Orta Doğuda diğer Arap Devletlerinden farklı statüde olan iki devlet vardır : birisi Suudi Arabistan, diğeri ise Mısır.


Suudi Arabistan farklıdır, çünkü Suudi hanedanı mutlaktır. Petrol ve batı ile olan çok sıkı ilişkiler, hele ki 1948 savaşından bu yana “Araplığın şartı” haline gelen Yahudiler ve İsrail meselesine karşı nötrdür. Diğer Arap ülkeleri için "Mahallenin dışlanan zengin züppesi"dir Suudi Arabistan. Çoğu zaman bu sancılı coğrafyanın çalkantılarının dışında, diğer Arap ülkelerinin dışladığı, ama krizlerde verilen borç paralarla yardımlarına koşan orta doğunun bir nevi bankasıdır da.


Ve Mısır, Akdeniz’in Cebelitarık ile birlikte iki anahtarından biridir. Bu yüzden modern zamanda İngilizlerin hedefinde olmuş, ondan evvel zannedilenin aksine örneğin Suriye, Ürdün, Irak gibi eyaletler doğrudan “Osmanlı İmparatorluğu” sayılırken Mısır, kendi içerisinde özerk bir yönetim olup Osmanlı İnparatorluğu’na bağlı kalmıştır. Hatta Yavuz Sultan Selim bile burayı aldığında Memlük Beylerine dokunmamış, seferlerde ise Memlükler orduya katılıp hafif süvari olarak çok da iyi iş görmüştür. Napolyon piramitler muharebesinde Osmanlı İmparatorluğu ile değil, Osmanlı destekli Memlük ordusu ile savaşmıştır. Memlük komutanlar, Kavalalı onları ortadan kaldırana kadar Mısır'da varlıklarını sürdürmüştür.


Kanuni döneminde hain Ahmet Paşa, akabinde Napolyon’un işgali ve daha sonra Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın Mısır’ı seçmesi kesinlikle tesadüf değildir. Mısır zengindir. Osmanlı hazinesi, asırlardır Mısır’dan gelen vergilerden, tarım ürünlerinden halkını beslemiş, ekonomisine can vermiştir. Bunun sebeplerinden biri de Mısır'ın doğudan Sina Çölü (ve sonradan Süveyş Kanalı) batıdan ise sıcak rüzgarların estiği Kuzey Afrika ve Libya çölleriyle tarih boyunca doğal korunağa sahip bir coğrafya olmasıdır. Büyük İskender'den beri oldukça işlek bir ticaret limanı olan İskenderiye'ye sahiptir.

Orta Doğunun bağımsızlıktan sonraki ilk yarım asrına yön veren Baas, Mısır’da doğmasa bile en güçlü Mısır’da hissedilmiştir. Bugün halen Arapların bir nevi “kendi Atatürk’leri” olarak gördükleri bir Cemal Abdülnasır’ı çıkarmıştır Mısır.

Dahası, 1826’da Vaka-i Hayriye'den sonra Osmanlı ordusu modernleşmeye ve yeni sistemi oturtmaya çalışırken Kavalalı biz Türkleri Kütahya’ya kadar kovalamıştır örneğin. Rusya, Avusturya Beyrut’a asker çıkarmış, İngilizler Doğu Akdeniz’e inmesiyle Osmanlı-Mısır arasındaki tansiyon düşmüştür.

Dahası, Mısır'ın Arap kimliği inkar edilemez. Ama bunun şöyle bir yanı var : Şerif Hüseyin, Arap İsyanını başlattığında Mısır bunun dışında kalmıştı. Çünkü Mısır, bir İngiliz nüfuz alanıydı. Mcmahon-Hüseyin yazışmalarında İngilizler Osmanlı İmparatorluğu'nun Orta Doğu topraklarını hayaller gören şerif Hüseyin'e peşkeş çekerlerken, Ürdün, Suriye, Irak tıpkı masadaki bozuk paralar gibi el değiştirirken, Mısır mevzu bahis bile olmamıştır.

Bir de Arap Devletlerinin bugün en temel sorunlarından bir tanesi kimliktir. Neden kimliktir? Çünkü Suriye, Irak veya Ürdün, bunların hepsi ırk olarak Araptır. Ama Sykes-Picot  ve Osmanlı sonrası düzende işler Arap seçkinlerin ve Haşimoğulları'nın istediği gibi gitmemiştir. Ortaya tek bir Arap Devleti yerine kentli zengin eşraf, kral ve bunların hepsinin de üstünde mandater yönetimin figürü ve perde ardındaki güç olarak Londra/Paris'ten atanan yabancı bir yüksek komiser vardır.

Sykes-Picot'un sebep olduğu bu durum, "Arap" kimliğinden öte Arapları kendilerine "Mısırlı, Ürdünlü, Suriyeli, Iraklı" gibi kimlikler bulmaya itmiştir ki, bu durum halen aynı ırktan olmasına rağmen orta doğunun Arap Devletlerinin birbirleriyle olan diplomasilerine bir soğukluk katmaktadır. Mesela 1948 savaşında, komuta birliğinin sağlanamamasında bu etkilidir. Ürdün Kralı ayrı düşüncelerdedir, mısırlı yetkililer farklı bir şey söylemektedir ve nihayetinde milliyet aynı olsa da, devletler farklıdır. Ve her devlet, ırk veya din gibi tarihsel bağlardan ve akla gelebilecek her şeyden önce çıkarını düşünmek zorundadır.  Ama aslında hepsi de Arap’tır ve 1948'de orada olmalarının tek sebebi de varlığından korktukları İsrail Devletidir. Buna rağmen araya giren "Mısırlı, Ürdünlü, Iraklı" kimlikleri "Arap" kimliğinin önüne geçince, bu durum Arap Devletleri arasında hala bir sorun olagelmiştir.

Böyle bir durumda da Araplara rüyalar gördüren her şeyi vaat eden fikrin, Baasçılığın 20. asrın ikinci yarısından günümüze değin Orta Doğuya yön vermesine de şaşmamak lazım. Bunu nereye bağlayacağım? Ürdünlüler, Iraklılar, Suriyeliler... Ama peki ya Mısır? Arap Devletlerinin çoğu bir nevi "kavgalı kardeşler" gibidir çoğu zaman. Hepsi Arap İsyanı sonrası kurulan Devletlerdir. Silahlı kuvvetler başta olmak üzere Arapların Devlet sisteminin oturması da bir hayli vakit almıştır. Ancak Arap İsyanı olup orta doğuda yeni devletler ortaya çıkarken Mısır'ın 150 seneyi aşkın bir devlet deneyimi vardır, her ne kadar İngilizlerin ve onlardan önce İstanbul'daki Sultanın gölgesinde olsa da.

Arap isyanı sonrasında müttefikler, Şerif Hüseyin'i (daha sonra Suudilere bırakmak zorunda kalacağı üzere) Hicaz Kralı, oğlu Faysalı Irak ve Suriye Kralı, Abdullah'ı Ürdün Kralı ilan edip Osmanlı geleneğini bozmayarak kentli seçkin sınıfını genç Arap Devletlerinde beslerken, Mısır'da İngiliz gölgesi altında bir Monark, bu Monark'ın Kavalalı Mehmet Ali Paşa'dan beri (yine İngiliz gölgesi altında) yönettiği ve nispeten oturmuş Devlet kurumları vardır.

1948 savaşının ardından neredeyse tüm Orta Doğuda taşralı subay gençler tarafından alaşağı edilen kentli seçkinlerden sonra Orta Doğuda tüm Devletlerin bir militarist tecrübesi de olmuştur. Silahlanmayı ilk olarak had safhaya çıkaran Altı Gün Savaşı sonrası yönetimi kansız ele alan Hafız Esad (Suriye), daha sonra Saddam Hüseyin (Irak) olmuştur. Suriye'de ilk önce 1980'lerde Hama'da ortaya çıkan İslami Muhalefet orduyu zayıflatmış, daha sonra başta Esad ailesi olmak üzere Alevi/Nusayri olan bazı subayların (ki Hafız Esad orduyu iktidarının en temel dayanağı görürdü) nüfuzundan rahatsız birçok Suriyeli subay başta olmak üzere yüksek rütbeli askerlerin kendi içindeki rekabetlerinden en çok zarar gören kurum Suriye ordusu olmuştur. Beşşar Esad döneminde de topu topu 10 sene sonra Suriye iç savaşı patlak vermiştir.

Bir diğer güçlü ordu ise Saddam'ın ordusudur. Tikritlilerin saltanatı...

Diktatörlerine saplantı derecesinde bağlı subaylar, gelirlerinin büyük çoğu silahlanmaya dayanan bir ekonomi ve bütün bunların yarattığı muazzam bir ordu. Saddam'ın ordusunun sonu ise İran-Irak Savaşı, Körfez Savaşı (Irak ordusunun esas olarak gücünü kaybettiği yer burasıdır) ve nihayetinde Irak Savaşı derken gelmiştir.

Peki bu ordulardan bahsettiğimiz sohbetimizi nereye bağlayacağım?


Mısır Ordusu'na.

 Askerî açıdan bakıldığında 2020 yılı itibariyle Mısır, Arap Devletleri arasındaki en iyi savaş gücüne, Mısır Silahlı Kuvvetlerine sahiptir. Suudiler bir "devlet" oldukları tarihten beri asla etkin bir askeri güç olamamışlardır. Suriye ve Irak ordularının durumu bugün ortadadır. Ürdün, nüfusu, ekonomik durumu ve doktrini dolayısıyla diğer devletlere kıyasla öyle büyük bir silahlı kuvvetlere sahip değildir. Yakın tarihte vuku bulan, örneğin Altı Gün Savaşında Mısır Ordusu'nun durumunu kast etmiyoruz elbette. Ancak Mısır Silahlı Kuvvetleri, Arap Devletleri arasında şu an için en güçlü ordudur. Tarihten ders çıkarıp çıkarmadıkları bilinmez, ama askerliğin teori kısmına da Cemal Abdülnasır sonrası dönemde yatırım yapmaya çalıştıklarını söyleyebiliriz. Mısır'ın diğer Arap Devletlerine nazaran bu kadar köklü bir askeri geçmişe sahip olması ise ilk önce memluklara, daha sonra ise Napolyon Tarzı'nı benimseyen Kavalalı Mehmed Ali Paşa'ya kadar dayanır. 


Mısır'ın Orta Doğu için önemi hakkında konuştuğumuza göre bu yazının asıl konusu olan Mısır'ın yakın tarihine artık bir girelim. 

FRANSIZ İSTİLASI, MEMLUK RESTORASYONU VE KAVALALI MEHMED ALİ PAŞA
   
Piramitler Muharebesi, Fransız Devrim Savaşları.

Osmanlı kaynaklarının Avrupa devletleriyle savaşlara ve yerel derebeylerine karşı seferlere harcanması, imparatorluğun eyaletlerinin çoğu üzerindeki idari kontrolünü azaltmıştı. Bu durum 18. yüzyıl sonlarında özellikle yeniden canlanan Memluk idaresinde, gerçekte değilse de sözde özerk bir devlet olan Mısır'da açıkça görülür. Osmanlılar Kahire'ye vali göndermeye devam ediyorlarsa da, Memluk beyleri eyalette idari ve mali otorite kaynağı olarak sultanın temsilcilerinin yerini almışlardı. Memluk rejimi istikrarsız ve baskıcı olup hiç popüler değildi. Tutarlı bir merkezi hükümeti olmayıp her biri vergi toplayan, asker besleyen ve yerel tüccarlar ve Avrupalı acentelerle ticaret yapan, birbirlerine rakip Memluk aileleri ağıyla işlemekteydi. Tepeden yön verecek bir idari merkezin yokluğunda toplum, Memlukler ile ileri gelen tüccarlar, lonca üyeleri ve dini kurum üyeleri arasındaki çeşitli düzenlemelerle bir arada tutulmaktaydı. Memluklerden biri zaman zaman yeterli silahlı adam ve yandaş toplayarak ülkede hakim duruma geçmekteydi. Mısır'ın İngiltere ve Fransa'yla ticaretini genişleten ve Avrupalı danışmanlar tutup Avrupa silahları alarak ordusunu geliştirme isteği gösteren Ali Bey, el-Kebir (1760-1773) zamanında da böyle oldu. Ancak Ali Bey kendi Memluk askeri komutanınca devrildi ve Mısır 1775'ten 1798'e kadar iki rakip Memluk grubunun pek zayıf bir ittifakının hakimiyetine girdi.

Böylece, 18. yüzyıl sonu Mısır'ı kimi zaman belirtildiği kadar tecrit edilmiş bir durumda değilse de, Memluk grupları arasında sık sık yaşanan iç savaşlar ve ağır vergi politikaları kırsal alanda düzen ve güvenliğin bozulmasına yol açtı. Buna ek olarak, Memluk sisteminin bölünme eğilimi, ülkenin kaynaklarıyla yönetiminin düzenlenebileceği istikrarlı bir merkezi otoritenin kurulmasını önlüyordu. Bütün bunlar Mehmed Ali'nin valiliği döneminde değişecekti.

1789 Fransız Devrimi sonrasında İngiltere ile Fransa, Napolyon Bonapart'ın 1815'te Waterloo'da yenilmesine kadar sürecek bir dizi savaş yaptılar. Napolyon Savaşları'nın en büyük muharebeleri Avrupa kıtasında meydana geldiyse de, Fransız-İngiliz rekabeti Avrupa'yı aşıp, iki devleti denizaşırı pazarlara ve stratejik noktalara ulaşma konusunda da karşı karşıya getirmişti. Napolyon'un liderliğinde bir Fransız ordusu, 1798'de ülkeye girip de Memluk güçlerini Piramitler Savaşı'nda kesin bir yenilgiye uğratınca, Mısır da bu rekabetin içine giriverdi. Fransızların öncelikli askeri hedefi, İngiltere'nin Hindistan yollarını vurmaktı. Napolyon Mısır'ı sömürgeleştirmek ve Fransa adına güvenilir bir tahıl kaynağı yapmak istiyordu. İngilizlerin 1798'de İskenderiye yakınlarında Ebukir Körfezi'nde Fransız filosunu imha etmeleri Fransız hedeflerini boşa çıkarınca Napolyon da Fransa'ya döndü.

Napolyon'un Atının Üzerinde Büyük Giza Sfenksi'ni izlerken tasviri.

Ancak dönüş yolları İngiliz donanmasınca kesilen ordunun geri kalanı, ülkedeki sıkıntılı işgalini daha üç yıl sürdürdü. Napolyon'un yanında getirdiği mühendislerle bilimciler yeni kanallar ve planlar yaptılar ve Fransız yönetimi, mülkiyet ve vergilendirme sistemlerini yeniden düzenlemeye gitti. Fakat işgal, Mısırlılarda büyük bir hoşnutsuzluk doğurduğundan bu düzenlemelerin pek azı hayata geçirilebildi. İşgal 1801'de Mısır'a giren bir İngiliz-Osmanlı ordusuyla sona erdirildi ve Fransız askerleri ülkeden ayrıldılar. Fransız işgalinin önemli bir sonucu, yerel Orta doğu hükümdarlarına bir Avrupa devletinin Akdeniz'i aşıp da Osmanlı topraklarının merkezine girebilecek, gayet karmaşık bir deniz seferi düzenleyecek teknik kapasiteleri olduğunu göstermesiydi.

MEHMED ALİ PAŞA REFORMLARI

Mehmed Ali bir bakıma, zayıflayan Osmanlı devletinde bağımsız bir hanedan kurmak isteyen geleneksel bir derebeyi olarak görülebilir. Ancak Mısır'daki idaresini niteleyen derebeylik ve mutlakiyetçilik unsurlarına rağmen, onun rejimi Ortadoğu'da ordunun ve onu destekleyen kurumların devlet himayesinde Avrupalılaştırılmasının ilk sürekli programını temsil etmektedir.

Kavalalı Mehmed Ali Paşa

Mehmed Ali, Yunan kıyı kenti Kavala' da doğup büyümüş olan bir Amavut'tu. Osmanlı devletinin Mısır'a 1801'de, Fransızları ülkeden boşaltmak amacıyla gönderdiği ordunun Arnavut birliğinin ikinci komutanıydı. Fransızların gidişinden sonra meydana gelen iktidar boşluğunu doldurmak için pek çok grup rekabet etmekteydi. Bu grupların mücadelesinde Mehmed Ali galip geldi ve 1805'te İstanbul tarafından Mısır'ın Osmanlı valisi olarak kabul edildi. Daha sonra Mehmed Ali, kırk yıl sürecek bir iç gelişme ve yayılma dönemi başlattı. Silahlı kuvvetleri baştan aşağı yeniden düzenledi, idari yapıyı değiştirdi ve merkezi bürokrasi sistemini yerleştirdi, mülkiyet ve tarımsal üretim sistemlerini değiştirdi, ülkeye ağır sanayi getirdi ve 1830'larda kuzey Sudan'ı, Arabistan'ın batı kıyılarını, Büyük Suriye'nin tamamını ve güneybatı Anadolu'nun bazı bölgelerini kapsayan bir imparatorluk kurdu. Bütün bu idari, mali ve personel değişiklikleri bir devlet kurma sürecinin parçalarını oluşturuyordu. Mısır'ı askeri ve ekonomik bir güç yaparken Mehmed Ali, ülkeyi Batı Avrupa'yla sürekli bir diplomatik ve ticari ilişkiye de sokmaktaydı. 

Mehmed Ali'nin siyasal hedefi, Osmanlı İmparatorluğu'ndan bağımsızlığını kazanarak ailesi adına Mısır'da bir hanedan kurmaktı. Bağımsızlığın ancak güçlü bir ordu ve donanmayla elde edilip korunacağına inandığından reformlarının başlıca amacı silahlı kuvvetleri güçlendirmekti. İngiliz ve Fransız askerlerini görünce kendi ordusunun da Avrupa örneğine göre kurulmasına karar vermişti. Mehmed Ali'nin Avrupa örneğinde bir ordu kurmasına en önemli engel, Memluklerin müdahalesiydi. Onlarda bir reform yaratamayan ve sadakatlerini kazanamayan Mehmed Ali, Memlukleri ortadan kaldırmaya karar verdi. 1811'de Kahire kalesinde davet ettiği şölenden çıkan yaklaşık yetmiş dört Memluk liderini öldürttü. Bu olayı izleyen aylarda ülkede Memluk gücü kırıldı ve Mehmed Ali, Avrupa modeli bir orduyu yapılandırmaya başladı. 

Mehmed Ali Paşa'nın Memlukları katletmesi.

Mehmed Ali, Assuan'da Avrupalı öğretmenlerle Türk ve Memluk öğrencileri bir araya getiren bir subay okulu açtı. Avrupa askeri bilimini bilen Mısırlılardan bir kadro kurmak için, özellikle Fransa olmak üzere Avrupa'ya öğrenciler gönderdi. Avrupa deneyimi edinmiş ve Avrupa dillerini bilen bu öğrenci grupları, ülkelerinin geleceği konusunda kendi dar askeri eğitimlerinin çok ötesinde bir etkinlik sahibi oldular. Mehmed Ali, ordunun destek hizmetlerinde ihtiyaç duyduğu kadroyu da özel olarak yetiştirecek okullar kurdu. 1820'lerin başında başlayan yirmi yıllık dönem içinde tıp okulları, veteriner, mühendislik ve kimyagerlik okulları açıldı. Zamanla bunlar da o ilk askeri amaçlarından çok ileri bir etkinliğe sahip olacaklardı. 

Batı'ya yönelik böylesine yoğun bir yüksek öğretim programı, beraberinde buna uygun ders kitabı ve kullanım talimatları basmayı gerektirecekti. Mehmed Ali 1835'te, çevirmen yetiştirip devlet eğitim kurumlarına Arapça ders kitapları hazırlayacak Yabancı Diller Okulu'nu kurdu. Bu okulun 1850'lerde kapatılmasına kadar Mısır'ın kültür ve eğitim hayatının yönlendirilmesinde önemli etkisi olmuştur. Bununla ilgili başka bir gelişme, kurulan devlet basımevinin çeviri eserleri ve hükümet bildirilerini basması olurken, Arap dilindeki ilk gazete olan el-Vakai el-Mısriyye (Resmi Gazete) 1828'de çıkarılmıştır. Mehmed Ali'nin matbaayı kabulü, Osmanlı dünyasının oldukça tedbirli kültür geleneğinden bir kopmaydı ve Batı fikirlerinin, Mısır toplumunun öğrenim görmüş seçkinlerine ulaştırılmasında çok önemliydi. 

Mehmed Ali subayları eğitmek üzere Avrupa tarzında kurumlar kurarken, yeni ordusu için çok sayıda asker bulma ihtiyacı ortaya çıktı. Bir ara Sudan halkının köle ordusuna dönüştürülebileceğini düşündü ve 1820'de bölgenin işgal edilmesi emrini verdi. Kuzey Sudan'ın bir kısmı başarıyla fethedilip Mısır topraklarına katıldıysa da, Sudan askerlerinden oluşan bir ordu kurulamadı. Mehmed Ali bunun üzerine Mısır'a döndü, Mısır köylülerini (fellahlar) askere almaya başladı. III.Selim'in Nizam-ı Cedit'te Anadolu Türklerini kullanması gibi bu adım da Osmanlı dünyasının mevcut normlarından uzaklaşmaydı. Ancak Mehmed Ali, savaşın geleneksel fikirleriyle bağlı değildi ve insafsız bir askere alma politikasıyla, kırsal kesim nüfusunu azaltma pahasına 130 bin kişilik bir ordu kurdu. Askere alma eylemi bile halk üzerinde yeni bir devlet kontrolü şekli oluşturmaktaydı. Etkin bir silah altına alma ve etkin bir vergilendirme sistemi, doğru nüfus istatistiklerini gerektirmekteydi ve Mehmed Ali bu ihtiyacı, askere alınma kayıtları tutarak ve daha sonralan milli bir nüfus sayımı yapılmasını emrederek sağladı. 

Mehmed Ali, askerine para verebilmenin yolunun, Mısır'ın kaynaklarını sınırlarına kadar kullanmaktan ve devlet hazinesinin ekonomi içindeki bütün üretim kaynaklarından mümkün olan en yüksek vergiyi almasını sağlamaktan geçtiğini biliyordu. Kendisinin Mısır valisi olduğu sırada mevcut olan toprak işleme ve vergilendirme sistemleri, büyük miktarda bir gelirin devlet eline geçmesini önlemekteydi. Memlukler ve ulema sınıfındakiler, ellerindeki iltizamlardan büyük karlar elde etmekteydiler. Bu sisteme göre, iltizam sahipleri devlet hazinesine yıllık olarak belirli bir para aktarırlardı ve kontrolleri altındaki köylülerden alabildikleri fazla vergi de kendilerine kalırdı. 

Mehmed Ali, yönetiminin ilk on yılında iltizam topraklarına el koydu ve ulemanın yönettiği vakıf gelirlerine vergi saldı. Şeriat hükümlerine uygun olan vakıf uygulamasına göre, mülkiyetten gelen gelir, camilerin ve okulların bakımı gibi hayır işlerine harcanmak üzere tutulurdu. Vakıf gelirleri vergiden muaftı. 19. yüzyıla gelindiğinde hem Mısır hem de merkezi Osmanlı topraklarında verimli arazinin çok büyük bir kısmı vakıflarındı ve devlet kontrolü dışındaydı. Ulema, vakıfların mütevellileri olarak vakıf gelirlerini vakıf amaçlarına göre harcamaktaydı. 19. ve 20. yüzyılın merkeziyetçi hükümetleri, ulemanın vakıflar üzerindeki denetimini kaldırıp, vakıf bağışlarından gelen gelirleri kendi kontrollerine geçirmek istiyorlardı. Böylece Mehmed Ali'nin politikaları hem devletin toprak ve gelir üzerindeki denetimini arttırmak, hem de Memluklerin ve ulemanın servet ve prestijlerini azaltmak gibi iki amaca birden hizmet etmekteydi. Mehmed Ali, hükümdarlığı sırasında bazı güvenilir memurlarına vergi muafiyeti karşılığı, işlemek üzere büyük topraklar dağıttı ve akrabalarına da çok geniş topraklar verdi. Bu uygulamaların sonucu, Mısır'da toprakta özel mülkiyet kavramının gelişmesi ve çok geniş arazilerin birkaç ailenin eline geçmesiydi. 

Mehmed Ali rejimi yeni ürünlerle de denemeler yaptı ki, bunlardan en önemlisi, geliştirilmesinde yardımcı olan Fransız mühendis Jumel'in adıyla anılan uzun elyaflı pamuktur. Avrupa tekstil sanayii Jumel pamuğunu benimsemişti ve bu tür, kısa zamanda Mısır'ın en karlı tarım ürünü oldu. Mehmed Ali geliri arttırmak için daha önce marjinal olarak kabul edilen topraklara ekim yaptırttı ve sulama sistemini yeniden yapıp genişleterek, mevcut ekim alanlarının daha fazla su almalarını sağladı. Nil'in yıllık taşmasından yararlanmak ve suyu nehrin alçak olduğu yaz döneminde kullanmak amacıyla da binlerce fellaha (burada parantez açalım, "fellah" kelimesi Türkiye ve Suriye'deki "Arap Alevileri" için de kullanılan bir tabirdir. Ama "fellah"ı Arap Alevi/Nusayriler genelde bir hakaret ve argo olarak kabul ederler. Fellah, tıpkı Rusya'nın Burlakları, Mujikleri gibi Mısırlı yoksul işçiler, genellikle bataklık kurutmakla görevli kişiler için kullanılır. Bu yazıda kast edilenler onlardır) kanal açtırılıp barajlar yaptırıldı. Bu kamu inşaat projeleri köylülerin zorunlu çalıştırılmalarıyla mümkün oluyordu. Rejimin büyük çaplı askere alma uygulaması gibi köylülerin de topraklarından alınarak zorla çalıştırılmaları, tarımsal üretiminde geçici bir gerilemeye yol açacaktı. Ekip şeflerinin işçiler üzerinde kırbaç kullanması sık rastlanan bir şeydi. Zorunlu çalışma, yani angarya ve kırbacı Mısır kırsalına Mehmed Ali getirmiş değilse de, uygulanmasını da yasaklamış değildi. 

