliçesi Elizabeth, Federal Almanya Cumhuriyeti Devlet Başkanı Heinrich Lübke, Fransa Cumhurbaşkanı General Charles de Gaulle ve Yunanistan Kralı Paul’e birer mesaj göndererek, Kıbrıs Rumlarının Türklere karşı giriştiği katliamı durdurmak için ciddi tedbirler alınmasının teminini istemiştir. Bunun üzerine Kıbrıs’taki bütün Türk ve Yunan kuvvetleri bir İngiliz subayının kumandasına verilmiştir. Komutayı almak için aynı gün 20 İngiliz subayı daha Ada’ya gönderilmiştir.



Türkiye Lefkoşa’ya Kızılay uçakları ile 250 şişe kan ve çeşitli yardım malzemesi göndermiştir. Aynı uçaklarla yaralıların yanı sıra Doktor Binbaşı Nihat İlhan’ın şehit edilen eşi ve üç çocuğunun cenazeleri de Türkiye’ye getirilecekti. Aynı gün Kıbrıs eski Anayasa Mahkemesi Başkanı olan Alman Profesör Ernst Forsthoff, Makarios’u suçlamıştır. Kıbrıs katliamı başladığından itibaren, olayları takip için Türkiye’den Lefkoşa’ya gitmiş olan Türk gazetecileri Milletlerarası Basın Enstitüsü’ne ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliği’ne, Makarios hükümetinin, kendilerinin postaneye girmelerine, telgraf çekmelerine, telefon etmelerine ve hatta havaalanına giderek uçak yoluyla yazı göndermelerine silah zoru ile engel olduklarını bildiren protesto telgrafları göndermişlerdir. Uluslararası kamuoyu yaşanan bu olaylara karşı tepkiliydi. Buna örnek olarak ABD’nin ABC televizyon kanalı haber yayınında, Lefkoşa’nın Türk kesimindeki acıklı olayları gösteren filmlere yer verildiği görülmüş ve bu görüntülerde çoğu çocuk ile kadın olan rehinelerin çok kötü şartlar altında ve çok az yiyecekle barındırıldıkları sahneler gösterilmiştir. Bir Alman gazetesi de ‘’Tarafsız gözlemciler, Makarios için faaliyette bulunan gönüllülerle, Kıbrıs alayının, binlerce Türk’e katliam yapma amacı güttüklerinde hemfikirdirler…” açıklamasını yapmış, Makarios için de, “Hristiyan alemi için önemli olan Noel gününde nefret uyandıran bir suçun gölgesi…” yorumunda bulunmuştur. Londra’da 4.000 kadar Kıbrıslı Türk ellerinde dövizler ve Türk bayraklarıyla olayları protesto yürüyüşü yapmışlar ve İngiltere Başbakanı’na bir dilekçe vermişlerdi. Türkiye’deki Kıbrıslı gençler Antalya’ya gelmiş, silah satan bir dükkanı basarak silah aldıktan sonra Kıbrıs’a gitmek üzere motora binmişlerdi. Fakat Türk yetkililer tarafından motor hareket ettirilmeden bu gençler yakalanmıştı. Kızılay’ın seyyar hastanesi 5 uçakla Kıbrıs’a gitmiş, uçakların dönerken yaralıları getirmesi planlanmıştı. Tıpkı Kıbrıs Türklerinin Türk Kurtuluş Savaşı’nda kendi aralarında yardım kampanyaları açtıkları gibi, Türk Kızılay’ı tarafından Kıbrıs’a yardım için bütün yurtta bir yardım kampanyası açılmıştır.