Mehmed Ali'nin ilk yıllarında Mısır geliri, tarım ürünlerinin ihracından elde edilmekteydi. Ancak Mehmed Ali, Mısır'ın hammadde ihracatçısı ve Avrupa mamul ürünleri ithalatçısı olmasını istemiyordu. Ülkeyi kendine yeterli kılmak için savaşa ilişkin malzeme ve yerli pazar için dokumaya ağırlık vererek bir sanayileşme programı başlattı. 1820'lerin ortasında Kahire'deki silahhane ayda 1600 tüfek üretiyordu; 1830'ların sonunda İskenderiye'deki deniz kuvvetleri tesisi 4000 işçi çalıştırıyordu ve her biri 100 toplu dokuz savaş gemisi üretiminden sorumluydu. Makineler ve yöneticiler Avrupa'dan getirtiliyor, ancak iş gücü Mısırlı köylüler ve zanaatkarlardan sağlanıyordu. İşçi sayısı hakkındaki tahminler farklıysa da, 1830'ların sonlarında en az 30 ila 40 bin Mısırlının sanayi tesislerinde istihdam edildiği sanılmaktadır. Savaşla ilgili ürünler gayet yüksek kaliteliydi, dokuma sanayii onun kadar başarılı olamamış ve Mehmed Ali'nin doğrudan kontrolünde olmayan pazarları ele geçirememişti. Devlet himayesinde yürütülen sanayileşme programı çok aceleye getirilmişti ve 1840'larda Mehmed Ali, ordusunun mevcudunu 18 bine indirmek zorunda kaldığında fabrikaların çoğunu kapatmaktan başka çare yoktu. 

Mehmed Ali'nin Mısır ekonomisini yönlendirme ve gelirlerini denetim altına alma imkanı bir tekel sistemiyle sağlanmıştı. Çiftçilerden ürünü sabit bir fiyatla alıyor, sonra bunları Avrupalı alıcılara daha yüksek olan piyasa fiyatından satıyordu. Sanayideki gelişmeyi de aynı şekilde kontrolü altına almış, sermaye yatırımını yönlendirip gelirleri toplamıştır. Fakat kurduğu bu iç tekel Avrupalı tüccarın hoşuna gitmiyordu; Avrupalılar istedikleri malları vali dışında herhangi bir Mısırlı bayiden alamıyorlardı. Mehmed Ali ayrıca, iktidarının büyük bir bölümünde, Osmanlı topraklarının tamamında uygulanması gereken kapitülasyon sınırlamalarının çoğuna karşı çıkmış görünmektedir. 

Mehmed Ali'nin en kalıcı ve diğer reformcu politikalarını yürütmesine imkan veren başarılarından biri de, merkezi yönetimin yeniden düzenlenmesidir.

 Hükümet, rakip Memluk grupların elinden alınıp Mehmed Ali'nin mutlak yetkisi altında merkezileştirilmişti. Ondan yayılan güç sistemi, en yüksek düzeyde ayn ayrı işlevleri olan bakanlıklarda toplanıyordu. Orta düzeyde teknik ve yönetici okullarında yetişmiş ve niteliklerine göre atanan yeni bir grup memur vardı. Hükümet daha fazla bürokratlaşmıştı. Devletin kırsal bölgelerdeki Mısır kontrolünü sağlamlaştırmak için Mısır, her biri merkezden atanmış olup, asayişi sağlamak ve vergi toplamakla yükümlü bir vali tarafından yönetilen on eyalete bölünecekti. 

Mehmed Ali'nin kurduğu merkezi bürokrasi, onun en kalıcı miraslarından biriydi. Devleti geniş bir aileymiş gibi yönetmekteydi; oğulları kilit noktalara yerleştirilmişti, kendisine sadık memurlarına toprak bağışlarında bulunur, önemli kararları kendisi verirdi. Mehmed Ali'nin Mısır'daki başarısı, Mısırlılarla özdeşleşmesine de bağlanmamalıdır. O, bir hanedan kurucusuydu, Mısırlı değildi ve tebaasından nefret ettiği söylenirdi. Yüksek kademelerde kullanılan idari dil yerel Arapça değil, Osmanlı Türkçesi'ydi; yeni bürokratik ve askeri seçkinlerinin oluşumu Mısırlılar yerine Türkleri ve Gürcüleri seçtiğini gösteriyordu. İdari uzmanlık konularında Osmanlıların geleneksel azınlık gruplarına güvenini o da sergilemekteydi; idari yapısında yerel Hıristiyanlar çoğunluktaydı ve en güvenilir danışmanı ve dışişleri bakanı, bir Ermeni olan Boğos Paşaydı. Mehmed Ali, kendisini hakimiyeti altında olan halktan kültür ve dil bakımından ayn olan Osmanlı yönetici seçkinlerinden biri olarak görmeye devam etmesine rağmen, pragmatik eğitim politikalarının yarattığı yerli Mısırlılardan oluşan yeni seçkinler, bürokraside sorumlu mevkilere gelmeye başlamışlardı. Askeri hiyerarşide en üst makamlar Mısırlı olmayanlara verilmeye devam ettiyse de, sivil bürokraside yeni okulların mezunları önemli mevkilere gelmeyi başardılar ve Mehmed Ali'nin ölümünden sonraki kuşakta yönetim dili olarak Arapça, Osmanlı Türkçesi'nin yerini aldı. 


YAYILMA SAVAŞLARI

Yeni ordusunu kullanma fırsatı bulamayan III. Selim'in aksine Mehmed Ali, ordusunu Ortadoğu'daki savaşlarda deneyebilmişti. Onun askeri seferleri Osmanlı sultanına hizmetle başlamış ve İstanbul'u fethetmesine çok az kalmışken sona ermiştir. 

Mehmed Ali'nin ilk denizaşırı seferi, batı Arabistan'daki püriten Vehhabi hareketine karşı yapıldı. Vehhabiler, Mekke ve Medine şehirlerini ele geçirmişlerdi; Avrupa savaşları ve iç karışıklıklarla başı dertte olan Osmanlı sultanı II.Mahmud da, Mehmed Ali'yi isyanı bastırmakla görevlendirmişti. Mehmed Ali'nin oğlu İbrahim liderliğindeki Mısır ordusu 1811'de Arabistan'a girdi ve epey çetin bir savaş sonunda Mekke ile Medine'yi aldı ve Hicaz' da Mısır varlığını yerleştirdi. Sudan fethiyse 1820'de başladı ve ülkenin Kızıl Deniz kıyıları dahil bir bölümü Mısır denetimine geçti.

Vahhabi Ayaklanmasının bir tasviri.

Kavalalı Mehmed Ali Paşa döneminde Mısır.

Bu arada Osmanlı Avrupası'ndaki olaylar, Mehmed Ali'ye imparatorluğunun Akdeniz bölümünü geliştirme fırsatı verdi. 1821'de Yunanistan'da Osmanlı yönetimine karşı milliyetçi bir ayaklanma başladı. Ne isyancılar ne de Osmanlı ordusu kesin bir zafer kazanabilmişti; isyan uzayınca Sultan Mahmud, Mehmed Ali'den askeri müdahalede bulunmasını istedi. Bu yardımına karşılık Mehmed Ali'ye Girit valiliği sözü verildi. Yine İbrahim Paşa komutasındaki Mısır güçleri, Yunanlı isyancıları bastırdılar, Osmanlıların 1827'de Atina'yı tekrar ele geçirmesine yardımcı oldular. Ancak bu arada Yunan isyanı uluslararası bir boyut kazanmıştı ve Avrupa müdahalesi, İbrahim'in Girit'i boşaltıp Osmanlı hükümranlığına bırakmasıyla sonuçlandı. Mehmed Ali'nin sultanı desteklemesi kendisine pahalıya mal olmuş ve yeni bir toprak kazancı elde edememişti. Ondan sonraki askeri seferlerinde artık sadece kendi çıkarlarını kollayacaktı.

Mehmed Ali, Mısır'da olmayan hammaddeleri (özellikle de donanması için gerekli keresteyi) elde etmek ve Mısır'ın yeni sanayi ürünleri için bir pazar açmak amacıyla bu defa Osmanlı sultanına karşı çıkarak Suriye'yi işgal etti. İbrahim 1831 sonbaharından 1832 Aralık ayına kadar Mısır ordusunu Lübnan ve Suriye'den geçirerek, Toros dağlarından Anadolu'ya soktu, Osmanlı ordusunu yenilgiye uğratıp İstanbul'un sadece 150 mil uzağında Kütahya'ya yürüdü.

Mısır'ın Suriye'yi işgalinin Avrupa'da yarattığı tepki, yerel Ortadoğu hükümdarlarının eylemleriyle Avrupa'nın bölgede kendi çıkarlarını koruma kararlılıkları arasındaki karmaşık bağı gösterir. İbrahim'in ordusu Osmanlı ordusunu Suriye'den atarken, II.Mahmud kendisine bir Büyük Devlet müttefiki bulmaya çalıştı. Fakat çağrılarına sadece Rusya karşılık verdi ve iki devlet 1833'te Hünkar İskelesi Antlaşması olarak bilinen bir savunma ittifakı imzaladılar. Rusların İstanbul'daki etkisini asgari düzeyde tutma amacını güden bu antlaşma, İngiltere politikasının temel taşı oldu. Bu yüzden, antlaşma açıklandığında İngiliz ve Fransız diplomadan, Rusların İstanbul'da daha fazla nüfuz elde etmelerini önlemek üzere harekete geçtiler. Padişaha ve Mehmed Ali'ye düşmanlığı sona erdirecek bir antlaşma yaptırtma girişimleri başarılı oldu. İbrahim, Büyük Suriye'nin tamamının ve Adana bölgesinin valiliğini aldı. Mehmed Ali bağımsızlığının uluslararası düzeyde tanınmasını sağlayamamış olmakla birlikte, imparatorluğunu genişletmiş ve eylemlerinin yol açtığı Avrupa müdahalesinden ayakta çıkmıştı. Gel gelelim, bir dahaki sefere bu kadar şanslı olmayacaktı. 

İbrahim, Suriye valiliğinde (1833-1840) Mısır'da benimsenen iç programlardan çoğunu uyguladı. Mısır tekel sistemi Suriye'de uygulanarak ülke Mısır dokumaları yararına bir pazara dönüştürüldü. Bu durum yerel zanaata zarar verdi ve İbrahim'in zorunlu askerliği de getirmesiyle 1830'lu yılların sonunda bölgede huzursuzluk başgösterdi. Sultan II.Mahmud bundan yararlanmayı umarak, 1839 baharında İbrahim'in üzerine bir ordu yolladı. Ancak Nizip Muharebesinde, Alman danışmanlara rağmen Osmanlılar bozguna uğrayınca başlayan yeni uluslararası diplomatik krizle Mehmed Ali'nin imparatorluk hayalinin sonu gelmiş oldu. İngiltere, Mehmed Ali'nin askeri ve ticari gücünün İngiltere'nin Ortadoğu'daki çıkarına uygun olmadığına inanarak, 1840'ta Beyrut'a bir filo gönderdi ve Osmanlı güçleriyle birlikte hareket ederek Lübnan'a asker çıkardı. Askerler karaya çıkınca İbrahim'in yönetimine karşı gelişen yerel düşmanlık birtakım halk ayaklanmalarıyla kendini gösterdi. İbrahim bunun üzerine Mısır'a döndü ve Avrupa devletleri Osmanlı-Mısır anlaşmazlığını kendi çıkarları doğrultusunda Osmanlı İmparatorluğu lehine çözümlediler. 

1841 Londra Antlaşması'na göre, Mehmed Ali Sudan dışında işgal ettiği bütün topraklardan çekilecek ve Mısır ordusunun mevcudu 18 bini geçemeyecekti. Bunlar Mısır açısından önemli sonuçları olan kısıtlamalarsa da, Mehmed Ali hedeflerinin bir kısmını elde tutmayı başarmıştı. Londra Antlaşması, Mısır valiliğinin Mehmed Ali'nin ailesinin sürdüreceği bir valilik olmasını kabul ediyordu. Gerçekten de Mısır, 1952'ye kadar Mehmed Ali'nin soyundan gelenlerce yönetilmiştir. 

Ancak haleflerinin Mısır'ı, onun iktidarının doruğunda olduğu zamana kıyasla ekonomik bakımdan çok daha zayıf olacaktı. Kısmen Mehmed Ali'nin Suriye'yi işgali ve orada tekelci sistemi kurması nedeniyle İngiltere, Osmanlı devletini 1838'de Baltalimanı Antlaşması'nı imzalamaya ikna etti. Bu antlaşmanın Osmanlı (ve Mısır) ekonomik gelişmesi üzerinde çok büyük etkisi olacaktı. Osmanlı İmparatorluğu içinde bütün tekeller kalkacak ve yabancı malları ülkeye gayet uygun bir oran olan yüzde 3 gümrükle girecekti. Avrupa devletlerinin kapitülasyonları şiddetle uygulamaları ve Mısır askeri gücünün de çöküşü üzerine, anlaşmayla Mısır'ın sınai gelişmesi ve ekonomik bağımsızlığı sona eriyordu. Böylece Mehmed Ali hükümdarlığının önemli bir sonucu, Batı Avrupa'nın genelde Ortadoğu ve özellikle Mısır işlerine karışmasını arttırmak oluyordu. Londra Antlaşması'nın imzalanması ve Mısır silahlı kuvvetlerinin mevcudunun azaltılmasının ardından Mehmed Ali'nin savaş sanayiine ilişkin yatırımları terk edildi, askeri okulların çoğu kapatıldı ve kamu yatırımları projelerine son verildi. İhtiyaçlarını karşılamak için Mısır ekonomisinin yarattığı askeri kurum artık yoktu. Ancak Mehmed Ali'nin tam bir Mısır bağımsızlığı elde etmekteki başarısızlığına rağmen özerk bir devlet yaratma çabaları, kendi hükümdarlığının çok sonrasına taşınacak bir hükümet altyapısı kurmasını sağlamıştı. Böylece haleflerine, merkezi idare ve Avrupa'nın esinlendirdiği reformları yürütecek iyi eğitilmiş bir kadro bırakmış oluyordu. Yazının başında söylediğim Mısır'ın diğer Arap Ülkelerine bir farkı da buradan gelir.

Burada, Mısır ve Osmanlı Tarihi, bir ortak yön açısından kesişir : Tanzimat Fermanı.

TANZİMAT YILLARINDA OSMANLI İMPARATORLUĞU, MISIR HİDİVLİĞİ VE BATILILAŞMA

Mustafa Reşit Paşa. Osmanlı'da Batılılaşmanın Mimarlarından.

Bildiğiniz gibi, 19. yüzyılın ortalarında Mehmed Ali ve II.Mahmud'un silahlı kuvvetlerini yenileştirmek için başlattıkları reformlar, halefleri tarafından askeri olmayan alanlara da genişletildi. Avrupa'nın yönetim, eğitim ve siyasal örgütlenme yöntemlerinin kopya edilmesi devletin rolünü sürekli olarak genişletirken, bir yandan da nitelikli yöneticilere ve teknik uzmanlara duyulan ihtiyaç artıyordu. Bu mevkilerden çoğunu Avrupalılar dolduruyordu gerçi, ama yeni devlet okullarının mezun ettiği genç Osmanlı ve Mısırlılar da hemen devlet hiyerarşisinin üst mevkilerine yerleşmekteydiler. Batı eğitimi almış yeni kuşak memurlar toplumun İslami temellerini açıkça sorgulamamakla birlikte, siyasetleri dini kurumun kurumsal önemini azaltmaya ve kendileri gibi yetişmiş insanlara açık olan fırsatları çoğaltmaya yönelikti.

Tanzimat reformları Osmanlıların Arap eyaletleri yönetiminde de büyük verimlilikler sağlamışsa da, yaklaşık 300 yıldır süregelen nisbi ortak uyum anlamına gelen siyasal ve toplumsal düzenlemeleri de bozmuştu. Çok eskiden gelen hayat tarzlarının bozulmasının yanı sıra, bir de 19. yüzyılın ikinci yansında Avrupa'nın Büyük Suriye'de ekonomik nüfuz sağlaması da eklenmiş oluyordu. 

MISIR İŞGALİNDEN 1860 AYAKLANMASINA



Bu dönemde Avrupa'nın Ortadoğu'ya ekonomik olarak girişi yeni bir boyut kazandı. Daha önceki silah ve diğer mamul mal satışlarına ek olarak, çok büyük sermaye yatırımlan ve kolay ulaşılabilecek krediler söz konusuydu. Yerel reformcular projelerini finanse etmeye uğraşırlarken, Avrupalı bankerler ve maliyeciler ilk başlarda pek uygun görünen koşullu borçlar öneriyorlardı. Ancak ileride göreceğimiz gibi, bu krediler reform hareketinin zayıf noktası olacak ve biriken borçlar, İngilizlerin Mısır'ı almaları ve onun kadar belirgin olmasa da Osmanlı İmparatorluğu'nda ekonomik egemenliğin gerçekten kaybedilmesi sonucunu doğuracaktı. 

Günümüzdeki Suriye, Lübnan, İsrail ve Ürdün devletlerini kapsayan Büyük Suriye, Avrupa dışında Osmanlı Hıristiyan tebaasının en çok bulunduğu yerdi. Mehmed Ali'nin oğlu İbrahim'in valiliği (1831-1840) bölgenin tamamında, en çok da en kuzey kısımları hariç bütün Lübnan sıradağları için kullanılan Lübnan Dağı'nda Müslümanlarla Hıristiyanlar arasındaki ilişkileri etkiledi. Lübnan Dağı idari kontrolden uzakta olması nedeniyle uzun zamandır muhalif dini gruplar açısından bir sığınma yeri olmuştu. 19. yüzyıl başlarında bölgede siyasal güç, Maruni Hıristiyanlar ile Dürziler arasında paylaşılmaktaydı. Dürziler 11. yüzyıldan bu yana Şiiliğin muhalif bir grubuydu. Marunilerden sayıca daha az olmakla birlikte, mezhep kimliklerinin ateşli savunucularıydılar ve reisleri sosyal düzenin eşit üyeleri olarak kabul edilirdi. İki toplum yüzyıllar boyunca aralarında güç bela sürdürülen bir gayri resmi hoşgörü düzeni yaratmışlardı. Yaşamının son yıllarına doğru sağlıklı düşünme yetisini kaybedip kısa bir zaman sonra ölen Mehmed Ali Paşa'nın yerine geçen oğlu İbrahim'in müdahaleci yönetim fikri işte bu düzeni bozacaktı. 

Kavalalı İbrahim Paşa.

Kavalalı İbrahim Paşa, devletin Büyük Suriye'deki bütün dini toplumlara eşit olarak davranılmasında ısrar etti, Yahudilerin ve Hıristiyanların ibadet yerlerinde ödemek zorunda oldukları özel vergileri kaldırdı. Ancak en yıkıcı politikası, yerel halkı silahsızlandırmayla birlikte askere alma yasasını çıkarması oldu. Bazı Dürzi toplulukları 1837'de silahlarını teslim etmeyi reddedince İbrahim binlerce Hıristiyanı silahlandırıp Dürzilere karşı yolladı. Hıristiyan güçler bu fırsattan, kontrolleri altındaki bölgeyi genişletmek amacıyla yararlandılar. İbrahim 1839'da fikir değiştirip Hıristiyanlara silahlarını geri vermelerini emretti. Hıristiyanlar bunu reddettiler ve bütün dini toplulukların İbrahim'e karşı ayaklanmalarına katıldılar; sonunda Mısırlılar ülkeyi terk etmek zorunda kaldılar. 

"Büyük Suriye", Osmanlı yönetimine döndüğünde mezhep ilişkilerinde büyük değişiklikler olmuştu artık. Maruniler, Lübnan Dağı'nda artan bir güce ve Suriye toplumunda yeni bir özgürlüğe sahip olmuşlardı ve bu imkanlarından vazgeçmeye niyetleri yoktu. 1839 ve 1856 Osmanlı fermanlarındaki eşitlik vaatlerinden cesaret alan Maruniler ve diğer Hıristiyanlar, ticari faaliyetlerini genişlettiler, Avrupa temsilcileriyle karlı ilişkilere girdiler, yeni eğitim kurumları kurdular ve genelde Dürzi ile Sünnilerin Müslüman bir devletin azınlık tebaasına izin verilen sınırların aşılması gözüyle baktıkları davranışlarda bulundular. Mevcut toplumsal ve siyasal düzendeki bu değişikliğe Müslümanlar öfkeyle tepki gösterince vahşi bir iç savaş patlak verdi. İç savaş Dürzilerin Lübnan Dağı'nda Hıristiyan köylere saldırılarıyla başladı ve çok geçmeden Şam mahallelerine yayıldı; burada binlerce Hıristiyan katledildi, Avrupa konsoloslukları yakıldı. 

Düzeni sağlamak ve krizde Avrupa'nın doğrudan müdahalesini önlemek için bir Osmanlı askeri birliği Şam'a gönderildi ve kıyımın sorumlusu Müslümanların cezalandırılacağından emin olmak üzere de Fuad Paşa bizzat kendisi şehre gitti. Bu eylemler Avrupa devletlerini tatmin etmedi ve 1861'de Hıristiyan nüfusun güvenliğini sağlayacak bir formül bulmak amacıyla Avrupa temsilcileri İstanbul'da bir toplantı düzenlediler. Önerilen çözüm, Lübnan Dağı için özerk bir idari statü yaratılmasıydı. Bu amaçla kurulacak mutasarrıflığı, Lübnanlı olmayan Osmanlı tabiyetinde bir Hıristiyan yönetecek ve Avrupa devletlerinin garantisiyle korunacaktı. Vali, bölgenin dini cemaatlerinin temsil edildiği bir danışma meclisiye çalışacaktı. Mutasarrıflık garip bir siyasal birimse de, 1914'te kaldırılana kadar halka huzur ve refah içinde yaşama imkanı sağladı. Yine de, mezhep temelinde örgütlenmiş olduğundan, topluluklar arasındaki ayrımları yumuşatamadığı gibi, bu aynmların varlığını gün be gün hatırlatan bir işlev de gördü. Bütün bunların en temel itici gücü ise, Kavalalı ve dolayısıyla Mısır'ın Suriye Valiliği dönemindeki politikalarıydı. Lübnan İç Savaşı'nın kökenleri buraya uzanır.

TANZİMAT DÖNEMİNİN ORTA DOĞUYA GENEL ETKİSİ ÜZERİNE


Arap topraklarında Osmanlı idaresinin ilk başladığından bu yana İstanbul'dan gelen yetkililer ve yerel kentli ileri gelenler hep birbirleriyle işbirliği yapma ihtiyacını duymuşlardı. Aralarında ayanlar politikası adı verilen bir etkileşim doğmuştu. En çok Suriye'nin şehirlerinde görülen bu durum ortak çıkarların karşılanması temeli üzerine oturtulmuştu. Bir Osmanlı valisi, kendi bağımsız güç temelleri olan yerel eşrafın yardımı olmadan etkin bir otorite kuramazdı ve kuramıyordu. Buna karşılık, yerel eşraf da kendilerine bağlı kişilerin ihtiyaçlarını karşılamak için valiye ve onun aracılığıyla İstanbul'a ulaşabilmek zorundaydı. Bu hassas ilişkide eşraf aracı rolü oynar, valiye hükümetin arzularının yerine getirilmesi için yardım ederken kibarca kendi isteklerini de hatırlatırlardı.

Ancak Tanzimat'ın kişisel ilişkiler yerine idari davranış kurallarını benimseme politikası, eşraf ile devlet arasındaki dengeyi bozacak ve eşrafın ayrıcalıklarını sona erdirecekti. Şu halde, değişen bu siyasal iklimde güçlerini ve statülerini Arap kentli seçkin sınıfı nasıl koruyabilirlerdi?

Bunun bir yolu, Avrupa'nın Levant'a ticari olarak sızmasıyla ortaya çıkan ekonomik fırsatları kullanmaktı. 1830'larda başlayan Avrupa ticari faaliyeti, özellikle Beyrut limanı çevresinde gelişmişti ve Beyrut hızla büyüyerek önemli bir ekonomi ve kültür merkezi olmuştu. Osmanlı İmparatorluğu uluslararası piyasalara çekildikçe ekonomik hayatı Avrupa'da ihtiyaç duyulan ihracat mallarının geliştirilmesine bağlanıyordu. Bu da buğday ve arpa gibi tarım ürünlerini arttırmak demekti. Ticari tanına bu geçişi yapabilmek için şehirli eşraf çok geniş yeni topraklarda tanına başladı. Toprakları elde etmek için de Tanzimat'ın önemli reform fermanlarından birini kendi çıkarları doğrultusunda kullandılar.

1858 Osmanlı toprak yasası, toprak mülkiyetini düzenlemek ve merkezi hükümetin vergi toplama verimliliğini arttırmak adına merkezileştirici bir önlemdi. Aynı zamanda, köylü tarımcılara topraklarını kaydettirmek ve mültezimler yerine doğrudan doğruya devletle iş yaparak bir korunma sağlamayı amaçlıyordu. Yasa, bütün toprak sahiplerinin topraklarını kaydettirmelerini hükme bağlamıştı; buna karşılık, kendilerine topraklarının tapusu verilecekti. Aynca, kişilerin sahipsiz devlet topraklarını satın alıp kaydettirme imkanları da vardı. Toprak yasasının imparatorluk içindeki etkisi bölge bölge farklılıklar gösteriyorsa da, Büyük Suriye'nin bazı yerlerinde çok büyük boyutta arazinin özel mülkiyete geçmesine yol açmıştı. Eşraf ticari tarımsal amaçlar için geliştirmek üzere çok büyük miktarlarda ekilmemiş devlet toprağı satın almaktaydı. Diğer yandan, yasanın amaçlarına güvenmeyen köylüler, topraklarını devlet nezdinde haklarını koruyacaklarına inandıkları yerel eşrafın adına kaydettiriyorlardı. Ancak bu düşüncelerinde çok yanılacaklardı. Yerel eşraf bu tür yollarla çok değerli ticari topraklar elde etmiş, varlığı ve etkinliklerini arttırmıştı. Kendi güçlerini kısmak için çıkarılmış reform fermanını böylece baltalamış oldular.

Yerel Arap eşrafı genelde Tanzimat'a karşıysa da, değişen Osmanlı devletinde idari yetki makamlarının devlet okullarında okumuş olan gençlere verildiğini görebiliyordu. 1870'lerden başlayarak ileri gelen Arap ailelerinin çoğu, oğullarını İstanbul üniversitelerine gönderdiler. Öğrenimlerini tamamlayan bu genç Araplar, Osmanlı bürokrasisine katılınca aileleri için de hükümete ulaşma yollarını açmış oldular. Gerçekten de, Tanzimat boyunca kentli Arap seçkinleri ayrıcalıklarını korumakta ve İstanbul'dan gönderilen Osmanlı yetkilileri için vazgeçilmez kişiler olmakta başarılı olmayı sürdürmüşlerdir. Eşrafın politikası merkezileştirme reformlarından sonra da ayakta kalmaya devam etmiştir.


SİVİL REFORM DÖNEMİNDE MISIR


Mehmed Ali Paşa'dan İsmail Paşa'ya

Mehmed Ali'nin iki halefinden biri olan Abbas (1848-1854), babasının idari becerileriyle reform arzusundan yoksundu; Sait (1854-1856) ise Mısır'ın Avrupa'yla ilişkilerini arttırmakla birlikte etkisiz bir hükümdardı. Yine de Mehmed Ali'nin idari reformlarının ivmesi onların hükümdarlıklarında da devam etmiş, merkezi hükümet genişlemeye, yeni bakanlıkların ve meclislerin yaratılmasıyla işlevsel olarak daha da uzmanlaşmaya devam etmiştir. Merkezi Osmanlı İmparatorluğu'nda olduğu gibi artan devlet faaliyetlerini yürütmek için gerekli idari makamlara, Avrupa'da ya da Avrupa tarzı Mısır kurumlarında yetişmiş yeni bürokratlar getirilmekteydi.

Bu eğilim Mısır'ın 19. yüzyıl reformcularının en etkili ve yeteneklilerinden biri olan Ali Mübarek (1823-1893) örneğinde görülür. Bir Delta köyünde doğmuş olan Mübarek, devlet orta okulunda okuduktan sonra Kahire Mühendislik Okulu'na girdi. Sınıfının birincisi olarak 1844'te Fransa'ya gönderildi, Paris'te iki yıl okuduktan sonra iki yıl da Metz'de topçu subayı ve askeri mühendis okulunda eğitildi. 1849'da Mısır'a döndüğünde topçu okulunda eğitmenliğe atandı. Ancak o görevde sadece bir yıl kaldıktan sonra büyük bir terfi alarak bütün devlet okulları sisteminin müdürlüğüne getirildi. Ali Mübarek böylesine yüksek bir makama getirilen ilk Mısırlı Müslümandı. Bu atamayla yaklaşık kırk yıl sürecek devlet hizmeti başlamış oldu ve bu süre içinde eğitim, demiryolu ve bayındırlık bakanlıkları yaptı. Mübarek bu görevlerinin her birinde eğitimci, mühendis ve yönetici olarak olağanüstü beceri gösterdi.

Ali Mubarak.jpg
Ali Mübarek Paşa.

Başka bir Mısırlı olan Rifaa el-Tahtavi (1801-1873) de ülkesinin kültür hayatının yönlendirilmesi alanında büyük bir etkinlik göstermiştir. El-Tahtavi, geleneksel İslam üniversitesi el-Ezher'de okuduğu için bir ulema olarak mesleğine devam edeceği sanılırken, Mehrned Ali kendisini 1826'da bir heyetle Paris'e gönderdi. Resmi görevi imamlıksa da, el-Tahtavi Mısırlı yetkilileri kendisinin de diğer heyet üyeleriyle birlikte okumaya izin vermeleri için ikna etti. Beş yıl sonra Paris'ten ayrıldığında Fransız siyasal düşününün belli başlı eserlerini okumuş, Fransız göreneklerinin kurnaz bir gözlemcisi olmuştu. Mısır'a döndüğünde Mehmed Ali'yi Yabancı Diller Okulu'nu kurması için (1835) ikna etti. Bu kurum Mısır'da Osmanlı İmparatorluğu'nun tercüme bürosu rolünü oynamıştır. Okulun on beş yıl müdürlüğünü yapan el-Tahtavi, yabancı dillerden Arapça'ya 2000 eserin çevrilmesine nezaret etti. Ayrıca, aralarında Paris'teki öğrencilik günlerini anlatan ve Fransız toplumuna olumlu yorumlar getiren bir kitap da olan çeşitli eserler verdi. 

Mübarek ve el-Tahtavi için devlet memurluğuna giden yol Paris'ten geçmişti. Yeni yönetici seçkinlerin diğer üyelerinin de benzer deneyimleri vardı. Bu eğitimin toplu sonucu sadece Batı'ya aşina değil, aynı zamanda Mübarek ve el-Tahtavi gibi Avrupa uygarlığının bazı yanlarına hayran olan ve mevkilerini Batı fikirlerinin yayılması, Batı eğitim ve yönetim sistemlerinin benimsenmesini teşvik için kullanan bir grup bürokrat yaratmaktı. 

Mehmed Ali'nin tekelci sisteminin ortadan kaldırılması ve sanayileşme politikasının terk edilmesiyle, Mısır'ın ekonomik gelişmesi Avrupa piyasasının ihtiyaçlarına göre şekillenmeye başlamıştı. Kısacası, ülke uluslararası ekonomik düzene tam bir tanın ekonomisi olarak girmiş, en önemlisi pamuk olmak üzere hammadde ihraç etmiş, Avrupa'dan mamul mal ithal etmiştir. Böylesine büyük bir pamuk ihracatı güvenilir bir nakliye sistemi gerektirdiğinden, Mısır 1852'de Kahire ile İskenderiye arasındaki ilk demiryolunun tamamlanmasıyla demiryolu çağına girmeyi zorunlu sayacaktı. Aynı sırada ülkenin iç ulaşımı da geliştirildiğinden, İskenderiye ile Akdeniz limanları arasında düzenli vapur seferleriyle uluslararası ticari ağa da daha yakınlaşmış oldu. Mısır'ın uluslararası deniz nakliyatına bağlanma projesi 1854'te, Mısır hükümdarı Said'in Fransız mühendisi Ferdinand de Lesseps'e Akdeniz'de Süveyş kıstağından Kızıl Deniz'e bir kanal açma imtiyazını verdiği zaman başlamıştı. Fakat anlaşma Mısır adına mali bir felaketle sonuçlanacaktı; nitekim, ülkenin iflasa gidişinin sebeplerinden birisi bu anlaşma olmuştur. 

Ancak de Lesseps, Mehmed Ali'den sonra Mısır'ın sunduğu ekonomik fırsatlardan yararlanmaya çalışan tek Avrupalı girişimci değildi. Ünlü şirketler ve marjinal girişimciler, usta teknisyenler ve sıradan işçiler hep ulaştırma inşaatından, pamuk ticaretinden ve koparılacak imtiyazlardan kazanılacak servetin çekiciliğiyle 1850'ler ve 1860'larda ülkeye doluşmuşlardı. 1872'de Mısır'da yarısından fazlası Yunanlı ve İtalyan olmak üzere yaklaşık 80 bin Avrupalı bulunuyordu. Bunlar kapitülasyonlar nedeniyle vergiden ve Mısır hükümetinin yargılama yetkisinden muaf olarak, rezil sosyal davranışları veya karışık parasal işleri Mısır yetkililerinin dikkatini çektiğinde hemen konsoloslarının korunmasına sığınırlardı. Konsoloslar da Mısır işlerinde aşırı bir siyasal ve ekonomik nüfuza sahip olduklarından, konsolosluklar Kahire ve İskenderiye'de neredeyse özerk güç merkezleri haline gelmişti. 

Mısır'a gelen Avrupalılardan bazıları, çoğunluğu tren makinistleri, vapur kaptanları ve makinistler olarak devlet hizmetine girdiler. Bazıları da çok daha karlı mevkilere getirildiler: Said 1855'te bir İngilizi, 1861'de de bir İtalyanı demiryolları ve ulaştırma bakanı olarak atadı. Bu yabancı atamaları, Mübarek ve el-Tahtavi gibi Mısırlı bürokratlar yüksek memurluklar için kendi niteliklerini göstermeye başladıkları zaman gerçekleşmekteydi. Sonuç olarak, hak ettiklerine inandıkları mevki ve ödülleri isteyen Mısırlılar ile avantajlı ekonomik fırsatlardan yararlanmaya aynı derecede kararlı olan Avrupalılar arasında bir gerilim doğacaktı. Said'in 1863'te ölümü sırasında ekonomik ayrıcalıkları, diplomatik korunmaları ve çoğunlukla üstünlük taslayan tavırlarıyla Avrupalılar, Mısır toplumunun her düzeyinde huzursuzluk kaynağı olmuşlardı. Bu durum İsmail'in hükümdarlığı zamanında artık patlama noktasına gelecekti. 


"MUHTEŞEM" İSMAİL (1863-1879)


Ishmail Pache, Late Khedive of Egypt. (1884) - TIMEA.jpg
Mısır Hidivi İsmail Paşa. Mısırlıların anmayı tercih ettikleri adıyla "Muhteşem" İsmail.

İsmail, modern Mısır tarihinin en tartışmalı kişilerinden biri, bazılarına göre çılgın bir müsrif, bazılarına göreyse biraz savurgan da olsa ileri görüşlü bir reformcudur. Mehmed Ali'nin bu torunu hakkında ne düşünülürse düşünülsün, politikalarının Mısır'ın iç gelişmesini ve dış ilişkilerini 20. yüzyıla kadar etkilediği konusunda asla kuşku yoktur. İsmail'in amacı, Mısır'ın mümkün olan en kısa zamanda Avrupalılaştırılmasıydı. III. Napolyon'un Paris'i ile Tanzimat İstanbul'una aşina biri olarak, reformcu programlarını uzun vadeli Mısır-İslam geleneklerine karıştırmaya çalışmadı bile. 

"Ülkem artık Afrika'da değil, şimdi Avrupa'dadır" (P.J. Vatikiotis, The History of Modern Egypt: From Muhammad Ali to Mubarek)

dediği söylenir. Ve bu söylemi gerçekliğe dönüştürmeye kararlıydı.

İsmail, Mehmed Ali'nin asla hayal edemediği bir titizlikle Avrupa'da okumuş bir Mısır seçkinleri grubu yaratmaya koyuldu. Eğitim bütçesini on katına çıkardı, ilk ve orta okulları genişletme programını başlattı ve uzman yetiştiren teknik ve meslek okulları kurdu. Bunlardan ikisinden özel olarak söz etmek gerekir. 1872'de Ali Mübarek'in teşvikiyle kurulan Dar'ül-Ulum'un amacı, medrese mezunlarını yeni milli ilk ve orta okul sisteminde Arapça öğretmeni yapmaktı. Ülkenin en modern öğretmen okulu olan Dar ül-Ulum, yeni orta öğretim sonrası kurumların en büyüğü ve en başarılısı oldu. 1868'de yeniden açılan Yabancı Diller Okulu artık çok daha Avrupa'ya yönelik ve elitistti. Okul 1886'da Kahire Hukuk Fakültesi'ne dönüştü ve öğrencilerine Fransızca temelli hukuk eğitimi vererek, onları devlet hizmetinde en çok aranan adaylar durumuna getirdi. İsmail, Avrupa'ya öğrenci gönderme uygulamasını da canlandırıp kızların eğitimini devlet sorumluluğuna aldı. İsmail bu eğitim reformlarına ilaveten, 1871'de bir milli kütüphane, daha sonra da pek çok bilim derneği ve müze kurdu.

İsmail, Batı eğitimi almış bir seçkinler sınıfını teşvik etmekle birlikte, monarşi ile halk arasındaki ilişkiyi değiştirmek için herhangi bir girişimde bulunmadı. Otoriter bir hükümdar olarak kaldı. 1866'da bir danışma meclisi kurması çok önemsenmiştir. Ancak İsmail meclise haklarından hiçbirini devretmemişti ve meclisi danışmadan çok taktik amaçlarla kurmuştu. İsmail, Mısır'ın Osmanlı İmparatorluğu'yla olan ilişkisi konusunda bazı küçük kazanımlar elde etmiştir. Mehmed Ali bağımsızlığını savaşla elde etme çabasındayken, İsmail'in yöntemi Osmanlı bürokratlarını hediyeye ve rüşvete boğmaktı. Sultan Abdülaziz 1863'te Mısır'ı resmen ziyaret edip de, 1517'de Yavuz Sultan Selim'in fethinden bu yana ülkeye ayak basan ilk Osmanlı sultanı olunca İsmail, hükümdarını ağırlamak için hiçbir fedakarlıktan kaçınmamıştı. Bu çabalarının ödülü olarak padişah da İsmail'e 'hidiv' unvanını vermişti mesela. Yazı boyunca Hidiv olarak söz edilmemize bakılmasın, o zamana değin "Vali"  statüsünde olan Kavalalılar, artık "Hidiv" olmuştu. Farsça "efendi" anlamına gelen hidiv terimi, valilikten yüksek, krallığa daha yakın bir anlam taşımaktadır. Buna ilaveten Mısır'a ordu mevcudunu arttırma, kendi parasını basma ve padişahın onayı gerekmeksizin dış ülkelerden borç alma hakkı da tanımıştı.

Hukuk reformu alanında İsmail döneminin en önemli gelişmesi karma mahkemelerin kurulmasıdır. Mısır'da iş yapan yabancıların sayısındaki artış, yabancılarla Mısırlılar arasındaki anlaşmazlıkların sayısını da arttırmıştı. Yabancıları Mısır yasalarından koruyan kapitülasyon şartlarına göre, bu tür anlaşmazlıklarda yabancının konsolosu davayı dinler ve yabancının ülkesinin yasalarına göre karar verirdi. Bu koşullarda suçu ne kadar ağır olursa olsun, bir yabancının mahkum olması pek seyrek görülen bir olaydı. Mısırlıları bu durumdan kurtarmak ve farklı konsolosların farklı ülkelerin hukukuna göre karar vermelerine bir düzen getirmek için 1876'da karma mahkemeler kuruldu. Bu mahkemeler bir tarafın yabancı olduğu bütün davalara bakacaklardı. 1949'a kadar var olan karma mahkemelerde Fransız medeni hukuku geçerliydi ve yargıçlar ömür boyu atandıklarından siyasal sebeplerle görevlerinden alınmaları mümkün değildi. Bununla ilgili önemli bir gelişme de 1884'te milli mahkemelerin açılması oldu. Bu mahkemeler sivil, ticari ve ceza hukuku davalarında Mısırlılar üzerinde yetkiye sahipti ve karma mahkemeler gibi, Fransız hukukundan alınan yasaları uyguluyorlardı. Bu yeni adalet sisteminde bazı Mısırlı yargıçlar varsa da, bunlar genelde iyi yerlere atanan Avrupalı yargıçların gölgesinde kalmaktaydılar.

Karma ve milli mahkemelerin kurulmasıyla Mısır adalet sistemine, Avrupa hukukundan alınan yasaları uygulayan Avrupalı yargıçlar ve avukatlar hakim olmuştu. Şeriat mahkemeleri varlıklarını sürdürüyorlardı, ama onların yetki alanı kişisel davalar ve vakıflarla sınırlı olduğundan ulemanın hukuki faaliyetleri çok kısıtlıydı. Fransız hukuku okumuş Mısırlılar için çok esaslı fırsatlar çıkmaya başladığından, imkanı olanlar ya Kahire Hukuk Fakültesi'ne ya da hukuk okumak üzere Fransa'ya gidiyorlardı. Bu yüzden Mısır toplumu kendi içinde bir çatışma yaşamaktaydı.

İsmail'in Mısır'ı bir Avrupa ülkesine dönüştürme kararlılığı, onu Avrupa uygarlığının süslü yanlarını kopya etmek için çok büyük paralar harcamaya yöneltmişti. Kahire'nin bazı semtleri Paris örnek alınarak düzenlenmiş, geniş bulvarlar, fıskiyeli havuzlu parklar ve gaz lambalarıyla donatılmış, bir tramvay hattı inşa edilmişti. İsmail demiryolu, köprü ve İskenderiye limanına yeni tesisler için de çok büyük paralar harcadı. Ulaştırma alanında en büyük başarı 1869'da Süveyş Kanalı'nın tamamlanmasıydı. İsmail bu kanalın bitirilmesini, Avrupa'nın kral ailelerini ve ileri gelenlerini ağırlayarak kutladı. Avrupa kültürünü takdir ettiğini göstermek için İtalyan bestecisi Giuseppe Verdi'ye açılış törenleri için Aida operasını ısmarladı ve oyunun sahnelenmesi amacıyla bir opera binası yapılmasını emretti. Verdi, bestesini yetiştirmekte iki yıl geciktiyse de, Süveyş Kanalı çok geçmeden Avrupa ile Doğu arasındaki yolu kısaltarak, yolcu ve mal sevkiyatı maliyetini azaltarak bütün denizci devletlere yararı olan büyük bir uluslararası suyolu haline geldi. Hindistan ve Uzak Doğu'da sömürgeleri bulunup zamanın en büyük deniz ticaret ülkesi olan İngiltere, kanaldan en kazançlı çıkan devletti. Bu yeni su yoluyla Londra-Bombay arası yarı yarıya azalmıştı ve 1881 yılı geldiğinde kanal trafiğinin yüzde 80'ini İngiltere oluşturuyordu.

İsmail'in çok büyük masraflarını besleyen kaynak, pamuktu. Amerikan İç Savaşı'nda Kuzeylilerin Konfederasyon limanlarını ablukaya almaları nedeniyle İngiliz dokuma fabrikaları bütün pamuğunu Mısır'dan sağlamaya başlamıştı. Mısır'ın 1850'lerde 918 bin sterlin olan pamuk ihracatı, 1860'ların sonunda 10 milyon sterline varmıştı.  Bu durumda toprak çok değerlenmişti ve İsmail'in kendilerine toprak bağışladığı bürokratlar, pamuktan gelen karlarını yine araziye yatırıyorlardı. İsmail'in hükümdarlığında özel mülkiyette çok büyük bir artış gözlemlenmişti; zaten kendisi de ülkenin ekili arazisinin beşte birine sahipti.

Ancak pamuk ihracatındaki bu patlamanın getirdiği büyük gelirler bile İsmail'in masraflarına yetişmiyordu. Hidiv, büyük planlarını ve çok pahalı özel zevklerini finanse etmek amacıyla Avrupa mali kuruluşlarından büyük meblağlarda borç almaya başladı. Tabii bu uygulamanın sonu felaket oldu. Aracı komisyonları ve çeşitli gizli maliyetler, borç para daha alınmadan miktarını azaltıyordu.

Ayrıca genelde yüzde 10 olan yüksek faiz de Mısır ekonomisinden büyük miktarlar alıp götürmekteydi. Mısır borç batağına battıkça İsmail alacaklılarının üstüne gelmemesi için çeşitli yollara başvurdu. 1872'de çıkardığı mukabele yasasıyla toprak sahiplerinin yıllık arazi vergilerinin altı katını ödedikleri takdirde bundan sonra hiç vergi ödemeyeceklerini hükme bağladı. Mısır 1875'te Süveyş Kanalı Şirketi'ndeki yüzde 44 hissesini 4 milyon sterline İngiltere devletine sattıysa da, bu para da fazla dayanmadı. 1870'lerde eski borçların faizlerini ödemek için yeni borçlar alınmaya başladı. Mısır hükümeti 1876'da borç faizlerini üç ay ödemeyeceğini bildirdi ki, bu iflas ilanı demekti. Osmanlı hükümeti de aynı yıl borç faizlerini ödeyemez duruma düşmüştü.

Ancak bu çöküşün Kahire'ye maliyeti, İstanbul'a maliyetinden çok daha ağır olacaktı. Bundan sonraki altı yıl içinde Mısır'ın ekonomik sorunları, siyasal bağımsızlığının kaybına yol açtı. Avrupalı bankalar Mısır'ın borçlarını ödemeyi kesmesine engel olsunlar diye hükümetlerine önlem almaları için baskı yaptılar. İsmail alacaklılarını yatıştırma gereğini görerek 1876'da Caisse de la Dette Publique (Kamu Borçları Komisyonu) adında bir kurumun kurulmasını kabul etti. Avrupa'nın borç veren dört devletinin temsilcilerinden oluşan komisyon, Mısır borcunun ödenmesini güvence altına almakla yükümlüydü. Ayrıca, biri İngiltere diğeri Fransa'dan iki müfettiş de Mısır gelirlerinin harcanmasını denetlemek üzere Mısır hükümetine atanmışlardı, Osmanlı'daki Düyun-u Umumiye'nin Mısır'daki tezahürüydü bu. Bu çifte kontrol sistemi Avrupa'nın Mısır maliyesine doğrudan müdahale etmesi demekti. İsmail, iki denetçiyi kovup halk desteğini ardına almaya çalışarak mali bağımsızlığını korumaya çalışınca, Avrupa devletleri hükümdarlığının sona ermesine karar verdiler ve Osmanlı sultanından Mısır üzerinde hala var olan yetkisini kullanmasını istediler. Böylesine hırslı bir prensin gidişini görmekten hiç de üzüntü duymayan Sultan II.Abdülhamid, 1879'da bir fermanla İsmail'i görevinden alıp hidivliğe oğlu Tevfik'i getirdi.


ARABİ PAŞA AYAKLANMASI (1879-1882)


Tel El Kebir1882.jpg
Tel el-Kebir Muharebesinin bir tasviri. Arabi Paşa İsyanı.

İsmail'in yerine çok daha zayıf olan Tevfik'in getirilmesi, Avrupa devletlerine Mısır gelirlerini istedikleri gibi dağıtma serbestisi vermişti. Tevfik 1880'de Tasfiye Yasası'nı çıkardı; yasaya göre Mısır'ın konsolide borcu 98.4 milyon sterlindi (İsmail tahta çıktığında 3 milyon sterlindi) ve borcun düzenli yıllık miktarlarla ödenmesini öngörüyordu. Borç ödemeleri devletin diğer masraflarının hepsinden önce geliyordu ve Mısır'ın yıllık gelirinin yüzde 60'ını buluyordu: İsmail, ülkesini Avrupalı finansörlere ipotek etmişti.

İsmail'in azledilmesi Mısır'a bir ölçüde mali düzen getirmiş olabilirdi, ama siyasal istikrar getirmedi. Seçkinlerin çeşitli sektörlerinde ve halk arasında görülen huzursuzluk Avrupa müdahalesine karşı bir tepkiye yol açtı ve bazı çevrelerce Mısır'ın ilk milliyetçi kahramanı olarak kabul edilen bir kişinin ortaya çıkmasını sağladı : Arabi Paşa.

Ahmet Urabi, orduda albay rütbesine yükselmiş köy kökenli bir Mısırlıydı. Avrupa'da eğitim görmeyen subaylardan biri olarak önce el-Ezher'de okumuş, sonra da orduya katılmıştı. Belki de köylü kökeninden ve aldığı geleneksel eğitimden, bazı çevrelerce Mısır halkının gerçek sesini temsil ettiğine inanılıyordu. İsmail'in görkemli hayallerine gereken serveti emekleri ve vergileriyle sağlayan köylü nüfusun, vergiden muaf olan yabancılara ve zengin yerel toprak ağalarına karşı yoksul kırların huzursuzluğunun sesiydi. Urabi hareketi, subaylar arasında nispeten önemsiz bir olayla başladı. Albay Urabi ve bir grup Mısırlı subay, 1881'de köylü kökenli Mısırlıların erlikten yükselerek subay statüsüne geçmelerini önleyecek bir yasayı protesto ettiler. Urabi'nin ordunun büyük kısmınca desteklendiği ortaya çıkınca hidiv Tevfik yasayı geri çekti. Ancak hareket orada durmadı.

Askeri bir konuda bir iç protesto olarak başlayan hareket, Urabi ve destekçileri tarafından Avrupalıların Mısır'ın iç işlerine hakim olmalarına karşı milli bir kampanyaya dönüştü.

Eşraf ve yüksek düzey bürokratlar koalisyonunun kendisini kah destekleyip kah karşı çıkmaları nedeniyle Urabi'nin hareketi büyük sıkıntılarla karşılaşıyordu. Ancak hareketin iki temel amacı vardı: Mısır maliyesini yabancı denetiminden kurtarmak ve otoritesine anayasal sınırlamalar getirerek hidivin otokrasisini kısıtlamak. Urabi ordunun, bir grup reformcu eşrafın ve kendisini vergiden ve borçtan kurtaracak bir lider olarak gören köylünün desteğini kazandı. 1882'de harbiye bakanlığına getirilince de, Mısır'ın bütçesine ve harcama önceliklerine karar verecek gücü olan bir milli meclis kurulması için çalışmalara başladı. Urabi ile kendisini destekleyenler, ülkenin işlerini yürütmeye hakları olduğunu iddia ederlerken, hidiv Tevfik de tahtını koruyabilmek açısından yabancıların desteğine muhtaçtı.