Rumlar tarafından esir tutulan Türkler hakkında taraflar arasında uzun müzakereler yapılmış, sonuçta 470 Türk serbest bırakıldı. Türkler tarafından ise 26 Rum serbest bırakıldı ve serbest bırakılanlar İngilizlerin gözetiminde kendi mahallelerine götürüldüler. Bu esir takasından sonra İngiliz askerleri tampon bölgede olarak belirlenen bölgelerde devriye görevine başladı. Boşaltılmış, tarafsız bölge olan ve İngiliz askerlerinin korumasındaki Küçük Kaymaklı köyünde Türklere ait evlerden bir kısmı Rumlar tarafından yakılmış, büyük bir kısmı da yağma edilmişti. Serbest bırakılan Türk rehineler köye geldiklerinde evlerin %90’ının yağma edilmiş olduğunu, bir kısmının da yanmakta olduğunu görmüşlerdi. Küçük Kaymaklı’da enkaz altında kafalarına sıkılmış kurşunlarla öldürülen bir imam ve sakat çocuğunun cesetleri bulundu. Baf’ın Türk yerleşim yeri olan Lemba (Çıralı) köyü de Rumlar tarafından kuşatılmış ve köyün çevresinde çatışmalar yaşanmıştı. Ada’da bu olaylar yaşanırken, Makarios, Türkiye ve Yunanistan’la olan ittifak ve garanti antlaşmasını tek taraflı olarak feshettiği açıklamasının hemen ardından doğan sert tepki karşısında, kararından vazgeçtiğini belirtmek zorunda kaldı. Makarios’un garanti antlaşmalarını tek taraflı feshe kalkışması, çok alıştığı hukuk dışı davranışlarının yeni bir örneği olduğu gibi, geleceğe dair ne gibi kötü niyetler beslediğini de ortaya çıkarmıştır. Kararından geri almasını müteakip Makarios bütün devlet başkanlarına telgraf çekerek kararını bildirmiş ve kendilerinden manevi destek talep etmiştir. Buna sebep olarak da Türk hükümetinin saldırgan hareketleri ve müdahalelerini göstermiştir. Makarios bu destek mektubunda, Türk savaş uçaklarının Ada üzerinde uçtuğunu, ayrıca 5 denizaltı, 4 zırhlı ve 3 nakliye gemisinin Kıbrıs’a yaklaştığını iddia etmiştir. Türkiye’de ise Genelkurmay’da yapılan toplantıda İnönü, “Kıbrıs konusunda durumun çıkmaza girmekte olduğunu” bildirmiştir. Bu gelişmenin hemen ardından NATO Başkomutanı General Lemnitzer Ankara’ya gelmiştir. İngiltere, Kıbrıs’ta barışın korunması için Amerika’dan yardım talep etmiştir. Türk Dışişleri Bakanı Erkin, Kıbrıs’ta üçlü garantinin yerini almak üzere İngiltere tarafından teklif edilen NATO kuvveti planı hakkında talimat beklerken SSCB, Makarios’un arkasında olduğunu, “Türkiye’nin gerçekleştirdiği hava sahası ihlali şikayetini Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde destekleyeceğini…” belirterek göstermiştir. Rum basını da NATO kuvvetlerinin adaya gelmelerini kabul edemeyeceklerini bildiren yayınlarında, “Rusya’yı çağırmak için ne bekliyoruz.” diye sormuşlardır.

İngiltere’de dönemin Türk büyükelçisi Zeki Kuneralp, İngiltere’nin her ne kadar Zürih/ Londra antlaşmalarına bağlı görünse de içten Enosis’i desteklediğini, İngilizlerin özel sohbetlerde “Neden Enosis’i istemiyorsunuz, Yunanistan sizin NATO müttefikinizdir, Kıbrıs’ın ikinci bir Küba olması sizin için daha mı iyi” şeklinde yönlendirmeler yaptıklarını aktarmıştır. Kuneralp’ın verdiği cevap: “Birinci Küba kalksın, ondan sonra görüşürüz.” olmuştur. Makarios ve taraftarlarının tutumunu benimsemeyen ve istifa etmek zorunda kalan Kıbrıs eski Anayasa Mahkemesi Başkanı Prof. Forsthoff, Ada’da ki çalışmalar sırasında Makarios ve taraftarlarının zaman zaman Anayasa Mahkemesinin görevlerine müdahale etmek istediklerini ve kendisini “Bu anayasanın işlemeyeceği” şeklinde demeç vermeye zorladıklarını belirtmiştir. Rumlar tarafından tehdit edildiğini de sözlerine eklemiştir. Mahkemenin belediyeler konusunda almış olduğu kararın uygulatılmamasının, istifa etmesinin nedeni olduğu açıklamasını yaparken, Taksim tezinin uygulanmasının imkansız olmadığını özellikle belirtmiştir. Gerek bu açıklamalar gerekse Türklerin taksim üzerinde durmaları üzerine, Türk evlerini basan çetecilere, özellikle tapu senetlerinin aranması ve imha edilmesi talimatı verilmiştir. İngilizler, Matyat köyünde yaptıkları araştırma sonunda yarısı yanmış ve kavrulmuş Türklere ait tapu senetleri bularak Dr. Küçük’e teslim etmişlerdir. Rumların bu hareketinin nedeni, tapu senetlerinin imha edilmesinin, arazinin taksimini imkansız hale getireceği düşüncesiydi. Aslında Matyat Köyünde bu gelişmeden önce yaşananlar Türkler ve Rumlar arasında 1963 sonrası gerçekleşen olayların küçük bir özeti mahiyetindedir. Matyat köyü, 1964 senesinde yaşanan olaylardan önce Türklerle Rumların bir arada yaşadığı ancak olaylar sonrasında Türklerin terk etmek zorunda kaldığı bir köydü. 1963-1974 yılları arasında Ada’da yaşayanların sadece Türk olduğu için Rumlar tarafından acımasızca uygulanan “soykırım”ın en güzel örneklerinden bir tanesi Matyat’ta yaşanmıştı. Lefkoşa’ya bağlı ve Lefkoşa’nın 26 kilometre güneyinde, 1960 nüfus sayımına göre 201 Rum ve 208 Türk’ün yaşadığı karma bir köy olan Matyat’ın Türk mahallesi, 23 Aralık 1963 günü öğle vakti Matyat köyünde yaşayan Rumlar ve komşu Rum köylerinden gelen yüzlerce silahlı Rum’un saldırısına uğramıştı ve yaşanan katliam sonrası Türkler köyü terk etmek zorunda kalmıştı. Bu yaşanan hadise sonrası öyle veya böyle Ada’da bu olayların gerçekleştiği güne kadar komşu olarak yaşamış iki toplum arasında uçurumun giderek nasıl derinleştiğini göstermesi açısından güzel bir örnek teşkil etmektedir.


Zeki Kuneralp
15 Ocak 1964’te Kıbrıs gündemi ile toplanan Londra Konferansı’nda, Türk tarafının çözüm önerilerini dile getiren Denktaş,

1960 çözümü Kıbrıslı Türklerin güvenliğini sağlayamamıştır. Fiili güvencelere ihtiyaç duyulmaktadır. Bu çerçevede tek çözüm, coğrafi olarak ayrılmış ve zorunlu nüfus mübadelesini gerçekleştirmiş iki toplumlu federal bir devletin kurulmasıdır.” derken,

Yunanistan’ın desteklediği Klerides, çoğunluğun çıkarlarına uygun ve uygulanması daha kolay yeni bir anayasanın yürürlüğe konmasının gerekli olduğunu söylemiştir. Konferans sonunda alınan kararla, bir İngiliz subayın komutasında 10.000 kişilik bir NATO gücünün Ada’da düzen ve güvenliği sağlaması, Türkiye, Yunanistan ve Kıbrıs Türk temsilcilerince kabul edilmiştir. Ancak Makarios alınan kararı reddederek imzalamak istememiştir. Makarios’un bu kararı neticesinde, Makarios’la Grivas’ın arasındaki düşünce ayrılıkları derinleşmiştir. Bu fikir ayrılığında bir başka etken ise Grivas’ın eski EOKA’cıları Atina’da toplantıya çağırmasıydı. Grivas’ın bu hareketi Makarios’u kızdırmıştı. Grivas’ın faaliyetlerinin Kıbrıslı Rumlar arasında ayrım yarattığını söyleyen Makarios, bu durum karşısında tüm milli kuvvetlerin birleşmesi gerektiğini söylemişti.


Konferans sonrası alınan karar sonrası SSCB’nin Başkanı Kruşçev, ABD, İngiltere, Fransa, Yunanistan ve Türkiye’nin hükümet başkanlarına birer uyarı mektubu göndererek, “böyle bir hareketin vahim sonuçlar doğurarak uluslararasında istenmeyen sonuçlara yol açacağını” söylemiştir. Kruşçev’e göre alınan karar, “bağımsız bir devleti, NATO kontrolüne sokmak için tertiplenmiş fiili bir işgaldir” olarak yorumlanmıştı. Makarios, Bağlantısız ülkeler ve SSCB’nin ağırlığını hissettirdiği Birleşmiş Milletler içinde soruna çözüm bulunmasını, Ada’da sadece Birleşmiş Milletler gücüne razı olacağını belirtmiştir. NATO içinde bir çözüm bulunamayacağını gören İngiltere, 15 Şubat’ta Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne başvurmuş ve 4 Mart 1964’te kabul edilen 186 sayılı kararla ve Kıbrıs hükümetinin onayı ile Kıbrıs’ta bir Birleşmiş Milletler Barış Gücü’nün kurulması tavsiye edilmiştir. Ayrıca bu tavsiyeler arasında Genel Sekreter’in bir arabulucu ataması da önerilmişti.

Sonuçta Birleşmiş Milletler Barış Gücü oluşturulmuştu. Ancak bu uzun ve zor bir süreç neticesinde gerçekleştirilebilmişti. Mart ayı başında Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri U-Thant, Hindistanlı emekli General Prem Singh Gyani’yi Barış Gücü Komutanlığı’na atamıştı. Türkler Gyani’yi onaylamakla birlikte onun hakkında bazı endişelere sahiptirler. Bu konuda basında yer alan bir yazıda şunlar yer almaktaydı;

’2. Dünya Savaşı’ndan sonra İngiltere, Hindistan Yarımadası’na bağımsızlık vermeye hazırlandığı zaman, ülkenin kuzeyindeki Müslümanlar, çoğunluğu oluşturan Hinduların idaresine girmek istemeyerek, ülkenin iki toplum arasında taksimini talep etmişlerdi. Hindistanlılar buna kesin olarak karşı çıkınca taksim gerçekleşmiş ve Pakistan devleti kurulmuştur. Fakat Hindistanlılar bu gerçeği hiçbir zaman kabul etmemişlerdir. Gyani’nin Ada’daki Türkleri basit bir azınlık olarak hakimiyet altına almak isteyen Rumların tezini, Hindistan’ın düşüncesine paralel gördüğü şüphe götürmez.

General Prem Singh Gyani
Bununla birlikte Genel Sekreterin başvurduğu ülkelerin hiçbiri Kıbrıs’a asker gönderme isteğinde değildirler. Türk basınında konu ile ilgili yayınlanan bir yorum şöyledir:

Birleşmiş Milletler kuvvetlerinin kurulması, arabulucunun seçiminin gecikmesi, İngilizlerin, Ada’da bulundukları sürenin kendilerine maddi manevi büyük zararı olduğu gerçeği ve kendi kamuoylarının da baskısı ile Kıbrıs’tan çekilmeyi düşünmeleri, Kıbrıs’ta iki buçuk aydır sağlanmaya çalışılan can ve mal güvenliğin sağlanması bir kenara, Türk toplumunun toptan imhasına göz yumulması anlamına gelecektir. Çünkü eğer böyle olursa, Makarios’un ‘özel polis kuvveti’ adı altında teşkilatlandırdığı ve bir haftadır eylemlerini sürdüren EOKA’cılar Kıbrıs’ın tek hakimi olacaktır. Bu kuvvetin emellerinin Türklerin kökünü kazımak olduğunu bilmeyen kalmamıştır. Bu nedenle garantör ülkelerin acil müdahalesi elzemdir.