Urabi hareketi, İngiltere ve Fransa adına çift taraflı bir tehditti. Urabicilerin hakim olduğu bir hükümetin, uluslararası mali yükümlülüklerine yerine getireceğine inanmıyorlardı. Ayrıca, milliyetçi bir hükümetin Süveyş Kanalı'na girişlerini sınırlama ihtimalinden korkmaktaydılar. Mısırlıların ihtiyaçlarına öncelik veren bir Urabi hükümetiyle ilişkinin güçlüğü yerine, esnek hidiv Tevfik'in idaresini tercih ediyorlardı. 1882'de İskenderiye'de yabancı aleyhtarı bir gösteri yapılması üzerine İngiliz hükümeti, İskenderiye açıklarındaki filo komutanına kenti bombardımana tutma yetkisi verdi. Ağustos'ta da kanal bölgesine bir İngiliz birliği çıkarıldı. İngiliz güçleri 13 Eylül 1882'de Urabi'nin ordusunu Tel el-Kebir'de yenilgiye uğrattılar ve Urabi de iki gün sonra yakalanınca, başlattığı hareket sona erdirildi. İngiliz hükümeti ilk başta Mısır'a girmeyi emrederek hidiv Tevfik'in otoritesini sağlamak için kısa süreli bir müdahale hareketi amaçlamışsa da, fiilen 1956 yılına kadar sürecek bir işgal başlamış oldu.

İngilizler ve hidiv, Urabi'yi ülkesine ihanetle suçladılar; Urabi yargılandı ve hayatının sonuna kadar Seylan'a sürüldü. Ancak onu o zaman destekleyen ve daha sonra da ona bir efsane gözüyle bakacak Mısırlılar nezdinde Urabi, amacı ülkesinin yabancı ekonomik kontrolünden kurtarmak olan bir yurtseverdi. Taraftarlarının "Mısır Mısırlılarındır" sloganı daha sonra yine duyulacaktı.

SONUÇ : 19.YÜZYILDA REFORMLARIN ADALETİ VE DÜALİZMİ


Osmanlı İmparatorluğu ve Mısır'daki reformlar, Ortadoğu toplumunda kurumsal bir düalizm yaratmıştı. Yeniçerilerin ortadan kaldırılması ve Memlukler dışında yeni yaratılan kurumların yanı sıra en geleneksel kurumlar da korunmuştu. Böylece, Osmanlı ve Mısır hükümetleri yeni hukuk ve mahkeme sistemleri kurmuşlar, ama şeriat mahkemelerini kaldırmamışlardı; her iki devlet de Avrupa benzeri okulların gelişmesi için büyük fonlar ayırmışlar, ama din okullarının kapılarını kapatmamışlardı. Prestijlerinin azalmasına rağmen bu okullar İslami geleneği koruyor, İslami değerleri öğretiyor ve çok sayıda öğrenciye eğitim fırsatı sağlıyorlardı.

İslami okulların mezunları, Batılılaşma politikalarını benimsemiş olan kurumlarda çalışmak istedikleri zaman sorunlar da baş göstermeye başladı. Bu öğrenciler Kuran'ı ya da şeriatı ne kadar iyi bilseler de, Avrupa'da ya da Avrupa tipi okullarda öğrenim görmüş öğrencilerle rekabet edecek niteliklere sahip değillerdi. Diğer yandan, yeni mahkemeler, yeni okullar ve Avrupalı düşüncesinden gelen yeni kavramlar, ulemanın rolünü daha dar dini faaliyet alanıyla sınırladığı için toplumun geleneksel seçkin grubunun istihdam imkanları da azalmaktaydı. Küçük de olsa Fransızca bilen yeni seçkinlerin devlet işlerinin yönetilmesinde giderek artan bir üstünlükleri vardı; dini eğitim almış olanlarsa bir zamanlar saygı duyulan eğitimlerinin uygulama alanının çok sınırlı kaldığını görüyorlardı. Osmanlı nazırı Fuad Paşa'nın bir Avrupalı diplomatına söylediği şu sözlerde, bu zorunlu değişimin iç parçalayıcı niteliği açıkça görülmektedir:

 "Bizim devletimiz en güçlü devlettir. Siz dışarıdan, biz içeriden yıkmaya çalışıyoruz, ama hala dimdik ayakta duruyor!"
Bu düalizmin toplum üzerinde bölücü bir etkisi vardı. Eğitilmiş bürokratlarla genel olarak halk arasında her zaman derin bir uçurum söz konusuydu gerçi, ancak eğitimli bürokratlar giderek Batılılaşmış okullardan geldikçe bu uçurum iyice derinleşiyordu. Kırsal Anadolu'dan cahil bir asker ile Paris'te okumuş olabilecek komutanı iki ayrı evrende yaşıyorlardı. Bir el-Ezher şeyhi ile Kahire Tıp Fakültesi'nde bir profesör de aynı durumdaydı. Yeni seçkinler ile toplumun geleneksel sektörleri arasındaki uçurumu, bu ikinci gruba gözle görülür bir yarar sağlayacak bir köprüyle kapatmak da mümkün değildi. Mısırlı fellahın gözünde, toplumdaki değişim demek Mehmed Ali'nin ordusunda nefer olmak ya da İsmail'in kamu işlerinde amelelik yapmak, ağır vergiler ve artan borçlar, aile toprağını terk edip yeni toprak ağalarının geniş arazilerinde boğaz tokluğuna çalışmak demekti.

Osmanlı İmparatorluğu'nun kırsal bölgelerindeki durum da bundan farklı değildi. 19.yüzyıldaki köklü dönüşümler Mısır ve Osmanlı toplumlarına bazı avantajlar getirmişse de, ekonomik sıkıntılar, toplumsal yıkım ve siyasal sömürü de getirmişti.

19.YÜZYIL SONUNDA MISIR

19. yüzyılın son birkaç on yılında büyük Avrupalı devletler denizaşırı imparatorluklarını genişlettiler ve başlıca imparatorluk sömürgelerini mümkün olduğu zamanlarda kendi aralarında anlaşmalara girerek, ya da o topraklara sınır komşusu olan ülkelerin hükümdarlarını tarafsızlaştırarak korudular. Örneğin İngiltere, Hindistan yolunu 1839'da Aden'i ilhak ederek ve Basra Körfezi'ndeki bazı Arap şeyhlikleriyle antlaşmalar yaparak güvenceye almaya başlamıştı. Önce Bahreyn (1880), sonra Muskat (1891) ve nihayet Kuveyt (1899), sadece İngiltere aracılığıyla yabancı devletlerle ilişki kurabileceklerine söz verdikleri antlaşmalar imzalayarak İngiliz kontrolü altına alındılar. 1830'da Cezayir'in fethiyle başlayan Fransız Kuzey Afrika imparatorluğu, 1881'de Tunus'un işgaliyle daha güvenli bir duruma getirildi; Fas da 1912'de bu imparatorluğa dahil edilecekti. Denizaşırı sömürge arayan İtalya 1911'de, Osmanlı Kuzey Afrika eyaleti Trablus'u işgal etti. Osmanlı İmparatorluğu'ndan toprak koparmaya gayret eden Rusya da bir yandan büyük bir Asya imparatorluğu peşindeydi. Bu yazıda görüleceği üzere Mısır, İran ve Sudan da, çoğunlukla kendi aleyhlerine olmak üzere bu Büyük Devlet rekabetinin içine çekileceklerdi.


İNGİLTERE NİL'DE : İNGİLİZLERİN MISIR'I İŞGALİ

Cromer Yılları, 1883-1907

İngilizlerin Mısır'ı işgali, modem çağın en önemli sömürgecilik olaylarından biridir. Bu olay Mısır'ın on  yıllar boyunca ekonomisine çekidüzen verilmesine imkan sağlamış, ülkenin siyasal liderliğinin oluşmasında büyük etkisi olmuş ve 20. yüzyılın ilk yarısında Mısır (ve İngiliz) politikalarını etkileyen anti-emperyalist milliyetçi hareketin odak noktası olmuştur (baas).

İngiltere Mısır'ı Süveyş Kanalı'nı güvenceye almak, Mısır'ın siyasal ve mali istikrarını sağlamak, çağın imparatorluk yarışması bağlamında da ülkeyi daha önce Fransızlara kaptırmamak için işgal etmiştir. İngiltere uzun süreli bir işgal düşünmemişti ve hele Mısırlıları yönetme işine girmeye hiç niyeti yoktu. Birinci Dünya Savaşı'nın başlangıcına kadar Mısır'la ilişkisini bile henüz tanımlayamamıştı; ülke bir sömürge ya da himaye altında bir devlet olarak ilan edilmediği gibi, kağıt üzerinde Osmanlı İmparatorluğu'nun hidiv tarafından yönetilen bir eyaletiydi.

Egypt Medal 1882 Obverse Clasp Tel El Kebir.jpg
Britanya Ordusu'nun Mısır Seferi ve Arabi Paşa ayaklanmasında savaşan asker ve subaylara verdiği Madalya. "Egypt Medal"
Egypt Medal 1882 Reverse.jpg


İlk çeyrek yüzyıl boyunca işgalin mutlak bir yetkiye sahip olarak başındaki kişi, daha sonra Lord Cromer olan ve Hindistan'da uzun yıllar sömürge idaresinde çalışmış Evelyn Baring'di. Cromer'in Batılı ve Hıristiyan olmayan halklara karşı tavrı, Victoria çağının sonlarında pek çok İngiliz bürokratında gözlenen tipik davranışlardı. Batı uygarlığının üstünlüğüne inanan bir insan olarak Cromer, "Şarklılar'ın Batı'nın usullerini öğrenmedikçe kaderlerini geliştiremeyeceklerini ve bunun için de Büyük Britanya gibi 'ileri' ülkelerin nezareti altında uzun bir çıraklık dönemi geçirmelerinin gerektiğini" kabul ederdi. İngiltere genel konsolosu olarak uzun hizmet döneminde Cromer, Mısırlıların bağımsızlık isteklerini hep hor görmüş ve Londra'daki amirlerine bu ülkede İngiliz rehberliğine daha yıllarca ihtiyaç duyulacağı konusunda güvenceler vermişti.

Evelyn Baring/Cromer

Cromer'in öncelikleri, borçlarını ödeyerek Mısır'ın itibarını iade etmek ve Hidiv Tevfik'in yönetimini destekleyip siyasal kışkırtmayı önleyerek iç huzuru sağlamaktı. İngiliz dokuma sanayiine rakip olabilecek yerel sanayi temelinin gelişmesine karşı olduğu için, Mısır'ın gelirini tarımsal üretimi çoğaltarak arttırmayı planlıyordu. 1902'de tamamlanan Assuan Barajı, Delta Barajı'nın yeniden inşası ve daha fazla kanal açmak gibi projelerle, Nil temelli sulama sistemini geliştirmeyi sağlayacak dev bir girişim başlattı. Zaten yaygın olan demiryolu ağını iki katına çıkartarak Mısır'ı yeni bir demiryolu patlamasına götürdü. Bu geliştirmeler Mısır'ın tarımsal üretimini, özellikle de hala başlıca gelir kaynağı olan pamuk üretimini önemli ölçüde arttırdı. Gerçekten de Cromer yıllarında Mısır, bu bir tek ürünün ihracına bütün zamanlardan daha çok bağımlı oldu.

Mısır'ın uluslararası finans alanındaki durumu ele alındığında Cromer'in politikalarının başarılı olduğu kabul edilmelidir. 1880'lerin ortasına gelindiğinde bütçe artık fazla gösteriyordu ve Cromer döneminde devletin yıllık gelirinin yüzde 25 ila 35'ini oluşturan borç ödemelerinde bir aksama tehlikesi yoktu. Buna ilaveten, İngiliz yönetiminin tarımsal gelişme konusundaki ilgisi, kırsal kesimin genel hayat standardında bir yükselmeyi sağlamıştı. Vergiler indirilmiş, angarya ve kırbaç kullanımı yasaklanmıştı. Bu ilerlemelere rağmen Mısırlı işçiler hala büyük ölçüde ihmal edilmekteydi. Cromer'in kamu yatırımlarından en çok yararlananlar, emlaklerinin değerleri ile karları sürekli artan büyük toprak sahipleriydi.

Bunlar İngiliz işgalinden hoşlanmasalar da, işgalin kendilerine getirdiği toplumsal ve ekonomik avantajları vardı ve İngilizlerin ülkeden çıkmalarını isterken bile bu avantajlarını korumaya çalışacaklardı. İngiltere hükümeti Mısır'ı çoğunlukla hem kendilerine hem de Mısırlılara düş kırıklığı getirecek, epey hantal bir düzenlemeyle idare etti. Mısır ismen hala bir Osmanlı eyaleti olduğu için Mısır hükümet yapısı korundu ve Mısırlı personel, bakan ve bürokrat olarak makamlarını korudular. Yıllar geçtikçe bu uygulama devlet bürokrasisinde deneyimi olan Mısırlı memurların sayısını arttırdıysa da, karar verme deneyimlerini arttırdığı söylenemezdi. Mısırlı memurların gündelik büro yönetimlerinde işlevleri bulunmakla birlikte kendi ülkelerini onlar yönetmiyorlardı. Her bakanlığa bağlı bir İngiliz danışman, politikayı İngiliz kadrosuna danışarak kararlaştırıyordu ve finansman önceliklerini bütçenin kontrolünü elinde bulunduran Lord Cromer belirliyordu.

20.yüzyılın başı geldiğinde yüzlerce İngiliz memur, subay, mühendis ve öğretmen -ki çoğu eğitim ya da deneyim bakımından yetersizdi- Mısır'da bütün önemli karar mevkilerine yerleşmişlerdi. Mısırlı karşıtlarından kat kat yüksek olan aylıkları İngiliz hükümetince değil, Mısır hükümetince ödenmekteydi ve özel İngiliz spor kulüplerine olan üyelikleriyle vurgulanan kültürel üstünlük havaları, kendi ülkelerini yönetebileceklerine inanan Mısırlı okumuş sınıfları arasında giderek artan bir gerginliğe neden olmaktaydı.

Cromer'in programları öncelikle İngiliz imparatorluk ve mali çıkarlarına hizmete yönelikse de, Mısırlılara da belirli maddi avantajlar getirmişti. Ancak pek çok sosyal gelişme alanında politikaları geri bırakıcıydı. Bu özellikle eğitim alanında böyleydi ve Cromer, İsmail zamanında o kadar önem verilen devlet destekli okula olan yönelimin önünü kesmişti. Cromer'in bu kısıtlayıcı eğitim politikasının sebepleri finansal ve siyasaldır.

Mısır'ın mali durumunun belirsiz olduğu ilk görev yıllarında gelir getirici projelere yatının yapmak için eğitim bütçesini kısmıştı. İsmail tarafından kurulan ortaöğretim sonrası meslek okulları kapatılmış ve devletin ilk ve orta öğretim okullarının sayısı azaltılmıştı. Mısır'ın mali durumu düzeldikten sonra bile Cromer, Halk Eğitimi Bakanlığı'na çok kısıtlı bir bütçe verdi. İsmail'in devlet okulları sisteminde eğitim masrafları devlet tarafından karşılanırken, Cromer yönetimi her düzeyde eğitimi paralı yaptı ki, bu da halkın büyük çoğunluğunun devlet okullarına gidebilmelerine engel oldu. Cromer'in eğitim politikasının siyasal yanı Hindistan'daki deneyimlerine dayanıyordu; Batı tipi eğitim kurumlarının, özellikle üniversitelerin, milliyetçi fikirlere sahip Mısırlı entelektüel yaratacağına inanmaktaydı. Bu nedenle genel konsolos, Batılılaşmış okulları geleceğin devlet memurlarının eğitimine ayırmayı ve ilkokul mezunlarının çoğunu meslek okullarına yöneltmeyi uygun görmüştü.

İngiliz işgalini uzatan ve Cromer ile Mısırlı milliyetçiler arasında gerginlik yaratan unsurlardan biri de Sudan sorunuydu. İsmail, Mehmed Ali Paşalar (önceki hidivler) tarafından başlatılan Sudan'ın işgalini tamamlamış ve oradaki Mısır askeri ve idari varlığını güçlendirmişti. Ancak kendine Mehdi diyen biri (Muhammed Ahmed) Sudan'da 1881'de Mısır işgaline karşı bir isyan başlatınca, güçleri dağınık Mısır garnizonlarını kolaylıkla bastılar. Sudan'ı elinden kaçırmamaya kararlı olan Mısır 1883'te Mehdi'nin bölgesine hazırlıklı olmayan bir sefer gücü gönderdi. Mısır birliği tümüyle yok edildi. General Charles Gordon'un birliği de daha başarılı olamadı ve Gordon'un 1885'te Hartum'da ölmesi üzerine Sudan on yıl boyunca Mehdi ile haleflerine terk edildi. Böyle bir durumda ne Cromer ne de Londra'daki hükümet, hem Mısır hem de İngiliz maliyesini sıkıntıya sokacak pahalı bir askeri sefer düzenleme yanlısıydılar.

Ancak 1890'larda Afrika topraklarına hücum başlayınca İngiliz kabinesi Sudan'daki durumunu bir kere daha gözden geçirdi. Güney Sudan'da bir Fransız birliğinin varlığı söylentileri Londra'ya ulaşınca, kabine General Herbert Kitchener komutasında bir İngiliz-Mısır birliğinin hareketine izin verdi. Kitchener'in Sudan'ı yeniden fethi 1896'da başladı ve birlikleri Hartum'a ancak 1898'de girerek, Mısır hükümetinin Sudan üzerinde Mısır denetimi olacağına inandığı düzenlemelere başlandı. Cromer ile İngiliz hükümetinin bölge için çok daha başka planlan vardı. İngiltere'yi Sudan'da etkin yönetici devlet yapacak bir İngiliz-Mısır dominyonu yaratma doğrultusunda planlar hazırlamışlardı. Mısır askerleri Sudan'ın fethine katılmışlarsa ve Mısır hazinesi Kitchener'in seferinin yan masrafını ödemişse de, İngiltere Sudan'ı Mısır'dan ayırıyor ve başına bir İngiliz genel valisi getiriyordu. İngiltere başbakanı Lord Salisbury, Cromer'e, İngiltere'nin "Sudan'a ilişkin bütün konularda en büyük söz sahibi" olması gerektiğini ve Mısır hükümetinin de Sudan konusunda Londra'da gelen tavsiyelere uyması gerektiğini söylüyordu. Mısır kamuoyu İngiltere'nin bu davranışına tepki gösterdi ve Mısır'ın Sudan'daki rolünün geri verilmesi talepleri, Sudanlıların Mısır'la birleşme yerine 1955'te bağımsız olma kararı vermelerine kadar milliyetçilerin başlıca söylemleri haline geldi.

Mısırlıların fikirleri en çok gazeteler yoluyla iletilmekteydi. İngiliz işgali sırasında gazetecilik gelişmiş ve Mısır'ın siyasal ve kültürel hayatında giderek önemli bir yer almıştı. Cromer döneminin başta gelen gazeteleri, gündelik el-Mukattam ve el-Ahram'dan (Piramitler) aylık el-Hilal'e kadar çoğu, Sultan II Abdülhamid'in baskıcı idaresinden Mısır'a kaçan Suriyeli Hıristiyanlarca çıkarılıyordu ve hepsi de Mısır'ın İngiltere'yle ilişkisi sorunu ele almaktaydılar. Ancak Mısır basını siyasal fikirleri sunmaktan daha büyük bir amaca hizmet etmekteydi. Dönemin belli başlı kültürel ve toplumsal konuları hakkındaki fikirlerin yayıldığı bir forumdu. İslamcı reformcular ve Hıristiyan laikler, parlamenter demokrasinin ve hidiv otokrasisinin destekçileri, İsviçre eğitim yöntemlerinin ve el-Ezher'in reformunun savunucuları, Mısır'ın gündelik basınında görüşleri için bir çıkış yolu buluyorlardı. Eğitilmiş Mısır bir ses, hatta pek çok ses bulmuştu ve bu sesin yankıları siyasal arenada yankılanmaktaydı.

Zamanın önde gelen gazetelerinden 1900'de kurulan el-Liva (Standart), yükselen Mısır protesto dalgasını en iyi temsil eden yayınlardan biriydi. Gazeteyi çıkaran Mustafa Kamil' in (1874-1908) öğrenimi, kendi kuşağının diğer hırslı Mısırlılarının seçtiği yükselme yolunu yansıtmaktadır. Kamil 1889'da Kahire Hukuk Fakültesi'ne girdi ve Fransa'da Toulouse Üniversitesi'nden mezun oldu. Usta bir gazeteci ve kusursuz bir hatip olarak İngiliz işgalinin son bulması taleplerini dile getirmesiyle popülerlik kazandı. Cromer ile Mısırlı toprak sahibi sınıfın bazı üyeleri, Kamil'in saldırılarına İngiliz idaresinin Mısır'a getirdiği refahı ileri sürerek karşılık verdiklerinde Kamil,

"Altın da olsa, çelik de olsa kölelik zincirleri yine de kölelik zincirleridir." 

dedi.

Mustafa Kamil

Kamil kimi zaman Mısır'ın Osmanlı İmparatorluğu'yla İslami bağları olduğunu iddia ettiyse de, Mısır'ın daha geniş İslam ya da Osmanlı dünyasının bir parçası olduğu anlayışından giderek uzaklaşmaya başlamıştı. Çağdaşlarından çok daha kesin ve doğrudan bir Mısır yurtseverliği duygularını dile getiriyor, Mısır'ın kendi karakteristikliklerine sahip bir varlık olduğunu iddia ederek orada yaşayanlardan ona derin bir sevgi göstermeleri çağrısında bulunuyordu. Şu satırlar Kamil'in yurtseverce mesajından bir örnektir:

"Yurdum, sana sevgimi ve kalbimi, hayatımı ve varlığımı veriyorum... Sen hayatsın ve sensiz hayat yoktur, ey Mısır!"

 Kamil sistematik bir düşünür değildi, ancak yazılarının ve hitabetinin Mısır kamuoyunda siyasal bilincin uyanmasında ve toprak milliyetçiliği fikrinin ortaya çıkmasında önemli katkısı olmuştur.

"Uyumlu" Tevfik'in ölümü ve yerine on sekiz yaşındaki oğlu II.Abbas'ın (1892-1914) tahta çıkışıyla Mısır'ın siyasal havası daha da elektriklendi. II.Abbas İsviçre ve Viyana'da okumuş olmakla birlikte, Mısırlı bir milliyetçiydi ve göstermelik bir hükümdar olarak kalmak istemiyordu. Babasının yerine geçer geçmez Cromer'in otoritesine karşı çıktı ve Kamil'in el-Liva'sı gibi İngiliz aleyhtarı gazetelere mali destek sağladı. Bağımsızlık yanlısı bir hükümdar ve sesini yükselten basından sonra, 1907 ile 1911 arasında yaşanan ağır ekonomik gerileme pamuk fiyatlarını düşürmüş ve Mısır kırsalında çok büyük sıkıntılara neden olmuştu. İngiliz aleyhtarı alevi yakan kıvılcım 1906 Haziran ayındaki Dinşavay olayı oldu. Tarihte daha büyük.bir olayın başlangıcı olarak belirli bir tek olayı göstermek her zaman tehlikeliyse de, ekonomik gerileme ve siyasal huzursuzluk zamanında gelen bu olay Mısır kamuoyunu ateşlemiştir.

Olay gayet basitti.

Beş İngiliz subayı, Dinşavay Delta köyünde güvercin avına çıkmışlardı. Dinşavay halkı başka Mısır köyleri gibi eti ve yumurtası için güvercin beslerdi. Subaylar avlanırken yanlışlıkla köy imamının karısını yaraladılar ve bir samanlığı ateşe verdiler. Köylüler bunun üzerine protestoya kalkıştılar, çıkan arbedede iki İngiliz subayı yaralandı ve bunlardan biri daha sonra hayatını kaybetti. Zamanın siyasal ve ekonomik gerginliği nedeniyle İngilizler, ülkenin geri kalanına örnek olması için Dinşavay sakinlerini cezalandırmaya karar verdiler. Özel bir mahkeme kuruldu, köylülerden 52'si kasten adam öldürmekle suçlandılar. Bunlardan 32'si mahkum oldu ve 4'ü köyde asıldı. Pek çok kişi kırbaç cezasına, diğerleri de ağır cezalara çarptırıldılar.

Mısırlıların mahkeme kararına tepkisi şok ve öfke oldu. Kamil'in el-Liva'sı başta olmak üzere basın karara itiraz etti, Mısır Delta köylüleri olay hakkında ağıtlar düzdüler. Bunlardan biri şu dizeleri içerir:

 "Dinşavay'ı bastılar
insana hiç acımadılar
Birini ağır ağır asıp,
 Diğerini kırbaçladılar!"

Dinşavay, fellahlarla şehirli milliyetçiler arasında ortak bir zemin oluşturdu ve her iki kesime de İngiltere'nin iyi kalpli bir koruyucu değil, düşman bir işgalci olduğunu gösterdi. İngilizlerin bu güç gösterisi Mısırlıların işgalin sona erdirilmesi isteklerini yoğunlaştıran bir hataydı ve Lord Cromer'in 1907'de emekliliğini isteyerek ülkeden ayrılmasına yol açacaktı.


MISIR'DA SİYASİ ÖRGÜTLERİN GELİŞMESİ (1907-1914)


Cromer'in halefleri Sir Eldon Gorst (1907-1911) ve Kitchener (1911-1914), Dinşavay olayının sonrasında ortaya çıkan siyasal ve ekonomik huzursuzluklardan bir kısmını yatıştırmaya çalıştılar. Gorst, hidiv Abbas'la bir çeşit uzlaşmaya varıp yüksek idari makamlarda Mısırlılara daha çok yer açtı. Kitchener Mısırlıların İngiltere'ye güvenini tazelemek amacıyla kamu tesisleri programı başlattı ve borca mahsuben beş fedan (1 fedan 0.416 hektardır) ya da daha az olan topraklara el konmasını yasaklayarak, küçük toprak sahiplerini koruyan Beş Fedan yasasını çıkardı (1912). Ancak bu genel konsoloslardan hiçbiri, İngiliz varlığına karşı Mısır muhalefetinin büyümesini önleyemedi.

Horatio Herbert Kitchener.

Bu muhalefet hepsi de 1907'de kurulmuş olan başlıca üç örgütte ifadesini buluyordu. Bu gruplar, Mısırlı düşünürler ve militanlardan oluşmaktaydı ve ülkelerinin geleceği hakkındaki görüşlerini tirajı yüksek olan gazetelerde dile getiriyorlardı. Grup liderlerinin fikirleri, Mısırlı elitler arasında gelişmiş olan sosyal perspektiflerin geniş bir yelpazeye sahip olduğunu göstermektedir. Bir el-Ezher mezunu olan Şeyh Ali Yusuf (1863-1913) çevresindeki Anayasal Reform Partisi ve gazetesi el-Muayyad, Mısır'ın İslami bir çerçeve içinde bağımsızlığını savunmaktaydı. Muhammed Abduh ve Raşid Rida gibi tanınmış İslami reformcular bu gazeteye yazmaktaydılar. Siyasal ve kültürel yelpazenin öteki yanında Halk Partisi vardı. Bu partinin de baş sözcüsü Kahire Hukuk Fakültesi mezunu olup, el-Ceride gazetesi editörü Lütfü el-Seyyid'di (1872-1963). Halk Partisi, Mısır'ın geleceği üzerindeki tartışmaya laik bir liberalizm görüşü getiriyor ve Mısırlılara kendi kendilerini yönetmeye muktedir olduklarını göstermeleri gerektiğini hatırlatıyordu. Üçüncü grup olan Milli Parti'nin başında Mustafa Kamil vardı ve el-Liva bu partinin resmi organı sayılıyordu. Yukarıda da değinildiği gibi, Mustafa Kamil İngilizlerin derhal ülkeyi boşaltmalarını istiyor ve Mısır'ın sakinlerinin sadakatlerini borçlu oldukları bir toprak olduğunu savunuyordu. Fakat bu önemli konular üzerindeki tartışmalar 1.Dünya Savaşı'nın başlamasıyla bıçak gibi kesildi; İngiltere Mısır'ın kendi himayesi altında olduğunu ilan etti, ülkede sıkıyönetim ilan etti ve II.Abbas'ı indirerek, yerine çok daha kolay idare edilebilen amcası Hüseyin Kamil'i geçirdi.


BAĞIMSIZLIK ÇABALARI


Bir Osmanlı Deve Birliği, Birinci Kanal Harekatı. 

I.Dünya Savaşı'nın hemen sonrasında İngiltere'nin Mısır' da kontrolü elinde tutma ve Irak'ta bir manda sistemi kurma çabaları yaygın bir halk direnişiyle karşılanmıştı. İngiltere iki ülkede de isyanları bastırmış olmakla birlikte, bunun maliyeti çok yüksekti ve daha fazla sürdürülemezdi. İngiltere bunun üzerine anlaşmayla imparatorluk adı verilen bir ittifak sistemini formüle etti. Bu sistemde Mısır ve Irak'a iç işlerini istedikleri gibi yürütecek özgürlükle birlikte sınırlı bir 'bağımsızlık' verilecekti, ama her iki devlet de topraklarında İngiliz askeri üslerinin bulunmasını ve İngiltere için kabul edilebilir olan bir dış politika yürütmeyi kabul edeceklerdi. Böylece İngiltere, gerekli stratejik ihtiyaçlarını ülkeleri doğrudan yönetme masrafını yüklenmeden karşılamış olacaktı. Ancak bu sistemin milli egemenliğin tam olarak kullanılmasına getirdiği kısıtlamalar, yerel siyasal liderler ile İngiltere arasında hep bir çatışma kaynağı olarak kaldı ve dönem boyunca sürekli bir gerginlik yarattı.

Mısır 1.Dünya Savaşı'nda savaş alanı olmamışsa da, halkı 1914-1928 yıllan arasında büyük sıkıntılar yaşamışlardı. İngilizlerin Mısır'ı hem Gelibolu hem de Suriye harekatları için çıkış noktalan yapması, ülkenin maddi ve insan kaynaklarının Müttefiklerin savaş çabalarına hizmete ayrılması demekti. Çiftlik hayvanlarına ve ürüne el konmuş, binlerce fellah sivil işçi birliklerine alınmış ve İngiliz ordusuyla Osmanlı Suriyesi işgaline götürülmüşlerdi. Enflasyon ve temel gıda maddelerinin kıtlığı şehirlerde ve kırsal kesimde halkı etkilemişti.

İngilizlerin Mısır'ı himaye altında bir devlet olarak ilan etmeleri ve 1915'te başlayan sıkıyönetimle iç siyasal faaliyet tamamen durmuştu. Böylece dört yüzyıllık Osmanlı egemenliği de sona ermiş oluyordu. Mısırlı hükümdarlar uzun zamandır İstanbul'un otoritesinden uzak durmaya çalışmışlardı, ama doğrusu, sultan yerine İngiliz yüksek komiserinin otoritesi altına girmeyi de istememişlerdi. Ayrıca, güçlü dini bağlan bulunan bir İslam devletine karşı açılmış savaşa zorla sokulmalarından hiç hoşlanmıyorlardı.

Savaş sona erdiğinde zaten var olan hoşnutsuzluk, Mısır toplumunun bütün katmanlarına sirayet etmişti. ABD başkanı Woodrow Wilson'un kendi self-determination hakkının erdemleri hakkında söyledikleri, Mısırlı seçkinler arasında güçlü özerklik duyguları uyandırmıştı. Ancak savaş İngiliz politikacıları Mısır'ın İngiltere'nin imparatorluk çıkarları adına ne denli önemli olduğunu gösterdiğinden İngilizlerin ülkeden kendi istekleriyle çekilmeleri ihtimali yoktu. Lord Lloyd 1929'da Avam Kamarası'nda şöyle diyordu:

"Süveyş Kanalı'nın ekonomik ve yeterince savunulacağı tek yer, Kahire'dir."

 Ancak Mısır seçkinlerinin birkaçının eylemleri mevcut İngiliz karşıtı duyguları milli bir ayaklanmaya dönüştürünce İngilizler gafil avlandılar ve Mısır'da kalmaya devam etmek için uzlaşma yoluna gittiler.

VEFD'İN KURULUŞU VE 1919 MISIR DEVRİMİ

1918 Kasım ayında büyük toprak sahibi ve hukukçulardan oluşan yedi ileri gelen kişi Mısırlı, hedefi Mısır'ın tam bağımsızlığı olan bir heyet, yani "Vefd" kurdular. Heyet lngiltere yüksek komiserine başvurarak Paris Barış Konferansı'nda Mısır'ı temsil etmelerine izin verilmesini istedi. İstekleri reddedilince Vefd örgütçüleri Mısır halkına başvurdular. Bağımsızlık mesajlarıyla ülke içinde dolaşarak İngiliz destekli hükümdarları ve onun bakanlarının değil, kendilerinin halkın iradesini temsil ettikleri iddiasına halk desteği aradılar. Böylece modern Mısır tarihinin en çok desteklenen siyasal partilerinden biri kurulmuş oldu.

1.Dünya Savaşı'ndan sonraki Mısır bağımsızlık hareketinin ve Vefd Partisi'nin lideri Saad Zağlul, 1924'te Mısır'ın halk oyuyla başa gelen ilk başbakanı olmuştu 

Asıl Vefd Partisi'nin başında Saad Zağlul (1857-1927) bulunuyordu. Partinin diğer kurucuları gibi Zağlul da kırsal kesimde yetişmiş, el-Ezher'de okuduktan sonra Kahire'deki Fransız hukuk fakültesinden mezun olmuştu. Mısır'ın değişiminin sağladığı eğitim ve meslek fırsatlarıyla yükselmenin klasik bir örneğiydi; servetini ve sosyal konumunu Avrupalılaşmış bir avukat, yargıç ve devlet yöneticisi olarak edinmiş, ancak milli siyasal lider olarak başarısının büyük kısmını Mısır'ın kırsal kesimini etkileyen söylemi ve el-Ezher'le elde etmişti. Vefd'in 1919 yılı başlarında yaptığı Mısır turunda Zağlul, iyi bir hatip ve Mısır kırsalıyla iletişimde özel bir yeteneği olduğunu ortaya koydu. Arkadaşlarıyla birlikte İngiltere'nin protektoratı kaldırmayı reddetmesini halka dayalı bir huzursuzluğa dönüştürmeyi başardı. İngiliz yetkililer Vefd'in kampanyasına Zağlul ile diğer üç lideri tutuklayıp, onu 1919 Mart ayında Malta'ya sürerek karşılık verdiler.

Zağlul'un sürülmesi Mısır halkının bastırılmış duygularının patlamasına yol açtı ve Vefd adına bir destek dalgası yarattı. Bağımsızlık lehine gösteriler ilk olarak şehirlerde başladı. İngilizler bu gösterileri güç kullanarak dağıtmaya çalışınca toplantıların şiddeti arttı ve sonunda ülke çapında, 1919 devrimi denen bir karışıklık başladı. Kahire'de hukuk fakültesi ve el-Ezher öğrencilerine tramvay işçileri ve peçeli kadınlar da katılarak, liderlerinin geri getirilmesini ve ülkelerine bağımsızlık verilmesini istediler; avukatlar ve devlet memurları greve giderek mahkemeleri ve bürokrasiyi kapattılar. Kırsal kesimde öfkeli köylüler tren raylarını söktüler, vagonları yaktılar, İngiliz askerlerini öldürdüler. İngilizler de göstericilere karşı silahlı kuvvetleri sürdüler. 1919 yılı sonu geldiğinde 800 Mısırlı öldürülmüş, 1400'ü de yaralanmıştı. Sonunda İngiliz yüksek komiseri General Allenby'nin, Zağlul ile arkadaşlarına Paris Barış Konferansı'na katılma izni vermesiyle ortalık sakinleşti. Mısır halkı fedakarlıklarıyla bir sivil yurttaş grubu olan Vefd'i milli temsilci rolüne yükseltmişti.

    
1919 Mısır Devrimi'nde İngiliz İşgaline karşı yürüyüşler.

Mısır heyeti Paris'te sempatiyle karşılanmadıysa da, İngiltere Mısır'la olan ilişkisinin geleceği konusundaki tartışmalara Zağlul'u da katmaya karar vermişti. Görüşmeler özellikle Vefd'in tam bağımsızlık istemesi yüzünden iki yıl sürdü. İngilizlerse Mısır egemenliğini kısıtlayacak koşullar getirmekte ısrar etmekteydiler. Sonunda çözüm iki taraf arasında anlaşmadan değil, İngiltere'nin 1922'de tek taraflı bağımsızlık ilanıyla geldi. Buna göre İngiltere protektoratı kaldırdı, Mısır'ı bağımsız ilan etti ve Mısır hükümdarını kral statüsüne yükseltti. Ancak deklarasyonda, 'bağımsızlık' terimiyle alay eden dört çekince yer almıştı. İngiliz hükümeti Mısır'da iletişimin güvenliğinden, Mısır'ı yabancı saldırısı ya da müdahalesi durumunda savunmaktan, Mısır'daki yabancı çıkarların ve yabancı azınlıkların korunmasından ve Sudan ile gelecekteki statüsünden sorumlu olacaktı. Mısır'da İngiliz askeri varlığı böylece garanti altına alınmış, kapitülasyonların devam sağlanmıştı ve Mısır hala kendi dış politikasına sahip değildi. İngilizler Mısırlılara, Vefd ve onun popüler liderinin iradesine aykırı bir bağımsızlık vermişlerdi; böylece sahne, Mısır'ın savaşlar arası dönemdeki siyasal hayatında yer alacak çatışmalara hazırlanmış oluyordu. Mısır'ın "tam anlamıyla" bağımsızlığına daha varsa da, ilk yapı taşı 1919 Devrimi idi.


MISIR'IN LİBERAL DENEYİ : 1924-1936


Vefdçi politikacıların zihinlerinde bağımsızlık fikirleriyle meşruti hükümet birbirlerine bağlıydı. Bu varlıklı ve Avrupa'ya yönelik Mısırlılar, bir anayasa ile bir parlamentonun her nasılsa Mısır'ın iç sorunlarını çözeceğine ve İngilizlerin tam bağımsızlıklarını kabul etmelerini hızlandıracağına inanıyorlardı. İngiltere gerçek bağımsızlık kavramını değilse de meşrutiyet idealini destekledi ve 1923'te bir anayasa ilan edildi. 1924 Ocak ayında ilk parlamento seçimleri yapıldı. Vefd Partisi sandalyelerin yüzde 90'ını alarak popülerliğini kanıtladı ve Zağlul, Mısır'ın ilk seçilmiş başbakanı oldu. Böylece Mısır'ın sıkıntılı ve kısa süreli parlamenter demokrasi deneyimi başladı. Bu, ülkenin modem tarihinde Avrupa çizgileri örnek alınarak parlamenter bir kurum oluşturmaya yönelik ilk gerçek girişimdi. 

Mısır'ın demokrasisinin etkin biçimde işlemesine engel olan unsurlar arasında dört tanesi şöyle sayılabilir : Birincisi, anayasanın yapısıydı. Krala başbakanı atama ve parlamentoyu feshetme dahil çok geniş yetkiler veriyor ve böylece kurumsal bakımdan zayıf bir yasama gücü yaratıyordu. Kral Fuad (1917-1936) kraliyet haklarını korumaya kararlıydı ve istediği zaman hükümeti feshetmekten geri kalmıyordu. İkincisi, İngilizler Mısır politikasına müdahaleye devam ettikleri için parlamenter sistemin bütünlüğü baltalanmaktaydı. Üçüncüsü, ne Vefd ne de diğer küçük partiler parlamenter devlet için doğru yol olan uzlaşma ve muhalefete saygı ilkelerini benimsemiş durumdaydılar. Zağlul, kral kadar otoriterdi; parlamentonun muhalif milletvekillerine horgörüyle bakıyor ve bürokrasiyi niteliklerine bakmadan Vefd destekçileriyle dolduruyordu. Son olarak da, Mısır'ın bağımsızlığı ve dört çekincenin varlığı, siyasal hayatın Vefd, monarşi ve İngilizler arasında sürekli bir iktidar mücadelesi çevresinde dönmesine yol açmaktaydı. Vefd, tam bağımsızlık ve kralın aleyhine parlamentoya daha fazla yetki istiyordu. Buna karşılık Kral Fuad İngilizlere yanaşarak yetkilerini korumaktan yanaydı ve İngilizler de onu Vefd'e karşı destekliyorlardı. İngilizler Vefd'in yapmayacağı şeyi yapıp dört çekince temeline dayanarak görüşmeye hazır sivil politikacıları da desteklemekteydiler. 

Bu unsurların birleşmesi kısa ömürlü hükümetler yaratıyordu. Politika, seçkinlerin rekabet halindeki fraksiyonları arasında bir iktidar mücadelesine dönüşmüştü, Mısır toplumunun yüz yüze bulunduğu ciddi iç sorunlara el atılmıyordu. İngiltere 1936'da İtalyanların Etiyopya'daki yayılmacılığı karşısında 1922 deklarasyonunu gözden geçirmeye yanaşınca bağımsızlık kısmen alınmış oldu. İngilizlerle Mısır, Mısır'ın bağımsızlığını tanıyan bir anlaşma imzaladılar. Ancak anlaşma maddeleri arasında, İngilizlerin Süveyş Kanalı bölgesindeki askeri varlıklarını korumaları ve bir saldın durumunda Mısır'ı savunma hakları yer almaktaydı. Şu halde İngiltere, 1922 deklarasyonunun avantajlarını korumuş oluyordu. Tek fark, 1936 anlaşmasının seçimle iş başına gelmiş Vefdçi bir hükümet tarafından imzalanması ve böylece Mısır topraklarında İngiliz askerinin bulunmasına resmen izin verilmiş olmasıydı. Mısır'ın yeni bağımsızlığına ek olarak Avrupa devletleri de, 1937'de Montrö Antlaşması'nı imzalayarak kapitülasyonları kaldırdılar ve karma mahkemelerin 1949'a kadar tedricen kaldırılmasına karar verdiler. 

Daha geniş bir iç egemenliğin elde edilmesi Mısır politikalarında fazla bir değişiklik yapmadı. Kral Fuad 1936'da ölünce, yerine geçen oğlu Faruk'un ilk dönemki popülerliği, kişisel aşırılıkları nedeniyle zamanla eridi. Laik siyasal kurumlar oluşturma istekleri kendi çıkarcılıklarıyla bağlantılı olduğundan politikacılar şehirli ve kırsal kitlelerden giderek kopmaktaydılar. Zengin meslek sahibi ve toprak sahibi politikacılar, dikkatlerini Mısır'ın şiddetle ihtiyacı olan sosyal yasalara vermek istemediklerinden ithal parlamento sistemi halkın sadakatini kazanamamıştı. Halkta güven yaratacak bir milli lider de yoktu. Zağlul'un 1927'de ölümü üzerine Mustafa el-Nahhas liderliğine geçen Vefd bölünmüş ve yozlaşmıştı. Hala geniş halk kitlelerini peşinden sürükleyebiliyorsa da, eski canlılığını kaybetmiş bulunuyordu. 

Siyasal liderler Avrupa değerlerini kabul etmeleri ve bunları Mısır toplumuna benimsetmeye çalışmaları yüzünden de halktan uzaklaşmışlardı. Bir gözlemci, liberal deneyimin bu boyutunu 'geleneğe saldırı' olarak nitelemiştir. Bu durum kendini hukuk işlerinin ve kişisel ilişkilerin düzenlenmesinde dini değerlerle kurumların rolünün azaltılmasıyla göstermekteydi. Liberal liderler sözde rasyonel temelleriyle Avrupa uygarlığının tanrısal İslami düzenden üstün olduğu inancını yerleştirmeye çalıştıkça Mısır toplumu şiddetli bir sarsıntıya uğradı. Darwinizmden sosyalizme, feminizmden Freudizme kadar Avrupa kökenli fikirler, dönemin gazetelerinde yaygın bir şekilde yer almıştı. 

İki büyük savaş arası dönemin bazı aydınları ve politikacıları için, Mısır'ın modernliğe uzanan yeni yolunun kültürel kimliğinin yeniden belirlenmesine ihtiyacı vardı. Mısır'ın kültürel mirasının Avrupa'nın liberal geleneklerinden geldiğini göstermek için Sorbonne mezunu Taha Hüseyin (1889-1973) gibi yazarlar, ülkenin Arap ve İslami geleneğini ikinci plana atarak Yunan ve firavun geçmişinden gelen sembolleri ön plana çıkardılar. Böylece, firavunculuk doktrini Mısır toprak milliyetçiliğinin önemli sembolü olan ve zengin İslamiyet öncesi uygarlığını doğuran Nil nehrini yüceltti. Taha Hüseyin'in 1938'de yayınlanan Mısır'da Kültürün Geleceği adlı kitabında Mısır'ın Akdenizlilik mirası vurgulandı, Batı Avrupa'nın siyasal ve entelektüel gücünün büyük kısmını borçlu olduğu Yunan uygarlığında Mısır'ın payı ve katkısı olduğu iddia edildi. İslamiyet'in bu şekilde özellikle saf dışı bırakılması, halkı parlamenter rejimden ve halk adına konuştuklarını söyleyen ama onların ekonomik şikayetlerini göz ardı edip İslami duyarlılıklarına hakaret eden politikacılar ve aydınlardan daha da uzaklaştırdı.

Mısır feminist hareketinin ortaya çıkışı geleneklere bir saldırı olarak kabul ediliyordu. Kahire'nin üst sınıf kadınları arasında başlayan Mısır feminizmi, Huda Şaravi'nin (1879-1947) ve onun 1923'te kurduğu Mısır Feminist Derneği'nin liderliği çevresinde birleşmişti. Dernek kadınlara oy hakkı, eşit eğitim fırsatı ve evlilik yasalarında reform gibi konular üzerinde durmaktaydı. İngiltere'den tam bağımsızlığı savunuyor ama Vefd Partisi'nin üst sınıftan erkek liderleri gibi Avrupa sosyal değerlerini benimsiyordu ve laik bir yapısı vardı. Feminist hareketin hedefleri, Şaravi ile Saiza Nabravi'nin 1923'te Kahire'nin merkez tren istasyonunda trenden inerken peçelerini çıkartmalarıyla sembolize edilmişti. Mısır Feminist Derneği'nin eğitim taleplerinin bazıları yerine getirildi: Hükümet 1925'te ilk eğitimi kızlar için de zorunlu hale getirdi ve sonraki on yıl içinde kadınlar da ilk kez olarak üniversiteye alındılar. Derneğin aile hukuku reformu kampanyasıysa başarısızlıkla sonuçlandı.  

Geleneklere saldırı, orta ve üst sınıflardan Mısırlıların büyük çoğunluğunun temsilcileri olamayan eğitilmiş üyelerince yüıütülmekteydi. Halkın huzursuzluk duyan unsurları 1920'lerin sonunda ekonomik sorunlarına pratik çözümler bulmak ve ruhsal ihtiyaçlarını gidermek amacıyla, parti yapısı sistemi dışında çalışan örgütlere katılmaya başladılar. Yabancılardan esinlenmiş parlamenter rejime karşı bu halk hareketi, aynı zamanda onun temsil ettiği laikliğe karşı da bir tepkiydi. 1930'larda ortaya çıkan gönüllü örgütlerinin çoğu şu ya da bu şekilde İslami militanlığın bir tüıüydü. Bunlardan en önemlisi -ve yakın Mısır tarihinin en önemli örgütlerinden biri- "İhvan'ül Müslimin", Türkçesiyle Müslüman Kardeşler'di. 

Öğretmen Koleji'nden mezun Hasan el Banna'nın 1928'de İsmailiye'de kurduğu örgüt, 1930'larda dramatik bir gelişme göstermiş ve on yılın sonunda Mısır'da 500 şubeye ve on binlerce üyeye ulaşmıştı. Derneğin programı, gelenekselcilik ve yenilikçiliğin karışımıydı. El-Banna'nın, Mısır'ın toplumsal ve siyasal düzlemdeki yenilenmesinin, İslamiyetin canlandırılmasına yakından bağlı olduğuna inanması bakımından gelenekçiydi. El-Banna bu amaçla şeriatın yeniden yürürlüğe girmesini istiyor, Mısır'ın çektiği bütün ıstırapların kaynağının Kuran ilkeleri yerine hukuki ve siyasal kurumların geçmesi olduğunu iddia ediyordu. Ancak el-Banna'nın şeriatın yeniden yürürlüğe girmesindeki ısrarı, sadece geçmişin yeniden diriltilmesi isteğiyle sınırlı değildi. Daha önce Muhammed Abduh'un yaptığı gibi o da Müslümanların İslami değerlerine bağlılıklarından fedakarlık yaptıklarını hissetmeden 20. yüzyılın teknolojik ilerlemelerinden yararlanmalarının bir yolunu aramaktaydı. Abduh gibi o da şeriatın belirli tarihsel durumları karşılamak için formüle edildiğini ve böylece bilgili insan mantığının bir ürünü olduğunu iddia ediyordu. El-Banna'nın görüşünce, yenilenmiş şeriat yoruma açık olacak ve böylece çağdaş bir toplumun ihtiyaçlarına tam olarak uyum sağlayacaktı. El-Banna'nın siyasal önerilerindeki bulanıklık, onun vizyonundan bir şey eksiltmemelidir; o İslami bir devletten ziyade -İslami temeli nedeniyle- sosyal adalet, ekonomik refah ve siyasal uyum sağlayacak İslami bir düzen çağrısında bulunmaktaydı.

Müslüman Kardeşler'in İslamiyet temelli sosyal reform ve sosyal sorumluluk çağrısı, bu hareketi çekici kılan özelliğiydi. Politikacılar birbirleriyle didişirlerken örgüt harekete geçerek Mısır toplumunun geniş bir yelpazesinde varlığını hissettirdi. El-Banna toprağın yeniden dağıtımı, sosyal yardım programlarının getirilmesi ve yerel sermayenin yabancı sermayenin yerine geçmesi gibi ekonomik reformları savunmaktaydı. Mısır'ın yeni gelişen işçi hareketiyle sıkı bağlar kurup, işçilerin sendika ve işsizlik yardımı isteklerini savundu. Özellikle dokuma, ulaşım ve inşaat alanlarında kendi tesislerini kurdu ve işçilere bu şirketlere ortaklık hakkı tanıdı. El-Banna taraftarları, Mısır toplumunu laik ve dini alanlara bölen uçurumu kapatmak için dini eğitimle bilimsel ve teknik konuların eğitimini birlikte veren ilkokullar kurdular. Örgüt parasız sağlık klinikleri ve aşevleri kurarak maddi yardım da yapıyordu. Müslüman Kardeşler böylesi çeşitli faaliyetleriyle, el-Banna'nın sosyal adaletin bir yasama meselesinden çok daha fazla bir şey olduğunu göstermişti; sosyal adalet ancak İslami değerlere dönülerek elde edilebilirdi.