Birleşmiş Milletler Barış Gücü Ada’ya gelmeden Kıbrıs’taki EOKA üyeleri, Atina’daki Grivas ile bağlantı kurarak kendisini “Kıbrıs için Ulusal Konsey”in başkanlığına seçmişlerdi. Grivas’ın Atina’da bulunmasının nedeni ise 1960 senesinde yaşanan kriz esnasında Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Süleyman Demirel’in Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kuruluşu aşamasında Grivas’ın Adayı terk etme şartıydı. Bu şarta çok fazla direnemeyen Yunanistan, Türkiye’nin isteğini yerine getirmek zorunda kalmıştır. Bunun üzerine Grivas Kıbrıs Cumhuriyeti'nin kurulması sırasında Ada’dan ayrılmıştır. Ancak Grivas, daha sonra yeniden adaya dönmüş EOKA-B olarak adlandırılan örgütün başına geçmiştir. Makarios’la Grivas arasındaki görüş ayrılıklarının temelinde ise Yunanistan vardı. Çünkü Grivas’ı destekleyen ve yönlendiren Yunanistan’daki yönetim kadrosuydu. Grivas’ın çabaları ile Yunan askerleri Ada’ya gizlice silah getirmeye başlamışlardı. Bununla da kalmamış, Rumların Yunan kurmay subayları tarafından eğitim gördükleri ortaya çıkmış ve Yunan gazeteleri Rum askerlerin çalışmalarını gösteren haber ve resimleri yayımlıyordu. Rum tarafında bu gelişmeler yaşanırken Türk Mukavemet Teşkilatı da Rumların yeni saldırılarına karşın savunma önlemleri almaya çalışıyordu. Ancak Makarios önlerine yeni engeller çıkartmak için çeşitli kararlar alıyordu.


Bu kararlardan en önemlilerinden birisi Makarios’un, kayıtlı av tüfekleri dahil adadaki bütün silahları toplatacağını açıklamasıydı. Açıklamanın ardından Dr. Küçük, Cumhurbaşkanı yardımcısının onayı olmaksızın bu girişimin anayasaya aykırı olduğunu söyleyecekti. Bu dönemde Rumlarda EOKA-B örgütü üzerinden Türklere saldırılarını sürdürüyordu. Rumların yaptığı saldırılar, Baf’ta 14 kişinin ölümü, 22 kişinin yaralanması ve 34 kişinin kaybolmasıyla sonuçlanmıştı. İngilizler, Baf’ta sıkışan 3.000 Türk’e su bile sevk edememişlerdi. Ayrıca EOKA’cılar polis kıyafeti ile köylerde devriye gezip, evlerde silah araması yapıyor ve Ada’daki kilit köyleri teker teker kontrol altına alarak, silahtan tecrit ediyorlardı. Kısaca Türk Mukavemet Teşkilatı ne yaparsa yapsın yetersizliklerden ötürü Rum saldırılarının önüne çok fazla geçemiyordu. Ancak Ada’da Türk Mukavemet Teşkilatı’nın Kanlı Noel olayları sırasında yeniden aktif hale gelmesi Rumların o dönemde yaptığı gibi ağır saldırılar düzenlemelerine engel oluyordu.

Dr. Küçük devam eden çarpışmalar karşısında, garantör devletlere resmen başvurarak müdahale etmelerini, böylece Türkleri toptan imhadan kurtarmalarını istemişti. Denktaş, Washington’da yaptığı konuşmada;

Son olaylar göstermiştir ki Makarios, işi çabuk bitirmek niyetindedir ve bunda muvaffak olmak için her türlü girişimde bulunacağı açıktır.” demiş ve “Birleşmiş Milletler askeri gelene kadar Türk ve Yunan kuvvetlerinin Ada’ya çıkmasını istemiştir’’. İngiltere ve Amerika’ya verilen notalarda Türk hükümeti, Amerika’dan kanlı olaylara son verilmesi için elinden geleni yapmasını, İngiltere’den de kuvvetlerini etkin biçimde kullanmasını istemiştir. Türk hükümeti tarafından 13 Mart 1964 itibarı ile Makarios’a da bir ihtar gönderilmiştir. Bir örneği İngiliz, Amerikan ve Yunan elçilerine verilen notada “Türk hükümetinin 1960 antlaşmalarından aldığı müdahale hakkını kullanmaya karar verdiği…” bildirilmiştir. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri U-Thant, Makarios’a gönderdiği bir telgrafla Ada’da kan dökülmesine son verilmesini kesin bir ifade ile belirtmiş, aksi takdirde Türkiye’nin müdahalesini kimsenin önleyemeyeceğini bildirmişti. Türkiye’de ise İskenderun Limanı’nda çıkartma gemileri tatbikat yapmış, savaş uçakları Ada üzerinde kontrol uçuşları yapmıştır. Hükümet tarafından Amerika ve İngiltere’ye birer nota verilerek kesin ve şiddetli bir şekilde harekete geçilmesi istenmiş, Paris’teki NATO Daimi Konseyi nezdinde de teşebbüste bulunulmuştur. Türkiye’nin kararlı tutumu karşısında Birleşmiş Milletler Barış Gücü oluşturulması ile ilgili çabalar arttırılmış ve ilk etapta 1.150 Kanadalı askerin Ada’ya naklini sağlamak üzere hava köprüsü kurulmuştur. İrlanda, İsveç ve Finlandiya da birer taburla katılacaklarını bildirmişler ve Barış Gücü’nün bir hafta içinde göreve başlayacağı belirtmiştir. Bu nedenle Türkiye çıkartmadan vazgeçmiş, İskenderun’daki savaş gemileri ve birlikler harekete hazır biçimde beklemede kalmıştır.

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri U-Thant 1952-53 yıllarında BM'deki Birmanya temsilcileri arasında yer aldı. 1957'de Birmanya BM’deki daimi temsilcisi olan U Thant, 1959’da Birleşmiş Milletler Genel Kurulu başkan yardımcılığına getirildi. 1962’de daimi genel sekreter oldu. 1966’da da beş yıl için yeniden aynı göreve seçildi.

16 Mart 1964’te TBMM Olağanüstü bir toplantı sonucunda, gerektiğinde Kıbrıs’a çıkarma yapabilmek için hükümete tam yetki vermiştir. Rumların Gaziveren’e saldırılarına 50 kadar yabancı gazete ve radyo muhabiri de tanıklık etmiştir. Rumlar aynı gün zırhlı araçlar ve makineli tüfeklerle Çamlıköy’e de saldırı düzenlemiştir. Bu saldırılar üzerine Türk Dışişleri sözcüsü, “Bu olaylar Rumların Ada’da barışı korumaya niyetli olmadıklarını göstermeye yeter.” yorumunu yapmıştır. Türkiye’nin müdahalesinden endişelenen İngilizler, Büyükelçi Zeki Kuneralp ile görüşmüştür. Bu görüşmede İngiliz Dışişleri Bakanı, “Dünya size karşı Sempati duymaktadır. Ancak Ada’ya çıkarma yaparsanız bu hava değişir.” deyince diplomatımız, “Hep sabrettik, tahammülümüz artık son raddesine vardı.” cevabını vermiştir. Bunun üzerine İngiliz Bakan “Biraz daha bekleyin, Birleşmiş Milletler Barış Gücü her an gelebilir. O zaman Türkler için bir tehlike kalmaz.” demiştir. Bu sırada Kıbrıs’ta yaşananlar konusunda Uzuner’in anlattıkları şöyledir:

Girne patlamaya hazır bomba gibiydi. Girne’nin köyleri yavaş yavaş düşüyordu. Lapta ve Karşıyaka’da bulunan az sayıdaki Türk, yerlerini bırakıp kaçmışlardı. Bize ‘alın silahlarınızı, silahlarınızı koruyun size bir şey olsa da silahlara bir şey olmasın’ dendi. Çünkü elimizdeki silah miktarı çok sınırlıydı. 1964’ün 13 Mart’ına kadar o bölgede bu şartlarda görev yaptık. Bir akşam bize ‘silahlarınızı toplayınız, Türk Mukavemet Teşkilatı’na mensup kişiler silahları alarak gece karanlığından yararlanılarak Boğaz’a geçeceğiz. Çünkü artık Girne savunulamaz’ dendi. Bu süreçte Mehmet Ali Talat’ın babası devreye girdi. Kapalı bir Peugeot Van’ı vardı. Evi yukarıda, Rumların olduğu bölgedeydi. Arabasıyla geldi, karargâhımızın önüne park ederek kahveye girdi. Kimse ondan şüphelenmezdi. İçeride kahve içerek 1-1,5 saat oyalanırken bizler de onar kişilik gruplar halinde silahlarla birlikte arabaya binerdik. Kendisi kahveden çıkarak hiçbir şey olmamış gibi arabaya binerek evine doğru yola çıkardı. Yolda ineceğimiz yerde kısa bir süre durunca, biz hemen sığınacağımız yerde inerek saklanırdık. O evine doğru yoluna doğru devam ederdi. Biraz oyalandıktan sonra tekrar aynı işlemi 10 kez tekrarlayarak sığınağa adam taşıdı. saat 20:00’da, ortalık kararınca saklandığımız evin sahibi ‘arkadaşlar yolunuz uzun ne ile karşılaşacağınız belli değil’ diyerek bize zeytin ekmek getirdi. Oldukça tehlikeli ve güçlüklerle geçen dağ yolculuğundan sonra 14 Mart 1964’te Boğaz’daki görevimize başladık. Bu görev esnasında Kah dağa çıktık, Kah yollarda görev yaptık. Doğruyol, Bozdağı, Adatepe, Kocatepe, Yeşiltepe dağlarında görev yaptık. ‘Şimdi yollarda polise ihtiyaç var. İnin aşağı polislik görevinizi yapın’ derlerdi, yola inerdik. Polislik görevimiz günde 12 saat sürüyordu. Yıllık veya haftalık iznimiz yoktu. Bu tempoda 1967’ye kadar faaliyet gösterdik.