Müslüman Kardeşler çok yaygın bir temelde benimseniyordu ve sınıf sınırlarını aşmıştı. Örgüt, şehirli yoksullara ve özellikle kırsal kesimden şehirlere göçmüş olan çok sayıda insana maddi yardım ve manevi huzur sağlamaktaydı. Önlerinde gelecek olarak sadece düşük maaşlı devlet memurluğu ve bir ömür boyu sürecek düş kırıklığı olan üniversite öğrencileri arasında çok sayıda taraftar bulmuştu. Müslüman Kardeşler'in tam bağımsızlık yanlısı tutumu ve 1936 Antlaşması'yla onun getirdiği bütün tavizlere karşı oluşu da gençleri cezbetmekteydi. Değişen değerler ve giderek karmaşıklaşan ilişkiler dünyasında kendilerini kaybolmuş hissedenler için örgüt, İslami değerlerin istikrarlılığını simgeliyor ve kendilerinin de belirsiz gelecekte bir yer bulacakları umudunu veriyordu. Bu güçlü çekicilikleriyle Müslüman Kardeşler, 2. Dünya Savaşı'nı takiben Mısır politikasında epey etkili bir güç olacaktı.

Liberal deneyim sırasında dış görüntüye laiklik hakim olmasına rağmen Mısır toplumu, bir bütün olarak İslami köklerine bağlı kalmıştı. 1936'da ülkenin bağımsızlığının sembolik olarak tanınması ve 1937'de Milletler Cemiyeti'ne· alınmasına karşılık, kanal bölgesinde İngiliz askeri varlığı, İngiltere'nin kriz zamanlarında Mısır'ın yönünü Kahire'nin değil, Londra'nın belirleyeceğini göstermekteydi. 2. Dünya Savaşı da işte böyle bir krizi hazırlayacaktı.

ALMAN, İTALYAN VE İNGİLİZ TANKLARININ GÖLGESİNDE : II.DÜNYA SAVAŞINDA MISIR



Birinci El-Alameyn Muharebesinde mevzide bekleyen İngiliz Askerler, Mısır, el-Alameyn, 1942.

İkinci Dünya Savaşı, Alman Ordularının 1939 Eylül'ünde Polonya'yı işgaliyle başlamıştı.

Britanya Savaşı'nı izleyen iki yıl içinde dev bir Mihver kıskaç harekatı İngiltere'nin Ortadoğu mevzilerine doğru ağır ağır kapanıyordu. 1942'de kıskaç kapanmak üzereydi. Wehrmacht kuzeyde Balkanları Türk sınırına kadar işgal etmiş, Stalingrad'ı kuşatmış, Kafkas petrol yataklarından Hazar Denizi'ne doğru yürümekteydi. Güneyde Batı Çölü kampanyası Mihver güçlerinin lehine dönmüştü. 1942 yazında General Erwin Rommel'in Alman Afrika Kolordusu, Mısır'a girmiş, İngiliz güçlerini İskenderiye'den sadece 112 kilometre kadar uzak olan el-Alameyn'e kadar geriletmiş ve Süveyş Kanalı'nı vurma menziline girmişti.

İskenderiye'de Cecil Oteli'nin barında toplanan İngiliz savaş muhabirlerinin Batı Çölü'ndeki savaşın nasıl gittiğini öğrenmeleri için telsizle rapor almalarına gerek yoktu: Mısırlı barmenlerin içki servisindeki hızlılıkları ya da yavaşlıkları, onlara savaş alanında günün nasıl geçtiğini bildirirdi. 1942 baharında İngiliz muhabirler, içkilerinin çok yavaş getirilmesinden dolayı sabırsızlık içindeydiler. İngiliz davasına belirli bir kayıtsızlık gösteren Mısırlılar sadece Cecil'in barmenleri değildi. Mısır'ın siyasal liderlerinden pek çoğu İngiltere'nin savaş çabasını pek çekinerek destekliyordu, hatta aralarından bazıları savaşın sonunda Kahire sokaklarında İngiliz askerleri yerine Alman askerlerinin dolaşıyor olabileceği ihtimaline karşılık Mihver ajanlarıyla ilişkilerini sürdürüyorlardı. 

İngiltere 1939'da savaşa girdiğinde Mısır sıkıyönetim ilan ederek ve Almanya'yla diplomatik ilişkilerini keserek anlaşma hükümlerini yerine getirdi. Mısır'ın savaş ilan etmesi gerekmiyordu ve zaten etmemişti; ülkenin iktidardaki politikacıları Mısır'ı savaştan uzak tutmak istedilerse de bu mümkün olamadı. Mihver kıskacı Ortadoğu'da kapanmaya başlayınca, İngiltere Mısır'ı Akdeniz savunmasının merkezi yaptı. Savaş sırasında 500 bin İngiliz askeri Mısır'dan geçti. Ortadoğu ikmal merkezi ve izindeki askerlerin en gözde şehirleri olarak Kahire, İngiliz askeri ve sivil personeli kaynıyordu. Mısır'ın İngilizlerin savaşı yürütmeleri için ne denli önemli olduğunu bilen Mihver devletleri de ülkeyi hedef almışlardı. Rommel'in karadan yürüyüşüyle eş zamanlı olarak Mihver güçleri, İskenderiye limanına da sürekli hava saldırıları düzenlediler ve Mısır silahlı kuvvetleriyle siyasal kurumlarına sızmaya çalıştılar.

Piramitler üstünde uçan bir müttefik uçağı.
Conkbayırı Muharebelerinde biz Türklerin de savaştığı Yeni Zelandalı (Maori) askerler, Mısır'da meşhur savaş dansları "Haka"yı yaparken.

Gerek bu durum gerekse diğer savaş zamanı gelişmeleri Mısır'ın siyasal ve ekonomik hayatının gidişatını etkilemişti. Enflasyon yükselmişti, temel gıda maddeleri öylesine yetersizdi ki, 1942'de Kahire'de ekmek ayaklanmaları başlamıştı. Mısırlılar buğday kıtlığından Müttefik askerlerinin varlığını sorumlu tutuyorlardı. Savaş yüzünden ülkenin ticaret imkanları da kısıtlı olduğundan Mısır kendi sanayi temelini geliştirmek zorunda kaldı. Savaş sonunda şeker ve tütün ürünleri gibi mallarda kendi kendine yeterli olmuş ve ayakkabı, çimento, pamuk ipliği ve cam üretimi önemli ölçüde artmıştı. Mısır girişimciliğinin genişlemesi ve 200 binden fazla Mısırlının savaşla ilişkili işlerde istihdamı nedeniyle yerel iş gücü önemli ölçüde büyümüş ve sendikalaşma hareketi hız kazanmıştı.

Politika alanında, savaşın getirdiği olaylar 1923'ten beri Mısır'ı yönetmiş olan bütün kurumları -monarşiyi, parlamenter hükümeti ve Vefd Partisi'ni- gözden düşürdü ve 1952 devrimine kadar sürecek siyasal bir felci başlattı. Savaşın başlangıcında Mısır'da tanınmış bir Mihver sempatizanı ve Kral Faruk'un yakın özel danışmanı Ali Mahir liderliğinde bir koalisyon kabinesi iş başındaydı. Mahir  1940'ta istifa edince bir dizi istikrarsız koalisyon hükümeti başa geçti ve bunlar Mihver güçleriyle açıkça bir kopma yaşamadan, ama İngiltere'yle doğru ilişkileri de sürdürerek Mısır'ın gelecekteki diplomatik seçeneklerini açık tutmaya çalıştılar. 1942 kışında iktidardaki koalisyon dağıldı ve hükümet istifa etti.

Bu durum "4 Şubat Olayı" denen olayı hazırlamıştı. Otuz altı yıl önce Dinşavay'daki idamlar gibi bu da, İngiliz-Mısır ilişkilerinde olayı kat kat aşan yankıları olacak gelişmelerden biriydi. Kral Faruk sırdaşı Mahir'in başbakanlığa gelmesini istiyorsa da, Rommel'in orduları İskenderiye'yi vuracak kadar yaklaşmışken İngiltere, Mihver yanlısı bir başbakana razı olamazdı. İngiltere sefareti bu aşırı kriz durumunda kendisiyle en çok işbirliği yapacak grubun, parti lideri Mustafa el-Nahhas başbakanlığında bir Vefd hükümeti olacağına karar verdi. İngiltere sefiri Sir Miles Lampson, hükümetinin görüşünü bildirmek üzere Kral Faruk'tan 4 Şubat 1942 akşamı bir görüşme talep etti. Lampson krala gitmeden önce İngiliz tank ve askerlerinin namlularını Ahdin Sarayı'na çevirmelerini emretti. Sonra da Faruk'a bir ültimatom sundu: Ya kral Vefd Partisi'ne kabine kurma görevini verir, ya da tahttan feragat ederdi. Faruk kabineyi atamayı seçti.

4 Şubat Olayı'nda Lampson'un kullandığı taktikler, İngiltere'nin Mısır'ın iç işlerindeki kontrolünü bir kere daha vurgulamış ve milliyetçileri öfkelendirmişti. Aynca, bu olay Mısır'ın zaten zayıflamış olan parlamenter sisteminin çöküşünü de hızlandırmış oldu. Kral aşağılanmış ve Vefd'in gücünü kısmaya kesinlikle karar vermişti, buna karşılık Vefd de açmaza düşmüştü. 1936'da bir Vefd hükümetinin Mısır' da İngiliz varlığının devam etmesi koşuluyla bağımsızlık anlaşmasını imzalaması gibi, parti bir kere daha milliyetçi ilkelerini terk etmeye ve siyasal iktidar için İngiltere'yle işbirliğine hazır görünmüştü. Bundan sonraki on yıl içinde Vefd, 1942'de İngiliz tanklarının koruması altında iktidara gelmiş olmasının sonuçlarını yaşayacaktı.

El-Nahhas'ın hükümeti savaş ekonomisinin ortaya çıkardığı yeni güçler üzerinde kontrolü sağlamak için uzun zamandır ihmal edilen sosyal yasalarla işçi yasalarını ve sendikaları tanıyan yasayı çıkardı. Hükümet, Arap Birliği olarak bilinen ve 1945'te kurulan Arap devletleri federasyonu için girişimlerde bulundu. Bölgesel ekonomik, siyasal ve kültürel işbirliği için kurulan Arap Birliği, kısa zamanda üye Arap devletlerinin Filistin'de bir Yahudi devleti yaratılmasına hoşnutsuzluklarını ifade ettikleri bir foruma dönüştü. Merkezi Kahire'de olan ve başında Mısırlı Abdurrahman el-Azzam'ın bulunduğu örgüt, Mısır'ın Arap dünyasında giderek daha fazla yer almasının sembolü oldu.

Avrupa'da savaş sonuna yaklaşırken Mısır'ın siyasal konumu henüz bir çözüme kavuşamamıştı. 1919 bağımsızlığının tartışmasız şampiyonu Vefd, artık İngilizlerle işbirliği yapmış yozlaşmış bir ayrıcalıklılar partisi olarak görülüyordu. Küçük muhalefet partilerinin de halkın gözünde hiç değerleri yoktu. İdeolojik farklılıklardan değil de, Vefdçiler arasındaki kişisel çatışmalardan doğmuş olan bu partilere yaygın bir destek verilmemekteydi. İnandırıcı partilerin yokluğunda monarşi ve parlamento dışı örgütler ve en çok da Müslüman Kardeşler, savaştan hemen sonraki yıllarda Mısır politikasının ön cephesine geçtiler. 1952 Mısır Devrimi yoldaydı.

CEMAL ABDÜLNASIR, HÜR SUBAYLAR HAREKETİ VE ABDÜLNASIR'IN MISIR'I



Cemal Abdülnasır.
1952'den 1967'ye kadar olan dönemde Cemal Abdülnasır, Arap dünyasının olmak istediği her şeyi simgeliyordu: kararlı, bağımsız ve imparatorluk geçmişinden kurtarılmış, parlak Arap geleceğine yönelik yeni bir toplum inşa eden kişi. Şahsen benim de saygımı kazanan, belki de Orta Doğunun 20.yüzyılda gördüğü liderler arasında gerçekten "lider" sıfatını hak eden tek kişidir Cemal Abdülnasır.

Onun girişimleri diğer Arap devletlerinde kopya edilmekteydi ve öylesine baskın bir kişiliği vardı ki, Abdülnasırcılık ve Abdülnasırcılar gibi terimler siyasal sözlüklere girmişti. Çoğu başarıları gerçekten ziyade görünüşte olmasına rağmen, bir süre Arap dünyasına, imparatorluk güçlerine meydan okuyan ve eski yönetici seçkinleri yerlerinden eden dinamik bir lider imajı vermişti. Eski seçkinlerin durgun hareketsizliğine kıyasla ilerici reformculuğu temsil eder görünüyordu. 1948 Arap-İsrail Savaşının yenilgisinin intikamını alacak ve dış baskılara karşı Arap bağımsızlığını koruyacak yeni ve güçlü bir Arap düzeninin yeniden doğuşu ihtimalini mümkün kılacak bir umut ruhu yayıyordu. Dolayısıyla, verdiği ilham ve elde ettiği etkinlik nedeniyle onun iktidardaki yıllarını "Abdülnasır Çağı" olarak adlandırmak hiç de yanlış olmayacaktır. 

ESKİ REJİMİN FELCİ (1945-1952)

2. Dünya Savaşı'nın sona ermesiyle İngiltere ile Mısır arasında yeni bir gerginlik dönemi başladı. İki ülke arasındaki ilişkiler hala Mısır egemenliğine kısıtlamalar getiren 1936 anlaşmasıyla yürütülmekteydi. Mısır hükümetleri, İngiltere'yi anlaşmayı yeniden gözden geçirmesi ve askerlerini çekmesi için ikna etmeye boşuna uğraşmışlardı. İngiltere, Hindistana 1947'de bağımsızlık vermiş olmasına rağmen Süveyş Kanalı'ndan çekilmeye hazır olmadığından Mısır'ın taleplerini kabul edemiyordu. Hükümetin koşulsuz bağımsızlık sağlayamaması ülke içindeki gerilimleri arttırıyor, 1923'ten beri parlamentoya hakim olan büyük toprak sahibi Mısır yönetici sınıfına karşı halktaki kırgınlığı besliyordu. Yönetici sınıfın diğer direği olan Kral Faruk, skandallar yaratan kişisel davranışları ve 1948-1949 Arap-İsrail savaşında Mısır'ın aldığı küçültücü yenilgiyle yakın ilişkisinden dolayı zaten Orta Doğunun geri kalan kentli seçkin sınıfı ve monarşileri ile birlikte  gözden düşmüştü. Mısır, kararlı bir liderliğin yokluğunda sürekli bir siyasal kriz ortamına sürüklenmekteydi. 

Kitlelerin yönetici seçkinlere yabancılaşmasının başlıca sebeplerinden birisi, zenginlerle yoksullar arasında giderek derinleşen uçurumdu. Büyük arazilerin birkaç kişinin elinde toplandığı Mısır kırsalında bu açıkça görülüyordu. 1952'de Mısır toprak sahiplerinin binde 4'ü, ülkenin tanın arazisinin yüzde 35'ini elinde bulunduruyordu. Terazinin öteki ucundaki, toprak sahiplerinin yüzde 94'ünün elinde ekilebilir toprakların sadece yüzde 35'i vardı. Birinci grubun ortalama arazisi 170 feddan, ikinci grubun ortalama arazisiyse 0.8 feddandı. Toprak dağılımındaki bu büyük eşitsizlik, büyük toprak sahiplerinin servetlerini arttırırken küçük toprak sahipleri yoksullaşıyor, borçlarını satmak için topraklarını satmak zorunda kalıyorlardı. Ne toprağı olan ne de toprak kiralayabilen topraksız köylülerse, geçimleri için sadece kendi emeklerine güvenmek zorundaydılar ve savaş sonrası yıllarda koşullar çok ağırlaşmıştı. Kırsal nüfusun yarısından fazlasını oluşturan bu grup, sayılan artarken gelirlerinin azaldığını görüyorlardı. 

Bu durumun düzeltilmesi gerektiği aşikardı, ancak Vefd ve diğer siyasal partilerin liderleri, servetleri ve sosyal statülerini toprak sahipliğinden elde ettiklerinden toprak reformunu düşünmek dahi istemiyorlardı. Kırsal kesimdeki bu huzursuzluk, işçilerin yaşadığı ve standart altı koşullarda çalıştığı, üniversite öğrencilerinin İngiltere aleyhtarı gösterilen düzenlediği Kahire ve İskenderiye'de de gözlenmekteydi. Savaş sonrası hükümetleri sınırlı sosyal refah yasaları çıkarmışsa da, bunlar kitle yoksulluğunu hafifletmekten ve yönetimdeki politikacılara duyulan güvensizliği gidermekten çok uzaktı. 

Müslüman Kardeşler, bu patlayıcı atmosferde faaliyetlerini arttırarak gücünün doruğuna ulaştı. Müslüman Kardeşler'in 1940'ların sonunda 500 bin üyesi ve çok sayıda sempatizanı vardı. Milli bağımsızlık ve sosyal reform programlarıyla birlikte İslami değerlerin korunması çağrısıyla Mısırlıları örgüte çekmekteydi. Savaşın hemen ertesi yıllarda örgütün militan üyeleri yabancılara, yabancı işyerlerine ve emperyalizmin yardakçıları olarak görülen Mısırlı yetkililere sistematik bir şiddet kampanyası başlatmışlardı. Başbakan Mahmud Fehmi el-Nukraşi, 1948'de örgütün faaliyetlerini kısmaya kalkışınca öldürüldü. Ertesi yıl Müslüman Kardeşler'in kurucu lideri Hasan el-Banna da büyük ihtimalle Mısır güvenlik güçleri tarafından öldürüldü. Bu eylemler Mısır'ın eski rejimin son yıllarında içine düştüğü siyasal ve toplumsal karışıklığın boyutlarını göstermektedir. 

Kral Faruk ülkeyi normale döndürmek için 1950'de seçim yapılmasını istedi. Vefd yine zafer kazandı ve yaşlı lideri el-Nahhas Paşa başbakan oldu. El-Nahhas bir zamanlar partisine hakim olan milliyetçi havayı tekrar elde etmek amacıyla, 1951 'de 1936 anlaşmasının yürürlükten kaldırıldığını ilan etti. İran'da Musaddık kriziyle uğraşmakta olan İngiliz hükümeti Mısır'a ödün vermeye hazır değildi. Ancak anlaşmanın iptali Mısırlıları sevindirdi ve silahlı Mısırlı gerilla çeteleri İngiliz ordu birlikleriyle çatışmalara girmeye başladılar. Böyle çatışmalardan birinde İngiliz tankları, İsmailiye'de bir Mısır polis kışlasına saldırarak 50 polisi öldürdü ve onlarcasını yaraladı. Kara Cumartesi olarak anılan bu katliamın ertesi günü, 26 Ocak 1952'de Kahire halkı gösteriler ve ayaklanmalarla karşılık verdi, yangınlar çıkarıldı, Kahire'nin ticari merkezi ateşe verildi. Öfkeli kalabalıklar İngiliz mallarıyla yetinmeyip barlara, sinemalara, gece kulüplerine, butiklere, yani Mısır üst sınıflarının yozlaşma ve ahlaksızlık sembolleri olarak gördükleri her yere saldırdılar. Bu olaya bugün tarihte "Kahire Yangını" adı verilir. 

Olaylar sırasında tahrip edilen bir dükkan.


A crowd of bystanders stands outside a burning building, with black smoke coming out of the windows.
Yakılan bir sinema salonu.

Kara Cumartesi'nde asayişin tamamen ayaklar altına alınması eski iktidarın sonunu hızlandırdı. Rejim birkaç ay daha dayandıysa da, 23 Temmuz 1952'de bir grup genç subayın bir darbeyle hükümeti ele geçirmeleriyle son buldu. Bu, kısa süreli bir askeri müdahaleden başka bir şeydi, resmen rejim değişikliğiydi. Ondan sonraki yirmi dokuz yıl boyunca Mısır'ı, darbede rol alan iki subay, Nasır ve Sedat yöneteceklerdi. 


HÜR SUBAYLAR HAREKETİ VE 1952 MISIR DEVRİMİ


Eight men in dressed in military uniform, posing in a room around a rectangular table. All the men, except for third and fifth persons from the left are seated. The third and fifth person from the left are standing. 
1952 Mısır Devrimini gerçekleştirecek subaylardan bazıları. Zekeriya Muhyiddin, Abdüllatif Bağdadi, Kemaleddin Hüseyin, Abdülhekim Amir, Muhammed Necib ve Ahmed Şevki.

Darbe, ya da sonradan adlandırıldığı şekliyle 1952 devrimi, çoğu birbirlerini 1940'lardan beri tanıyan bir grup çeşitli rütbelerde subay ve üstsubay (binbaşı-yarbay-albay) tarafından yapılmıştı. Kendilerine Hür Subaylar adını veren grup, Albay Cemal Abdülnasır (1918-1970) liderliğindeki dokuz (sonraları on dört) kişilik bir icra komitesi çevresinde toplandılar. Nasır'ın geçmişi ve deneyimleri Hür Subaylar'ın tipik bir modelidir ve Mısır'ın yeni yöneticiler kuşağını şekillendiren etkenleri gözler önüne sermektedir. Nasır'ın babası bir köylüydü; İskenderiye'ye göç etmiş, küçük bir memur olarak posta idaresine girmişti ve ilk oğlu Cemal orada doğmuştu. Abdülnasır'ın babası koyu bir İngiliz karşıtıydı ve Mısır'ı alma girişimlerinden dolayı bizim tarihimizdeki Cemal Paşa'ya ithafen oğluna "Cemal" ismini vermişti.  Abdülnasır'ın normal bir aile hayatı olmamıştı: Annesi kendisi sekiz yaşındayken ölmüştü, babası nakledilmişti ve küçük Nasır, Kahire ve lskenderiye'deki çeşitli akrabalarının yanında kalmıştı. lise yıllarında 1930'ların bütün siyasal akımlarına tanık olmuş, kuşağının pek çok öğrencisi gibi İngiliz aleyhtarı gösterilere katılmış ve 1935 protesto gösterilerinde yaralanmıştı.

1936'da liseden mezun olduktan sonra birkaç ay hukuk fakültesine devam etmiş, sonra kapılarını hem ücretsiz hem de kaliteli eğitim umuduyla orta ve ortanın altındaki sınıfların oğullarına yeni açmış olan, Orta Doğunun en eski Harp Okulu olan Mısır Askeri Akademisine alınmıştı. 1938'de subay çıkmış, savaş yıllarını Sudan ve Batı Çölü'nde geçirmiş, burada daha sonra Hür Subaylar icra komitesini oluşturacak subaylarla ilişki kurmuştu. Grubun pek çok üyesi gibi Abdülnasır da 1948 Filistin savaşına katılmıştı. Kendisi yararlı performans gösterdiyse de, Mısır'ın İsrail tarafından yenilgiye uğratılmasının utancını yaşamıştı. Bu yenilginin Kral Faruk'un, sivil politikacıların ve yüksek rütbeli bazı komutanların yozlaşmışlıklarından kaynaklandığını düşünüyorlardı. Nasır ve arkadaşlarının inancına göre 1948 'felaketi'nin intikamını almak yurtseverlik görevleriydi. 

Nasır ve Hür Subaylar hareketinin başlıca aktörleri, küçük toprak sahibi köylülerin, küçük bürokratların ve küçük tüccarların oğullarıydı. Gruptan bazılarıysa daha orta sınıf kökenli ailelerden gelmekteydiler. Ancak hepsi de İngiliz işgalinden zarar görmüş ve yönetici yerli sınıflara kinleri olan toplumsal tabakalara aittiler. Bunlar aynı zamanda yeni kuşağın otorite makamlarına geçişini temsil ediyorlardı: Darbe sırasında hepsi küçük rütbeli subaydı ve yaşlan yirmi sekiz ila otuz beş arasındaydı ki, bu da 1927'den beri Vefd'in başında olan yetmiş beş yaşındaki Nahhas'tan çok farklı bir tablo oluşturuyordu. Gençlikleri ve tanınmamış olmalarının halkta destek uyandırmayacağını düşünerek, darbeden önce saygın bir subay olan General Muhammed Necib'i başlarına geçmeye ikna ettiler. Necip 1948 çatışmasından ününe halel gelmeden çıkan birkaç Mısırlı komutandan biriydi ve çok geçmeden rejimin en popüler kişisi oldu. 

Hür Subaylar'ın çekirdek grubu, siyasal örgütlenme veya ideolojik yönelim hakkında önyargılı görüşleri bulunmayan pragmatik milliyetçiler ve "çalışkan askeri bürokratlar"dı. İngiliz işgaline son vermek, reform ve sosyal adalet fikirleriyle hareket ediyorlardı. Hür Subaylar 1951'de henüz ordu içinde gizli bir grupken, darbeden sonra hükümetlerine yön verecek altı maddelik bir program hazırlamışlardı. Programda İngiliz sömürgeciliğine son verilmesi, onun Mısırlı işbirlikçilerinin bulundukları makamlardan atılmaları, feodalizmin kaldırılması, devletin yabancı sermayenin kontrolünden kurtarılması, güçlü bir milli ordu kurulması ve sağlıklı bir demokratik hayatın tesis edilmesi vardı. 

Subaylar iktidara gelince, Nasır'ın liderliğinde, hükümetin icra kurulu olarak görev yapacak bir Devrim Komuta Konseyi (DKK) kurdular. DKK'nın ülkeyi idare etmek amacıyla önceden hazırlanmış bir planı bulunmadığından, gelişen durumlara göre çare bulma eğilimindeydi ve rejim böylece şekillenerek yönünü buldu. Ancak Nasır'ın başında bulunduğu hiçbir kuruluş tam plansız olamazdı ve DKK, iktidarını pekiştirirken iki yönlü bir kampanyaya girişti: İktidarın rakipleri ortadan kaldırılacaktı ve aynı zamanda reformlar ilan edilip yeni bir anayasa getirilerek halk desteği aranacaktı. 