BARIŞ GÜCÜ DÖNEMİ VE TÜRKİYE’NİN UYARI HAREKÂTI


20 Mart 1964’te Cenevre’ye giden Türkiye’nin Dışişleri Bakanı Ferudun Cemal Erkin, Kıbrıs’ta gerçekleşen saldırılar sorulduğunda: “Acele olarak Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin toplanmasını isteyeceğiz.” demiştir. Nitekim yapılan görüşmeler ve Türkiye’nin müdahale uyarısı üzerine, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri U-Thant, Finlandiyalı Sakari Tuomioja’yı arabuluculuğa atamış, Birleşmiş Milletler Barış Gücü’nün gelişi de 27 Mart 1964’te tamamlanmıştır. Bu sırada Makarios, görüşmeler için Amerika’ya giden Denktaş’ı Ada’ya sokmayacağını açıklamıştır. Rum İçişleri Bakanı Yorgacis ise daha da ileri giderek, Denktaş’ın tutuklanmasını gerektiren delillerden bahsederek tehditte bulunmuştur. İstenmeyen adam ilan edilerek Kıbrıs’a girmesinin yasaklanan Denktaş ise Kıbrıs’a dönmek için Ankara’daki İngiliz yetkililer ile temas edeceğini belirtmiştir. Amaç, Birleşmiş Milletler Barış Gücünün ve arabulucunun Ada’ya geldiği kritik bir zamanda, Türkleri güçlü siyasi liderlerinden mahrum bırakmaktı. Makarios, iki Türk bakanın da görevine son vererek ve yerlerine Rumları atayarak Ada’da tam bir Rum yönetimi kurma kararlılığında olduğunu teyit etmişti. Türk Dışişleri Bakanlığı yaşanan çatışmalar ve Rauf Denktaş’ın Ada’ya alınmaması üzerine, garantör devletler ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri nezdinde nota ile protesto etmiştir. Bu gelişmelerden anlaşılacağı üzere Birleşmiş Milletler Barış Gücü de Ada’ya barış getirmekte başarılı olamamıştı.

Aralık 1963 tarihinde İngiliz Yüksek Komiserliğinde taraflar arasında yapılan prensip mutabakatı harita üzerinde işlenmişti. Yeşil kalemle çizildiği için “Yeşil Hat” kelimesi Kıbrıs tarihine geçmiştir. İşte Rumlar Türkler ve Rumlar arasındaki Yeşil Hat’tın kaldırılmasını istiyordu. Rumların diğer bir hesabı ise Barış Gücünün Rum kuvvetleri ile işbirliği yapacağını ümit etmeleriydi. Rumlar bununla yetinmemiş, Makarios verdiği bir beyanatta, Barış Gücü’nün Rum hükümetine yardımcı olacağı iddiasında bulunmuştur. Rumlar, Yunanistan’dan aldıkları destekle silahlanmaya devam ederken, Grivas aracılığıyla Yunan askerleri Ada’ya geçiş yapmaya başlamıştır. Silahlı Rum-Yunan askerleri, Türklerin köylerini basarak ellerindeki çok az sayıdaki ilkel silaha el koymuştur. Rumların faaliyetlerini yakından takip eden Türkiye’de yüksek eğitimdeki Kıbrıslı gençler bir şeyler yapma çabası içindedirler. Nihayet 22 Mart 1964 tarihinde bu gençler Ankara’da Zirkaya köyündeki devlet tarafından kurulmuş olan eğitim kampında verilen askeri eğitimlere katılmaya başlamışlardır. Bu gençler Türk Mukavemet Teşkilat’nın genç yeni neferleri olacaktı. Bu gençlerin 23 Mayıs 1964 tarihinde eğitimleri tamamlanarak Erenköy sahiline gönderilmiştir. Görüldüğü gibi Kıbrıs’ta Rumlar saldırı amaçlı olarak EOKA aracılığıyla, Türkler ise, Rumların tüm engellemelerine ve saldırılarına rağmen savunma amaçlı olarak Türk Mukavemet Teşkilatı aracılığıyla silahlanmaktaydı. Ortam bu denli gerilmişken, Makarios 4 Nisan 1964’te ittifak antlaşmasını tek taraflı olarak feshettiğini açıkladı. Açıklamanın hemen ardından Türkiye’nin Kıbrıs Büyükelçisi kararı protesto etmiştir. Makarios’un bu denli rahat hareket etmesinin ardında, Şubat ayında Yunanistan’da yapılan seçimleri Yorgo Papandreu’nun kazanmış olması ve self-determinasyon konusunda hemfikir olmaları yer almaktaydı. Rumlar, dünya kamuoyunu kendi taraflarına çekmek için “Türkler isyan etti. Meşru hükümeti devirerek adayı taksim etmeye çalışıyorlar.” şeklinde propaganda yürütmeye başlamışlardı. Bu beyanat üzerine Birleşmiş Milletler, Ada’ya gönderdiği heyetle araştırma yaptırmıştır. Sonuçta ortaya çıkan Ortega Raporu, “Yıkılıp, yakılan köylerin Türk köyleri ve evleri olduğunu, saldırganın Rum tarafı olduğunu göstererek…” Rum iddialarının gerçek dışılığını ortaya koymuştur. Fakat bu rapor tüm dünya tarafından göz ardı edilmiştir. Kıbrıs’ta Türklere yönelik olayların sürmesi, Yunanistan’ın Kıbrıs’taki Türkleri katleden Makarios ve Grivas’la birlik olması ve NATO’nun bu konuda etkinlik gösterememesi Türkiye’yi hayal kırıklığına uğratmış ve Türk kamuoyunda da büyük tepkiye yol açmıştı. Basında yer alan bir yorum şöyledir:

İnsan hak ve hürriyetleri uğrunda, milletler arasındaki taahhütlere ve Birleşmiş Milletler Anayasası’na sadakati dünya siyasi tarihiyle tescil edilmiş bir ulusun teminatı altında bulunan Kıbrıs’ta, 20. yüzyılın ikinci yarısında, Ortaçağ zulmünü rahmetle aratan bir terörle Türk ırkını imhaya karar veren Yunanistan’ın bu tutumu karşısında gülünç konuma düşen NATO, yalnız Türkiye’ye değil, Birleşmiş Milletler Anayasası’na da ihanet etmiştir.


Basında EOKA’cıların atış eğitimi sırasında bir Barış Gücü askerinin onlara nezaret ettiğini gösteren bir resim de yer almıştır. Elefteria gazetesinin haberine göre, Kıbrıs Rum hükümetinin satın aldığı 3 askeri uçak ile 2 helikopter Ada’ya gelmiştir. Görüldüğü gibi Ada’da görev yapan Barış Gücü’nün soruna bir çözüm olamayacağı kısa bir süre sonra ortaya çıkmış ve uluslararası kamuoyunda Türkiye’nin müdahalesi beklenir hale gelmişti. Fakat Türkiye’de ordu henüz teknik olarak hazır değildi. Ayrıca Talat Aydemir’in iki darbe girişimi ve bunların bastırılması orduda huzursuzlukları arttırmıştı. İnönü, mevcut koşullarda, sorunlu koalisyon hükümetiyle böyle bir kararı almak konusunda istekli değildi. Fakat büyük kamuoyu baskısı da harekâtı zorunlu hale getirmekteydi. Taraflarla görüşerek Kıbrıs’a dönen arabulucu, Türk yetkililerine Kıbrıs konusunda bir çözüm bulunmadığını ifade ederek, durumun bir sonraki hafta toplanacak olan Güvenlik Konseyi’ne aksettireceğini belirtmişti. Onunla görüşen Türk Dışişleri Bakanı Cemal Erkin, “Hal çaresi bulunmasına imkan görülmüyor.” yorumunu yapmıştı.

Bunun üzerine Başbakan İnönü 4 Haziran1964’te, Erkin’in karşı çıkmasına rağmen, bir harekât düzenleneceği konusunda ABD’yi haberdar etmiştir. Karşılığında 5 Haziran 1964’te ABD Başkanı Lyndon Baiden Johnson’dan gelen mektup (Johnson Mektubu), sadece Kıbrıs konusunda değil, tüm dış politikası açısından Türkiye için bir bomba etkisi yaratmıştır. İçeriği uzun süre açıklanmayan mektup ancak 1,5 yıl sonra, 13 Ocak 1966’da basında yer almıştır. Mektupta ABD böyle bir hareketi engellemek için, ileri sürebileceği nedenleri fazlasıyla ortaya koymuş hatta sadık müttefiki Türkiye’yi, müdahale dolayısıyla gerçekleşebilecek olası bir Sovyet saldırısı karşısında koruyamayabileceğini ima etmiştir. Johnson mektubunun Türk dış politikası üzerinde önemli sonuçları olmuştur ki bu ayrı bir yazı konusudur. Ama Kıbrıs için taşıdığı en büyük önem, Türkiye’nin Kıbrıs’a müdahaleden vazgeçmesinin resmi gerekçesini oluşturmuş olmasıdır. Basında bu durum şöyle yer almıştır:

Türk hükümeti, Başkan Johnson’un şahsi ricası üzerine şimdilik kaydı ile çıkartmadan vazgeçmiştir

Nihat Erim, Amerika’nın Kıbrıs’a bir Türk çıkartmasını önlemesi karşısında “temenni ederim ki Amerika’nın son müdahalesi, Türkiye’ye hayati bir fırsatı kaçırtmış olmasın…” demiştir. Temmuz ayının sonunda Fin askerler, Rumların Erenköy bölgesine yığınak yaptıklarını haber vermişlerdir. Erenköy, Kıbrıslı Türklerin Türkiye ile olan tek irtibat noktasıdır ve 20 mil karelik bir alanı kapsamaktaydı. Bu alanda ise 5 Türk köyü bulunmaktaydı. Bölgeye Türkiye ve İngiltere’de üniversite öğrenimi gören 650 kadar Kıbrıslı Türk mücahit bulunuyordu. Köylü mücahitlerle birlikte yaklaşık 1.000 kişi bu bölgeyi korumaktaydı. Durumun tehlikesi karşısında Türkiye, yeni komutan olarak Türk Mukavemet Teşkilatı’nın ilk Bayraktarı olan Albay Ali Rıza Vuruşkan’ı Ada’ya yollayarak görevlendirmişti. Bu sırada Denktaş da Ada’ya alınmadığı için Ankara’da beklemekteydi.