1952 Devrimi/Darbesinin birinci yılı kutlamaları. Devrim, en azından Mısır'da yıllardır sağlanamayan istikrarı sağladığı ve Mısır halkının hiç haz etmediği kralı devirdiği için halk nezdinde sevinçle karşılanmıştı. Ordunun politikaya girişinde 1953 yılı başlarında bir grup Mısırlı Hür Subay. Mısır'ın egemen hanedanının devrilişi ve Nasır rejiminin iç reformlarıyla dış politikadaki hamleleri, bütün Arap doğusundaki genç radikallerin gözünde ilham kaynağıydı. 
İlk rakip, kral Faruk'tu. Faruk, darbeden üç gün sonra tahttan feragat etmeye zorlandı ve sürgüne gönderildi. Mehmed Ali'nin soyundan son hükümdar, kraliyet yatıyla İskenderiye'den ayrılıp hayatının sonuna kadar yaşayacağı Fransız Rivierası'na gitti. 1953'te krallık kaldırıldı ve Mısır cumhuriyet oldu. DKK, Vefd ve diğer parlamento partilerine dönerek eski düzeni tamamen ortadan kaldıran bir dizi siyasal değişiklik yaptı: 1923 anayasası kaldırıldı, parlamento feshedildi ve bütün siyasal partiler yasaklandı. Rejimin ilan ettiği üç yıllık geçiş döneminde DKK, en üstün icra organı olarak hareket edecekti. Necib, cumhurbaşkanı ve başbakan oldu; Nasır içişleri bakanı olarak sahne gerisinde kaldı. Diğer DKK üyeleri kabinedeki sivil politikacıların yerlerini aldılar. Askerler devletin kontrolünü tam olarak ele geçiriyorlardı. DKK 1954'te bir bildiriyle 1946'dan 1952'ye kadar herhangi bir kamu makamında bulunan kişilerin bundan sonra aynı makama gelmelerini yasakladı. Böylece eski düzen politikacılarının yolu tıkandı ve bürokrasiye toplumun başka katmanlarından gelenlerin önü açıldı. DKK, siyasal partilerin kaldırılmasının yarattığı boşluğu doldurmak için Kurtuluş Hareketi adında bir kitle partisi örgütledi. Bu, gerçek anlamda parlamenter bir parti değil, rejimin kendisine destek sağladığı, öğrenciler ve işçiler gibi ilgili grupların kontrolünü kazandığı bir araçtı. Ancak ülkede başka partiye izin verilmediğinden fazla bir heyecanla karşılanmadı. 

DKK'nin başlıca rakibi, ülkenin en popüler siyasal örgütü olan Müslüman Kardeşler'di. 1952 darbesi sırasında Hür Subaylar'ın pek çoğu Müslüman Kardeşler'le yakın bağlar içindeydi ve her ikisinin de sonunda diğerini kontrol etmeyi umduğu bir dönemde iki örgüt arasında kısmi işbirliği yapılıyordu. Ancak ikisi bir arada var olamazlardı ve Müslüman Kardeşler'in bir üyesi 1954'te Nasır'a suikast düzenlemeye kalkışınca DKK'nin eline bir fırsat geçmiş oldu. DKK, Müslüman Kardeşler'i yasa dışı ilan etti, liderlerinden altısını idam etti, binlerce üyesini hapse attı. Örgüt yer altına geçtiyse de ne unutulmuş ne de ortadan kalkmıştı ve sesini tekrar duyuracaktı. DKK, siyasal Sol gruplarına karşı da harekete geçti. Darbeden kısa bir süre sonra İskenderiye'de büyük bir tekstil fabrikasının işçileri greve giderek halk devrimi adına fabrikayı yağmaladılar. Yeni rejimden sempati bekleyen işçilere karşı DKK, orduyu grevi bastırmakla görevlendirdi, grev liderlerini yargılayıp idam etti ve işçilerin huzursuz olmalarından yararlanarak Komünist Parti önderleriyle diğer sokulan hapse attı. 

Tümgeneral Muhammed Necib. Mısır'ın ilk cumhurbaşkanı.

DKK'nin silahlı kuvvetleri kontrolü ve sadakatine sahip olması da çok önemliydi. Nasır bu amaçla, yakın arkadaşı ve eski Hür Subay Abdülhekim Amir'i on beş yıl kalacağı başkomutanlığa getirdi. DKK ile askerler ve DKK içindeki ilişkiler, Muhammed Necib ile Nasır'ın arasındaki iktidar mücadelesi 1954 başlarında açığa çıkınca ağır darbe aldı. Necib, kararlaştırılan göstermelik cumhurbaşkanı olacağı yerde popüler bir kişi haline geldi ve devrimin yönü hakkında çoğunlukla Nasır'ınkinden farklı olan görüşlerini dile getirmeye başladı. Ancak Nasır, hareketin kontrolünü elinden bırakmamaya kararlıydı; Necib'e karşı açık ve aynı zamanda gizli bir mücadele başlattı. Nasır daha iyi mücadeleci çıktı ve 1954 Kasım ayında Necib, Müslüman Kardeşler'i desteklemekle suçlandı, makamından alınıp ev hapsine kondu ve 1984'te ölümüne kadar evinde tutuldu. Darbeden iki yıl sonra Nasır, mevcut sivil güç merkezlerini dağıtmış, ordudaki muhtemel rakiplerini temizlemiş ve Mısır içinde hakim siyasal güç olarak yerini pekiştirmişti. 

DKK, iktidarını pekiştirirken reformlar yoluyla halk desteğini sağlamaya da çalıştı. En çok takdir edilen başarısı, 1952 Eylül ayında çıkartılan Tarım Reformu Yasası'ydı. Yasa, bir kişinin en çok sahip olacağı tarımsal araziyi 200 feddanla sınırlıyordu. Bu miktarın fazlasını devlet alacak ve beş feddandan az toprağı olan köylülere dağıtacaktı. Toprak sahiplerine Mısır devlet bonosu verilecekti. Kral ailesinin topraklan ve gayrimenkullerine el konup dağıtım programına dahil edilmişti. Rejimin amacı köylülere yarar sağlarken, toprak sahibi seçkinlerin siyasal ve ekonomik güçlerini azaltmaktı. Eski toprak sahibi sınıfların bütün servetlerinin ellerinden alındığı söylenemezse de, topraklarını kaybetmenin Mısır toplumu içinde etkinliklerinin sönmesine katkıda bulunduğu kuşkusuzdur. Toprak reformu yasaları hatalı uygulanmışsa da, varlıkları bile yeni rejimin eski toplumsal, ekonomik ve siyasal düzeni reddettiğini gösterir. 

Bütün sivil unvanları (paşa ve bey gibi) kaldıran yasalarla birlikte toprak reformu, rejime reformcu ve popülist bir imaj katmıştı. Nasır üç yıllık geçiş dönemi sonunda 1956'da getirilen yeni anayasayla bu imajı daha da arttırmayı ummuş olabilir. Anayasa, ilk Hür Subaylar hareketinin duygularını yansıtıyordu; hükümet emperyalizm ile feodalizmin kaldırılmasını ve güçlü bir ordu, sosyal adalet ve demokratik toplum kurulmasını taahhüt etmekteydi. Demokrasi ilkesi, en azından teorik olarak, seçimle gelen 350 sandalyelik bir millet meclisiyle sağlanacaktı. Eski düzende bir değişiklik de, bir insan haklan yasasının Mısırlıları ırk, cinsiyet, dil ve din ayrımından korumasıydı. 

Yine de anayasada belirtilen çoğulcu toplum, otoritenin dağılımıyla epey sınırlanmıştı. Nasırcı siyasal sistem halkın iradesine karşılık vermek değil, onu yönlendirmek üzere tasarlanmıştı. Siyasal partiler yasaklanmış, etkisi olmayan Kurtuluş Hareketi'nin yerini başka bir kitle örgütü olan Milli Birlik almıştı. Milli Birlik'in başında Nasır'ın olduğu icra komitesi, millet meclisine aday gösterecek ve adayların hepsini denetimden geçirecekti. Anayasa ile cumhurbaşkanına geniş yetkiler verilerek karar verme yetkisi daha da merkezileştirilmişti. 1956 Haziran ayındaki plebisitle anayasa onaylandı ve Nasır cumhurbaşkanı oldu. Resmi rakamlara göre, Nasır kullanılan oyların yüzde 99.9'unu almıştı. Bu durum, seçim yerine plebisit yapılması açısından bir örnek oluşturdu. Ancak bir plebisitin kontrollü koşullarında bile rejim, eskisinden daha çok halk katılımı olması için yeni popülist önlemler getirdi: Erkeklere oy atmaya zorunlu kılındı ve kadınların oy kullanmasına ilk kez izin verildi. 

1956 yılı ortalarında Nasır rejimi, iç otoriteyi sağlamış ve toprak reformu programıyla belirli bir ilgi toplamıştı. Ancak 1952 'devrimi' durağanlaşmıştı; kendisini gelişen dünyada iktidarı ele geçiren diğer askeri hükümetlerden ayırt ettirecek bir yönü yokmuş gibi görünüyordu. Yeni rejime kendi niteliğini veren ve Nasır'ı Arap dünyasının kesin lideri haline getiren şey, bir dizi dış politika zaferi oldu. Dahası, Abdülnasır, Soğuk Savaş'ın iki kutuplu dünyasını dış politikada çok iyi kullanıyordu.


1952 DEVRİMİ SONRASI DIŞ İLİŞKİLER

MISIR, İNGİLTERE VE 1956 SÜVEYŞ KRİZİ

1952'de DKK'nin karşı karşıya bulunduğu en acil dış politika konusu, Mısır'ın İngiltere'yle bozulan ilişkisiydi. Bu ilişki Sudan'daki gelişmelere yakından bağlı olduğu için iyice karmaşık bir hal almıştı. Monarşinin son yıllarında Vefd, Mısır ile Sudan'ın Mısır tacı altında birleşmesini istemişti. İngiltere, Mısır meselesini Sudan'dan ayrı tutmak istemişse de, Mısır ikisini birlikte ele almakta ısrarlıydı. DKK iktidara geldiğinde İngiltere, Süveyş Kanalı'nın statüsü müzakerelerinin önünü açmak için Sudan tartışmasını halletmesi gerekeceğini anladı. DKK, Sudan'ın elinde olmasına öncelik vermiyordu ve hatta Mısır'ın Sudan üzerindeki egemenlik iddialarından vazgeçerek ülkeye özerklik verilmesini istemeye başladı. Mısır'la görüş ayrılıklarını gidermek isteyen İngiltere, DKK'nin şartlarını kabul etti. 1953 Şubat ayında imzalanan İngiliz-Mısır Anlaşması'yla Sudan'ın özerkliği tanındı ve bu hedefe varmak üzere atılacak adımlar belirlendi. Sudan parlamentosu iki yıl sonra bağımsızlığını ilan edince, Sudan sorunu iki ülkenin de gündeminden çıktı. 

Tanks Destroyed Sinai.jpg
Süveyş Krizi sırasında saf dışı kalmış bir Mısır M4 Sherman Tankı.

İngiltere ile Mısır arasındaki müzakereler, İngiltere'nin Mısır'da gelecekte oynayacağı rol konusundaydı. Aylarca süren müzakerelerden sonra 1954'te imzalanan anlaşmayla, İngilizlerin yirmi ay içinde Süveyş Kanalı üssündeki askerlerini çekmesi kararlaştırıldı. Herhangi bir yabancı devletin bir Arap Birliği devletine ya da Türkiye'ye saldırısı halinde İngiltere'nin üsse tekrar yerleşme hakkı vardı. İngiliz askerleri 1956 Nisan ayında çekildiler ve Nasır, Vefdçi seleflerinin ellerinden kaçırdıkları bir zaferi sabırlı diplomasiyle kazanmış oldu. Peki ama, İngilizlerin boşaltmasından sadece birkaç ay sonra Süveyş Kanalı neden bir İngiliz-Mısır muharebe alanına dönüşecekti? 

Bu sorunun cevabını, eski ve yeni Ortadoğu ve Batı ilişkilerinin etkilerinin bir araya gelişinde aramak gerekir. Süveyş krizi, emperyalizm ile Arapların egemenliklerini kullanma istekleri arasındaki çatışmayı vurgularken, Batı ittifakının Soğuk Savaş diplomasisi ile Nasır'ın bir tarafsızlık politikası benimseme girişimi arasındaki farkı ortaya çıkarıyor, Arap-İsrail çatışmasını ve 1949'dan beri çözülmeden duran konuları canlandırıyordu. 

Türkiye ve İran'da da gördüğümüz gibi ABD, Sovyet yayılmacılığına engel olmak üzere bir ittifak girişimi başlatmıştı. İttifaka katılmak isteyen ülkeler, Amerikan askeri ve ekonomik yardımı alıyorlardı. Bağdat Paktı, bu sınırlama politikasını İngiliz etkinliğini kullanarak Arap devletlerine kadar yayma çabasıydı. Bağdat Paktı üyeleri Türkiye, İran, Pakistan, Irak ve İngiltere'ydi ve hepsi 1954 ve 1955'te bir dizi anlaşma imzalamışlardı. Nasır, bu ittifakın Arapları Batı'nın dizgininde tutmayı öngören emperyalizmin bir uzantısı olduğunu iddia ederek Mısır'ı pakta sokmadı ve Irak'ın Nuri el-Said'i imparatorluk ittifakları'na girdiği için kınadı. Mısır cumhurbaşkanı, diğer Arap devletlerini de Bağdat Paktı'ndan uzak durmaya ikna etmek amacıyla bir propaganda kampanyasına girişti. Sonunda, Ürdün ve Suriye'nin ittifakı reddetmelerinde başarılı oldu. 

Nasır'ın bu meydan okuması kendisini bölgede öne çıkarmış, ama Mısır'ı Batı ittifakından uzaklaştırmıştı. Oysa Mısır'ın ABD'nin Türkiye ve İran'a yağdırdığı askeri yardıma ihtiyacı da vardı. 1949'da ateşkes anlaşmaları imzalandığından beri Mısır-İsrail sınırında sık sık çatışmalar meydana gelmekteydi. Gazze'den çıkan Filistinli göçmenler İsrail topraklarına küçük çaplı komando baskınları yapıyorlardı ve İsrail de Mısır'ın Gazze'deki tesislerine büyük boyutlu misillemelerde bulunuyordu. İsrail baskınlarının boyutu ve İsrail güçlerinin görevlerini yapmadaki kolaylıkları, onların askeri üstünlüklerini ortaya koymaktaydı ve Mısırlılar, İngilizlerin kendilerine bıraktığı modası geçmiş malzemeyi değiştirme ihtiyacını görüyorlardı. Ancak Nasır, Batı'dan silah isteyip de reddedilince başka kaynaklara yöneldi. 

Mısır, 1955 Eylül ayında Çekoslovakya ile Mısır pamuğu karşılığında 500 milyon dolarlık ileri teknolojili Sovyet askeri malzemesi satın alma anlaşması yaptı. Bu sözde Çek silah anlaşması, aslında Sovyet-Mısır silah anlaşmasıydı ve uzun vadeli tepkiler doğurdu. Nasır, bu bir tek anlaşmayla, ABD'nin Sovyetler Birliği'ni sınırlamak için uzun süredir yürütmekte olduğu ittifak sistemini baltalamıştı. Mısır cumhurbaşkanı, Sovyetler Birliği'nin Bağdat Paktı'nı atlayarak doğu Akdeniz'de bir üs sahibi olmak gibi yüzyıllık rüyasının gerçekleşmesini sağlamıştı. Nasır, Arap basınında bir kez daha İngiliz-Amerikan boyunduruğundan bağımsızlığını ispat ettiği için göklere çıkarıldı. Sadece Batılı devletlerin hakimiyetlerini kırmakla kalmayıp, ülkesinin yeni askeri gücünü 1948 felaketi'nin intikamını almak doğrultusunda kullanacak bir Pan-Arap lideri görüntüsü oluşturuyordu. Ancak Nasır olgusuna başka gözle bakanlar da vardı; Çek silah anlaşması, Washington ve Londra'da önemli ölçüde rahatsızlığa yol açmıştı. 

Mısır'ın tarım temelini geliştirmek için mali yardım araması da Süveyş krizinin sebeplerinden biridir. 1952 darbesinden sonra Mısır ekonomi planlamacıları, Assuan'da Nil üzerinde ikinci bir baraj yapma fikrini yeniden ele aldılar. Projenin hem siyasal hem ekonomik avantajları olduğu düşünülüyordu: Yeni rejimin Mısır halkı arasında prestijini arttıracak görkemli bir haşan olacak ve sulanacak toprakları genişletip, ülkenin tamamının elektrik ihtiyacını karşılayarak gerçek bir ekonomik fayda sağlayacaktı. Ancak hesaplanan 1 milyar dolarlık inşaat maliyeti, Mısır'ın mali kapasitesinin çok üstündeydi. Hükümet bunun üzerine dış yardım aramaya başladı. 1955 yılı sonlarında Dünya Bankası, ABD'nin ve İngiltere'nin katılmasını da içeren bir kredi paketini onayladı, ancak Nasır'ın bu iki ülkede yol açtığı huzursuzluk yüzünden bazı koşullar getirilmişti. Nasır krediyi kabul edip etmemeyi düşünürken ABD hükümeti 1956 Temmuz ayında aniden kredi teklifini geri çektiğini ilan etti. 

Süveyş Krizi bütün bunların toplamında başladı işte.

Nasır buna birkaç gün sonra dramatik bir misillemeyle karşılık verdi. 26 Temmuz 1956'da Mısır, Süveyş Kanalı'nı millileştirdi ve Nasır, kanal gelirlerinin Batı'nın sponsorluğunu yüklenmeyi reddettiği kalkınma projelerinde kullanılacağını bildirdi. Nasır'ın bu cesur hareketi Mısır'da ve bütün Arap dünyasında büyük bir heyecanla karşılandı. Mısır emeğiyle yapılan ama bir Fransız şirketi tarafından işletilen ve Britanya İmparatorluğu'nun can damarı olarak kullanılan Süveyş Kanalı, Batı sömürgeciliğinin sembollerinden birisiydi. Nasır, kanala Mısır adına el koyarak milletinin dış çıkarlara zorla tabi olmasına bir son vermiş oluyordu. 

Batılı başkentlerin bu karara tepkisi aşırı düşmanlık oldu. İngiltere başbakanı Anthony Eden, Nasır'ın kanalı millileştirmesinin "hırsızlık" olduğunu söyledi, Mısır başkanına dersini vermek gerektiğinden söz etti. 1956 yazı boyunca konuyu çözümlemek amacıyla özel uluslararası konferanslar düzenlendi. Nasır, Süveyş Kanalı Şirketi'ne tazminat ödemeyi teklif ettiyse de, kanalın Mısırlılaştırılması konusunda taviz vermeye asla yanaşmayacaktı. Mısırlı teknisyenlerin İngiltere'nin aksini iddia etmesine rağmen, kanalı açık tutmaktaki başarılı uygulamaları Nasır'ın elini güçlendirmişti. 

Krizi anlaşmayla çözme çabaları sürerken İngiltere, Fransa ve İsrail, Mısır'a karşı ortak bir askeri harekat için gizli anlaşma yaptılar. Bütün tarafların harekatı onaylamak için kendi sebebi varsa da, ortak istekleri Nasır'ı devirmekti. İsrail, anlaşma gereği 29 Ekim 1956'da Sina'ya saldırdı. 31 Ekim'de İngiliz hava kuvvetleri Kahire yakınlarındaki ve kanal bölgesindeki askeri hedefleri bombalamaya başladı. İsrail kara kuvvetleri kanalın doğu kıyısına ulaştılar ve Fransız paraşütçüleri 5 Kasım'da Port Sait'e indiler. Ertesi gün İngiliz-Fransız ordusu, kanalın kuzey ucuna çıkarak Süveyş kentine doğru yürümeye koyuldu. 6 Kasım gece yansında İngiltere ve Fransa'nın BM ateşkes kararına uymalarıyla ilerleme durduruldu. 

İsrail Ordusu Sina'da.

Mısır'ı hedef alan bu üçlü saldırı, hem ABD hem de Sovyetler Birliği tarafından kınandı. Sovyetler Birliği, o sırada Macaristan'daki bir ayaklanmayı bastırmakla (1956 Macaristan Ayaklanmaları) uğraşırken, İngiltere Mısır'dan askerlerini çekmediği takdirde Londra'ya roket saldırısı düzenleme tehdidinde bulundu. ABD üç yakın müttefikinin bu hareketinden çok rahatsız olmuştu ve hiçbirinin güç kullanmaktan yarar sağlamasına izin verilmeyeceği tutumunu takındı. İngiltere ile Fransa Aralık ayında kuvvetlerini çektiler ve İsrailliler de Sina yarımadasını 1957 Mart ayında boşalttılar. Mısır ile İsrail arasında tampon oluşturmak üzere bir özel BM gücü Gazze'ye yerleştirildi. 

Süveyş krizinin çatışmaya karışanların hepsi açısından önemli sonuçları olmuştu. Mısır'ın askeri yenilgisi Nasır adına siyasal bir zafere dönüştürüldü. Nasır devrileceği yerde krizden bir Mısır ve Pan-Arap kahramanı olarak çıktı. İki eski imparatorluk devleti karşısında dimdik durmuştu ve ABD ile Sovyetler Birliği, Mısır'ın egemenliğini savunmuşlardı. Sonunda da Süveyş Kanalı Mısır'ın elinde kalmıştı. Araplar arasında Sovyetler'in de prestiji yükseldi ve Mısır'a silah göndermeleri üzerine bu prestij daha da arttı. Üç saldırgan ülkenin Arap dünyasındaki olumsuz imajları daha da pekişmiş oldu. İsrail silahlı kuvvetlerinin gücünü bir kere daha göstermişse de, Mısır'a saldırısı Arapların İsrail'in Batılı devletlerin ajanı olduğu fikrini doğrulamıştı. İngiltere ile Fransa'nın bir Arap devletine saldırmak için İsrail'le ittifaka girmeleri çok büyük suç sayılıyordu. Olayın Mısır içinde talihsiz tepkileri oldu: Bütün hayatlarını ülkede geçirmiş olan pek çok İngiliz ve Fransız yurttaşı sınırdışı edildiler, mallarına el kondu. İsrail saldırısının yarattığı Yahudi karşıtı hareket sonunda pek çok Mısırlı Yahudi de ya sınır dışı edildiler ya da kendiliklerinden gittiler. İstilacı üç devlet içinde, Süveyş olayındaki rolüyle en çok zarar gören İngiltere oldu. İngiltere eski dönemlerin emperyalist taktiklerine başvurmakla kalmamış, askeri operasyondan kendisinden daha güçlü iki süper devletin baskısıyla vazgeçmek zorunda kalmıştı. Times gazetesi, Başbakan Eden'in Mısır'ı işgal kararı için şöyle yazıyordu: 

"Kendisi İngiltere'nin bir Büyük Devlet olduğuna inanan son, bir krizle karşılaşıp da bunun böyle olmadığını anlayan ilk İngiltere başbakanıdır!"
MISIR VE ARAP DÜNYASI : BİRLEŞİK ARAP CUMHURİYETİ


Abdülnasır, "İhtilalin Felsefesi" adlı kitabında şöyle yazıyordu:

“Tarih sayfaları kendileri için önemli anlarda oynadıkları görkemli rolleri yaratmış kahramanlarla doludur. ve yine tarih sayfaları, uygulayacak kahramanın asla bulunmadığı kahramanca ve görkemli rollerle doludur. her nedense bana, Arap çevresinde kahramanını arayan bir rol amaçsızca dolaşıyormuş gibi geliyor. Dolaşmaktan yorgun düşmüş olan bu rolün neden sonunda bizim ülkemizin sınırları yakınına konup, onu oynayacak başka kimse olmadığından bizi harekete çağırdığını, repliklerini ezberlememizi, kostümünü giymemizi istiyormuş gibi geldiğini bilemiyorum.” Cemal Abdülnasır, İhtilalin Felsefesi, sf 87-88



Nasır, Süveyş Krizinin sonrasındaki zaferinin sonucu olarak tanımladığı bu kahraman rolüne soyundu. Başka hiçbir Arap lideri onun statüsüne yaklaşmamıştı ve başka hiçbir arap lideri böylesine yüksek bir beklenti yaratmamıştı. Bu rol, bir fırsat olduğu kadar yüktü de. ancak o, prestijini korumak için dış politika başarılarını sürdürmek ve mısır dışında milyonlarca Arabın kendisine bağladığı umudu gerçekleştirmek zorundaydı.

Mısır'ın Arap mirası reddedilemez bir gerçekse de, iki büyük savaş arası dönemin önemli yazarları, ülkenin Yunan ve Firavun geçmişini vurgulayarak laik batı kültürüne bağlamaya çalışmışlardı. Nasır'ın Mısır'ı Arapçılığın merkezi yapma isteği, belirli ölçülerde kültürel yöneliş gerektiriyordu. 1952 öncesi aydınlarının çok katmanlı kimlik parçaları yerine Nasır Rejimi, Arapçılığı ve Pan-Arap birliğini kuvvetle vurguladı. örneğin, 1956 anayasası mısır'ın bir arap ülkesi ve arap milletinin parçası olduğunu belirtiyordu. 1923 anayasasında böyle bir yaklaşım yoktu. Nasır'ın popülerliği, Arap Birliğini benimsemesi ve diğer Arap Meselelerini desteklemesi, Mısır'ın Arap Kimliğinin yerleşmesini ve Pan-Arap hareketinin başına geçmesini sağladı. Nasır, Arap Birliğinden ve Mısır Hegemonyasından oluşan ikili hedefine varmak için diğer Arap Ülkelerinin siyasal gelişmelerine müdahale etti. Süveyş Krizinin ardından dış politika serüvenlerine atılması kendisine daha fazla saygı kazandırdı, ama hükümetinin dikkatini de acil çözüm bekleyen iç sorunlardan uzaklaştırdı.