Rauf Denktaş, Vuruşkan’ın Ada’ya gideceği kesinleşince Ankara hükümetinden habersiz olarak onunla birlikte Erenköy’e çıkmıştır. Gerçekten de 5 Ağustos 1964 tarihinde beklenen Rum saldırıları başlamıştır. 8 Haziran 1964’te Birleşmiş Milletler görevlileri Türklere, “Rum ve Yunan zırhlı birlikleri süratle ilerlemektedirler, teslim olmaktan başka çare yok.” demişlerdir. Vuruşkan ve Denktaş’ın cevabı bellidir. Teslim olunmayacaktır. Durum derhal Ankara’ya şu mesajla bildirilmiştir:

Bir gün daha Türkiye yardıma gelmezse Erenköy çökecektir.


Türkiye bu çağrıyı duymuş ve saat 17:00 civarında Türk uçakları gökyüzünde görülmüştür. Uçakların bu harekatı bir caydırma harekâtı olarak düzenlenmiş ve bazı noktaları kısa süreli bombalayarak harekâtın başarılı şekilde sonuçlanmasını sağlamıştır. Fakat bu harekat sırasında uçaklardan biri düşürülmüş ve pilot Yüzbaşı Cengiz Topel işkence edilerek şehit edilmiştir. Cengiz Topel’in uçağının nasıl düşürüldüğü ile ilgili senelerce spekülasyon yapılmıştır. Ancak 2010 yılında bir Rum gazetesinde yayınlanan habere göre, pilot Yüzbaşı Cengiz Topel’in uçağını vuran uçaksavar ateşinin, Yunanistan’ın gizlice adaya gönderdiği “Faethon” isimli savaş gemisinden açıldığı ortaya çıkmıştır. Rum Fileleftheros gazetesi, “Faethon” gemisinin Yunan mürettebatından, o dönemde yaralanan ve büyük gizlilik içinde Yunanistan’a gönderilen Dimitrios Miçaços’un anlattıklarını yayımlamıştır. (Ayrıca Vatan Gazetesinde aynı yazı Türkçe olarak yayınlanmıştır.) (LİNK)

 Bombardımandan Atina’da hükümet ve halk paniğe kapılmıştır. Yunan Başbakanı, Makarios’a mesaj göndererek askeri harekâtın durdurulmasını istemiştir. Makarios ise bunu reddetmiş, bombalamalar karşısında askeri harekâtın durdurulmayacağını, sonuna kadar çarpışılacağını açıklamıştır. Bununla da yetinmeyerek, Sovyet Rusya’dan ve Arap ülkelerinden askeri yardım isteyerek, Kıbrıs’ı geniş bir savaş ortamına çekmeyi planlamıştır. (Bugünlerde yaşadıklarımız ile çok tanıdık) Ayrıca Makarios Türk hükümetine de bir ültimatom vererek, “Bombardımanlar durmadığı takdirde Ada’daki Türk köylerinin imha edileceği…” tehdidinde bulunmuştur. Fakat, bir saat sonra yolladığı ikinci mesajla geri adım atarak, “Bombardımanlar durdurulduğu takdirde askeri harekata son verileceğini.” açıklamıştır.

Bunun üzerine Başbakan İnönü de Güvenlik Konseyi Başkanı’na bir mesaj yollayarak, Türkiye’nin Konsey’de alınan ateşkes kararına uyarak bombardımanları durdurduğunu belirtmiştir. Türkiye’nin bu davranışı savaşı önlemiş ve Kıbrıs Adasının geçici bir süre sükuna kavuşmasını sağlamıştır. 

ANCAK BU SÜKUNET ÇOK UZUN SÜRMEYECEKTİ...


RÖPORTAJLAR, SÖYLEŞİLER VE MAKALELER

Aşağıda yararlandığım tüm kaynaklarla birlikte yazı içerisinde kısmi olarak değindiğim röportaj ve söyleşilerin tamamına ulaşabilirsiniz.

*Kıbrıslı Bir Polis Müdürü Özdemir Uzuner: “Allah Kimseyi Vatansız Ve Bayraksız Bırakmasın! (LİNK)
*‘Silahları Getirenlere ‘Bereketçi’ Denirdi!’ / Banu Avar (LİNK)
*Bozkurt’un Alev’i; Karadeniz’in Kahraman Evladı Ahmet Oğuz Kotoğlu (LİNK)
*TMT'nin Sahilboylu’su Bir Cesur İnsan Daha! (LİNK)
*Atatürk Araştırma Merkezi (Kıbrıs Türk Milli Mücadelesi)
*İsmail Tansu Ve TMT (LİNK)
*Kıbrıs’ta Yeraltı Faaliyetleri Ve Türk Mukavemet Teşkilatı (LİNK)
*''tmk'' (Türk Mukavemet Teşkilatı) (SÖYLEŞİ)
*Emekli Albay İsmail Tansu Mülakat 2. Bölüm (SÖYLEŞİ)

0 Yorumlar