1958 yılı başlarında Birleşik Arap Cumhuriyeti'nin (BAC) kurulması, Arap Birliği yolunda önemli bir adım olarak göründü. BAC, Suriye ile Mısır'ın tek bir devlet olarak birleşmesiydi. Birlik isteği, hakim Baas Partisi üyesi olan bir grup Suriyeli politikacıdan geldi. Bunlar Suriye içindeki küçük ama iyi örgütlenmiş bir komünist hareketin hükümeti devirme arefesinde olmasından korkuyorlardı. Bu yüzden, komünist darbeyi önleyeceği ve kendi hakimiyetlerini koruyacağını düşünerek bir Suriye-Mısır birliği hedefiyle Nasır'a yaklaştılar. Nasır teklifi kabul etti ve aradan bir ay geçmeden BAC ilan edildi. Nasır, Şam'da kendisini alkışlayan kalabalıklar tarafından karşılandı.

Yaratılma zamanında gördüğü takdire rağmen BAC garip bir varlıktı. Suriye'nin bir iç sorununun varlığı ve Nasır'ın reddedemeyeceği bir teklifi kabul etmesiyle alelacele kurulmuştu. Yeni devlet, iki katılımcı ülke arasında tam bir birleşme olacaktı, ama Mısır hemen hakim duruma geçti. Birleşmeyi isteyen Suriyeli Liderler Kahire'de yaşamak zorundaydılar ve kendi yurtlarındaki gelişmeler üzerinde herhangi bir etkinlikleri yoktu. BAC'nin başkanı olan Nasır, Mısır'da çok iyi işleyen tek parti askeri rejimini Suriye'ye de kabul ettirdi. Mısırlı asker ve sivil personel Suriye'ye dolarak önemli görevlerdeki Suriyeli karşıtlarının yerine geçtiler ve Suriyelileri kızdıran bir küstahlık sergilemeye başladılar. Bir suriyeli general daha sonraları, "Suriye'deki her Mısır subayı, sanki Cemal Abdülnasır gibi davranıyordu." diyecekti. Suriye'deki siyasal partilerin kapatılması, Suriyeli Subayların görevlerinden alınması ve mısır toprak reformu yasalarının değişik bir şeklinin zorla uygulanması, Suriye Toplumu içindeki güçlü kesimleri yabancılaştırmıştı. İsyan ordusu birlikleri 1961 eylül ayında Mısırlı komutanlarına isyan ederek, BAC'nin ve Arap Birliği çerçevesindeki ilk deneyimin sonunu getirdiler.

BAC'nin dağılması Nasır'ın prestijine indirilmiş bir darbeydi ve hedeflerini yeniden değerlendirmeye yöneltti. Rejim 1961'den sonra içe dönerek yeni bir dizi iç reform yaptı. Ancak Nasır, Arap Birliği savunucusu rolünden vazgeçmemişti ve amacına uygun düştüğünde diğer Arap Devletlerinin iç işlerine karışmaktan geri kalmıyordu. Bu inisiyatifi, bütün felaketli sonuçlarıyla Yemen İç Savaşında isyancıların tarafını tutmasıyla kendini gösterdi. Askerler 1962'de yemen hükümdarını devirerek bir cumhuriyet ilan ettiler. Ancak hükümdar İmam Muhammed el-Bedr dağlara kaçtı, davasına sadık aşiretleri etrafına topladı ve tahtını yeniden ele geçirmek amacıyla bir silahlı mücadele başlattı. imam Muhammed, diğer iki hükümdar olan Ürdün ve Suudi Arabistan krallarından bol miktarda yardım aldı. Abdullah el-Sallel liderliğindeki yeni askeri rejimin yardım için Nasır'a başvurması doğaldı ve o da eski düzenin düşmanı olarak bu isteği geri çevirmeyecekti. 1965'te yaklaşık 70 bin Mısır Askeri yemen'de askeri rejim saflarında savaşıyordu. Mısır Kuvvetleri engebeli arazide tıkılıp kaldılar ve gerillaların verdirdiği ağır kayıplar sonunda 1968'de geri çekildiler. Mısır'ın bu müdahalesi Arapları birleştireceği yerde böldü; Araplar Araplarla savaşmıştı. Suudi Arabistan ve Mısır Devlet Başkanları birbirlerine hakaretler yağdırıyorlardı. Mısır Ordusunun Altı Gün Savaşında yaşayacağı skandallar ve içler acısı durum yemen’de uğradığı yıpranmanın da bir sonucuydu.

Mısır, Pan-Arap hareketi liderliğini daha ustaca yollarla yeniden aldı. Kahire radyosunun Arapların sesi kanalı, bütün Arap Dünyasına ve ötesine propaganda yayınına başladı. Mısır sinema endüstrisi Arap Ortadogusu'nun en büyüğüydü ve bütün bölgeye dağıtılan filmler üretiyordu. dönemin en popüler Arap şarkıcısı Ümmü Gülsüm de, bütün Arap Ülkelerinde konser salonlarını dolduran ve dinleyeni büyüleyen bir kadındı. Nasır ve Mısır sürekli olarak kamuoyunun gözleri önündeydiler ve ikisinden de çok şey bekleniyordu.

MISIR, SOVYETLER BİRLİĞİ VE AMERİKA BİRLEŞİK DEVLETLERİ

Süveyş olayından sonraki yıllarda Mısır-Sovyetler bağları iyice sıklaştı. Sovyetler, 1958'de Assuan Barajı projesini finanse etmeyi ve Mısır'a daha fazla askeri ve teknik yardım yapmayı kabul ettiler. Mısır silah ve yedek parça bakımından giderek Moskova'ya daha bağımlı oldu. Mehmed Ali'nin 1820'lerde Mısır'ın müstakbel seçkinlerini eğitmek için Fransa'ya göndermiş olduğu gibi, Nasır da 1960'larda geleceğin filo komutanlarını ve sivil teknokratlarını Sovyetler Birliği üniversitelerine gönderdi. Gerçi Sovyet-Mısır ilişkilerinin genelde iki ülke arasındaki ideolojik farklılar nedeniyle sıkıntılı dönemleri de vardı. Sovyetler Birliği'nin bilimsel sosyalizmi ve ateizmi, Mısır'ın milliyetçi ve İslami temelleriyle çelişkiliydi. Ancak Nasır ve Kruşçev, karşıdan birbirlerine ihtiyaçları olduğunu bilen pragmatik insanlardı: Nasır Sovyetler'den, Mısır'ın liderlik rolüne inandırıcılık kazandıran silahları alıyordu; Sovyetler Birliği de Mısır'da, Ortadoğu'da ABD'nin kendilerini çevirmesine karşı çıkacakları bir nüfuz merkezi elde ediyorlardı. 

Ortadoğu'daki Sovyet-ABD rekabeti, Mısır dış politikasının sabit bir öğesiydi. Süveyş krizi sonrasında ABD, bölgedeki Sovyet tehdidine karşı yeni bir politika geliştirmişti. Eisenhower Doktrini (1957) olarak bilinen bu politikada, komünizme karşı direnen ülkelere ekonomik ve askeri yardım vaatleri yer almaktaydı. Buna ilaveten doktrin, uluslararası komünizm kontrolünde olan herhangi bir devletin silahlı saldın tehdidi altında olan Ortadoğu devletlerinin bağımsızlığını korumak için ABD askerlerinin konuşlandırılmasına da yetki veriyordu. Nasır nezdinde bu, Bağdat Paktı'ndaki Batılı denetiminden farksızdı ve o zaten, Eisenhower Doktrini'ne kuşkuyla bakmaktaydı. Yine de Mısır, Sovyet askeri yardımına giderek daha çok bağlandığı halde, Nasır ülkesinin ABD'ye olan bağlarını koparmamıştı. Onunki, iki süper devlete de tümden bağlanmadan onlardan yararlanmayı amaçlayan bir politikaydı. Amerikan yardımı sürekli değildi ve genelde Mısır parasıyla Amerikan buğdayı alınmasına izin vermekten oluşuyordu. ABD-Mısır ilişkilerinin gelişmesini önleyen iki unsur vardı: Birincisi, Nasır'ın Mısır'ı Batı ittifakına sokmayı reddedip Sovyet askeri yardımını kabul etmesi; ikincisi, Nasır İsrail'e karşı Arap davasının savunucusuyken ABD'nin İsrail'e verdiği kesin destek. 


ARAP SOSYALİZMİNİN/BAAS'IN BENİMSENMESİ


Mişel Eflak. Baas'ın fikir babası.


Yukarıda yazdığımız üzere, Hür Subaylar önceden belirlenmiş bir ideolojileri olmadan iktidarı ele geçirmişlerdi. Rejim 1952'den 1961'e kadar meşruiyetini dış politika girişimlerine ve Nasır'ın popülerliğine borçluydu. Ancak halkın bağlılığını esinlendirebilecek bir rehber ilkeler dizisi kurmadı. 1961'de BAC'nin dağılmasından sonra Nasır ve arkadaşları, iç politikalarını yeniden değerlendirdiler ve Mısır'ın başarılı ekonomik gelişmesinin sosyalizmin bazı seçilmiş unsurlarını benimsemesini gerektirdiği kararına vardılar. Yerli kökleri olduğunu gösterme çabasıyla da kendi ideolojilerine 'Arap sosyalizmi' adını verdiler. Arap sosyalizmi rejimin çağrısı oldu, doktrin yeni Mısır kuşaklarını devrimci hedeflerin başarısına çekmeyi hedefledi.

Hükümet, sosyalizmi eskiden gelen ideolojik bir bağlılıktan dolayı değil, pragmatik gerekçelerle benimsemişti. Gerçekten de, rejimin iktidardaki ilk yıllarında yabancı ve yerel özel yatırımcılara teşvikler verilmiştir. Ancak Nasır'ın Mısır'ı, yatırım sermayesi için cazip olmadığından rejim para bulmakta güçlük çekiyordu. Bu yüzden, hükümet kalkınma planları için gerekli fonları yaratmak amacıyla Mısır'm tesislerinin çoğunu almaya ve bütün sermaye birikiminin sorumluluğunu üstlenmeye karar verdi. Bu açıdan rejimin ekonomik politikası, Marksist sosyalizmden ziyade bir tür devlet kapitalizmiydi; sınıf çatışması dinamiğine değil, para bulma ihtiyacına dayanıyordu.

Sosyalist kararnamelerin en yoğun dalgası 1961 ila 1964 arası görüldü. Bu yıllarda geri kalan yabancı şirketleriyle yerel tesislere, bankalardan sigorta şirketlerine, ithalat şirketlerinden otellere kadar her şey millileştirildi. Medya bile devlet kontrolüne geçti ve Mısır'ın bir zamanlar canlılığıyla ünlü basını, merkezi hükümetin sözcüsü haline getirilip sıkı bir sansür altına alındı. Ekonomiyi yönetmek üzere planlama kurumlan oluşturuldu ve Mısır 1960'da ilk beş yıllık planım açıkladı. Plan, sanayi kalkınmasına ağırlık veriyordu. 1960'larda sanayi üretimi, özellikle tekstil, gıda maddesi ve meşrubatta olmak üzere önemli ölçüde arttı. Ancak rejimin büyük çaplı gösteriş projeleri ve en önemlisi Helvan'daki demir çelik fabrikası, geliriyle kıyaslanamayacak büyük masraflarla sonuçlandı. Sanayi gelişmesine ilave bir engel de, devletin işlettiği sanayilerin doğasından kaynaklanmaktaydı: Bunlar katı merkezi planlama mekanizmalarına tabiydiler, idari düzeyde aşırı kadrolaşma vardı ve rekabet olmadığı için kalite kontrolü zayıftı. Rejim toprak kazanma programlarına da büyük paralar harcamıştı ama hiçbiri fazla başarılı olmamıştı. Ancak Assuan Barajı'nın 1970'de tamamlanması, 650 bin feddanın tarımsal arazi olarak kullanılmasını sağladı. Ne var ki, Assuan Barajı'nın inkar edilemez yararları bir dizi ekolojik yan etkiyle azalmıştı.


Assuan Barajı.

Genel Mısır ekonomisindeki gelişme, hükümetin ülkenin çok yüksek olan doğum oranını sınırlamak amacıyla önlem almasını gerektiriyordu. 1962 planında aile planlamasından söz edilmişse de, hükümet konuyu sistemli biçimde ele almadı. Sonuçta, Mısır nüfusu yılda yüzde 2.5 artmaya devam etti. 1960'da 26 milyon Mısırlı vardı; 1980'da nüfus 40 milyona yükselmişti. Aşırı nüfus Mısır'ın hala en ciddi sorunlarından biridir. Nasır yıllarında sürekli artan nüfusun temel tüketim ihtiyaçları, Mısır'ı gıda maddesi ihracatçısından ithalatçısına çevirmişti. Nüfus artışı, kazanılan yeni tarım topraklarını kat kat aşınca durum iyice kötüleşti. Çölden güçlükle kazanılan her feddan toprak için Kahire ve diğer kentlerin insafsızca büyümesiyle, Nil kıyısındaki değerli zengin tarım toprakları eksildi.

Ülkedeki bütün tesislere el koyan hükumet, kendisine devasa bir personel sorunu yaratmıştı. Devlet daha önce özel ellerde olan iş yerlerini ve sanayileri işletip kadrolarını doldurmak zorundaydı. Rejim, askeri kökenine sadık kalarak çeşitli bakanlıklar ve kalkınma birimlerinin başına eski subayları getirdi. Böylece subayların sadakati güvenceye alınıyordu ama insanlar hiçbir eğitimi olmadıkları görevlere getirilmiş oluyorlardı.

Nasır rejiminin sosyalizminin uzun vadeli eşitlik ve sosyal refah önlemleri de vardı. 1961'de bir ailenin sahip olacağı toprak 100 feddana, 1969'da 50 feddana indirildi. 1952 Tarım Reformu yasasıyla başlayan toprak reformu, tanın arazisinin sadece yüzde 12'sini kapsamıştı ve kırsal nüfusun ancak yüzde 9'una toprak sağlanmıştı. Yine de, rejimin programları toprak sahipliğinde önemli düzelmeler sağladı. Çok büyük malikaneler hemen hemen ortadan kalktı. 1964'e gelindiğinde küçük çiftlikler (5 feddandan az) ekili arazinin yüzde 55'ini, orta ölçekli çiftlikler (5 ila 50 feddan) yüzde 33'ünü kapsıyordu ve kalan yüzde 12 de 50 ila 100 feddan arasındaydı Bu daha eşitlikçi dağılım üretimde büyük bozulmalar olmadan gerçekleşmiş, hasat azalmamış, hatta bazı yıllarda artmıştı. Toprak reformu topraksızlığı ya da kırsal yoksulluğu ortadan kaldırmamışsa da, belki de rejimin tarım politikalarından yararlanan başlıca kesim olan orta düzey köylülerin ekonomik ve sosyal durumlarım düzeltmişti.

1961'den sonra da başka sosyal eşitlik önlemleri alındı. Gelir dağılımı yasaları, kişisel maaşları 5 bin sterlinle sınırlayarak zenginlere darbe vurdu; 10 bin sterlini aşan gelirler yüzde 90 vergiye tabiydi. Bu önlemler eski seçkinlerin gücünü daha da azalttı. Sosyal terazinin öteki ucunda memurlara ve işçilere emekli aylıkları, asgari ücret ve sağlık sigortası gibi yenilikler getirildi.


SOSYALİZMİ KURUMSALLAŞTIRMAK : KURULUŞ BELGESİ VE ANAYASA


Nasır 1962'de özel olarak toplanmış kongreye Mısır'ın yeni politikalarını açıklayan ve dayanaklarını gösteren belge olan Milli Eylem Belge'sini sundu. Bu belge, rejimin eylemleri adına ideolojik temel oluşturma ve yeni politikalarla kitlelerin özdeşleşmesini yaratma girişimiydi. Mısır'ın özgürlük, sosyalizm ve birlik elde etmek üzere bir devrimin ortasında olduğu ilan ediliyordu. Belge ülkeyi Arap devriminin öncüsü olarak göstererek, Mısır'ın Arap dünyasındaki önderliğini dile getirmekteydi. Belgeye göre Mısır'ın görevi, devrimini diğer Arap ülkelerine yaymaktı, böylece Arap siyasal kurumlarında gerici unsurlar bertaraf edilecek ve kalıcı bir Arap birliğinin yolu açılacaktı. Tabii bu tür açıklamalar iktidarda olan Arap hükümdarlarınca hiç de hoş karşılanmadı.

Devrimin hedeflerinin elde edileceği araç, kitle tabanlı tek parti olan Arap Sosyalist Birliği'ydi (ASB). Belgede ASB, feodalistler ve kapitalistler dışında bütün Mısırlılara açık devrimci bir örgüt olarak tanımlanıyordu. 1960'ların sonunda ASB, yerel, bölgesel ve milli düzeydeki şubelere kayıtlı 5 milyon üyeli bir bürokratik örgüt haline gelmişti. ASB'nin başında Nasır, üst düzey idareciliklerinde eski subaylar bulunuyordu. ASB temelde hükümetin kitle kamuoyu yaratmak, genç Mısırlı kadrolar yetiştirmek ve devrim karşıtı merkezlerin oluşmasını önlemek üzere kullandığı bir araçtı. ASB iki selefinden (Kurtuluş Hareketi ve Milli Birlik) daha başarılı olmuşsa da, o da her yerdeki tek partiler gibi hantal, kayırmacı bir örgüt oldu.

Devletin siyasal yapısı 1964'te yapılan yeni anayasayla bir daha tanımlandı. Anayasa millet meclisine seçilecek milletvekillerinin yüzde 50'sinin işçi ve köylü olması gibi yenilikler getirmesine rağmen, temelde Nasır'ın güçlü bir cumhurbaşkanlığı tercihini pekiştirmekteydi. Demokrasi gösterişine rağmen millet meclisi, cumhurbaşkanının yasalarını onaylayan bir danışma kurulundan başka bir şey değildi; 1965'te yapılan bir başka plebisitle Nasır tekrar makamında kaldı.

Nasır iktidarı paylaşmaya karşıydı ve cumhurbaşkanlığı karar verme yetkisinin kendi ellerinde toplanmasıyla damgalanmıştır. Bütün büyük konular Nasır'a götürüldüğü ve onun kararlan politika olduğu sürece kurumların hiç önemi yoktu. Araştırmacılar, bu rejimi 'güdümlü demokrasi'den 'yumuşak yürekli diktacılığa' kadar çeşitli terimlerle adlandırmışlardır. Siyasal hayatta halk tabanı genişleyecekse rejim halk iradesinin yukarıdan idare edilmesini güvence altına almıştı. Bu yüzden,  1966'da ASB genel sekreteri, Mısır'ın siyasal yapısının 'kitlelere doğru rehberlik yapmak' olduğunu söylemişti. Ancak başkalarının belirttikleri gibi, doğru rehberlik kavramından polis devletinin kurulmasına giden yol çok kısaydı. Nasır'ın Mısır'ının gizli polisi, ASB içinde casusları ve siyasal tutukluları vardı. Ancak İran rejiminin şahının baskısı ve zulmünden eser yoktu. Mısırlılar, arkadaşlarının değilse de Nasır'ın hep kendilerine iyi olanı düşündüğüne inanırlardı ve bu inançla da ona çok geniş yetkiler tanımaya hazırdılar.


DEVRİM VE TOPLUM


Nasır rejiminin eşitliği, teorik olarak kadın-erkek ilişkilerine kadar uzanıyordu. 1962 belgesinde kadınların erkeklere eşit olduğu bildirilmiş, başka yasalarla da kadınlara seçme ve seçilme hakları tanınmıştı. Ayrıca, ekonominin millileştirilmesi sonucunda kamu sektöründe doğan işlerin çoğu kadınlar tarafından doldurulmuştu. Kadınlar işyerlerine ve üniversitelere girdikçe peçelerini bırakıp, çağdaş uluslararası giyimi seçmeye başladılar. Ancak görünümdeki değişiklikler her zaman özü yansıtmıyordu. Eşitlik hakkındaki söylemlere rağmen Nasır rejimi, aile hukuku konusunda çok dikkatliydi; çokevlilik ve boşanma konularında reformcu yasalar getirmemişti.

Diğer modernleştirici rejimler gibi Nasır hükümeti de eğitimin yayılmasına özen gösterdi. ilk ve orta okullarda devletin hedefi sadece okuryazarlığı arttırmak değil, öğrencilere sosyalizm ve milliyetçiliğin temellerini öğretmekti. Sayı bakımından eğitimdeki ilerleme gerçekten önemliydi: 1953'te ilkokullarda 1.3 milyon çocuk okurken, bu sayı 1970'de 3.6 milyona çıkmıştı. Ancak öğrenci sayısındaki artış, devletin okul inşa etme ve öğretmen yetiştirme imkanlarından çok fazla olduğundan, kalabalık sınıflar ve öğrenci-öğretmen oranında aşın yükselmeler görülüyordu. Rejimin eğitime verdiği onca çabaya rağmen 1969'da yetişkin Mısırlıların yüzde 60'ı hala okuryazar değildi

Öğrencilerin üniversiteye devam etmeleri -ve böylece millileştirilmiş bir ekonomiyi yönetecek beceriye sahip olmaları- için devlet, üniversitelerde paralı eğitimi kaldırdı ve taşra şehirlerinde yeni üniversiteler açtı. Üniversite öğrenimi doğrutusunda bir teşvik de Nasır'ın ünlü 1962 belgesiyle sağlandı: Bütün üniversite mezunları devlet memurluğuna alınacaktı. Genç Mısırlılar bu fırsatlardan yararlandılar ve üniversite öğrencisi sayısı 1960'larda yaklaşık iki katına çıktı. Ancak üniversite sistemi bu artışla başa çıkabilecek durumda değildi: Sınıflar kalabalık, öğretmen, kitap ve laboratuar malzemesi yetersizdi. Bu koşullar da kampüslerde huzursuzluğun artmasına yol açtı.

Rejim üniversitelere girişi kolaylaştırarak, öğrencilerin devletin en çok personel açığı olan bilimsel ve teknik alanlara devam etmelerini istiyordu. Ancak 1960'larda öğrencilerin çoğu istihdam fırsatlarının en kısıtlı olduğu sanat, hukuk ve ticaret fakültelerine girdiler. Bu insanlar mezun olunca Nasır'ın devlet bürokrasisinde iş garantisini seçmekten başka imkanları yoktu. Oysa bu tür görevler düşük aylıklıydı ve güvenlikten başka bir gelecek vaat edemiyorlardı. Bazılarının gözünde böyle bir gelecek ufku yeterliyse de, üniversite diplomasıyla beklentileri artanlar için yeterli iş imkanlarının olmaması öz saygılarına indirilmiş bir darbe oldu. Bu huzursuzlukları kampuslara aktarıldı ve Mısırlı üniversite öğrencilerinin hoşnutsuzlukları katmerlendi.

Abdülnasır, bazı tarihçiler tarafından kimi zaman "Atatürk'ün Mısırlı Arap versiyonu" olarak benzetilmiştir. İki adamın da ülkelerini yabancı hakimiyetinden kurtarmaya kararlı reformcular olmaları bakımından bu kıyaslama uygundur. Ancak Mısır rejiminin İslamiyet'le ve din kurumuyla ilişkisi Atatürk'ünkinden çok farklıydı. Nasır, Mısır toplumunda Atatürk reformlarından farklı olarak Laik bir düzeni benimsememişti, ya da benimsediği laiklik anlayışı farklıydı. Dini kurum ve doktrinlerin devlet üzerindeki etkisini azaltmak ve din ile devleti birbirinden tam ve kesin olarak ayırmak yerine, İslami kurumların "çekiciliğini" kavramış ve onları devletin kontrolüne alarak devrimin hizmetinde kullanmaya çalışmıştır. Bu, özellikle rejimin İslami öğrenimin saygın kurumu ve Mısır ulemasının başlıca eğitim alanı olan El-Ezher Üniversitesi'ne karşı politikalarında görülür. Nasır hükümeti doğrudan kararlarla hareket edebiliyordu. 1961'de El-Ezher hükümet emriyle yeniden düzenlendi ve tıp, mühendislik, tarım ve bir de kadınlar için İslami fakülte olmak üzere dört yeni fakültenin eklenmesini kabul etmek zorunda bırakıldı. Bu düzenleme sonunda El-Ezher'in rektörünün otoritesi azaldı ve hükümet üniversite müfredatı ile yönetici ve öğretmenlerinin atamalarını kendi kontrolüne geçirdi. Hükümet vakıfların kontrolünü de sağlarken, 1955'te şeriat mahkemelerini kaldırarak ulemanın adli gücünün son kalesini devirdi. Rejim bu önlemlerle, Muhafazakar ve Köktendinciler gözünde İslamiyet karşısında görünmeden, İslami görevlilerin bağımsız siyasal bir güç olarak hareket etmelerini önlemeye çalışmaktaydı. Türkiye ve Atatürk'ün laikliğinden farklı olarak Mısır ve Abdülnasır, dini yeni ve "inkılapçı" rejimin gücüne güç katmak için kendi tekeline almıştı.

el-Ezher Üniversitesi. Mısır'ın en eski Üniversitesidir. MS 970'de Fatımiler tarafından kurulmuştur.

Rejim, politikalarını meşrulaştırmak için İslami kurumları kullanmaktan da kaçınmadı. Cuma hutbeleri hükümet propagandacıları tarafından hazırlanıyor ve hükümetin İslam ilkeleriyle uyuşmasına parlak sözlerle değiniliyordu. 1961 millileştirme kararlarından sonra devletçe atanan üst düzey ulema, İslamiyet ile Arap sosyalizmi arasındaki uyum üzerine fetvalar yayınlayıp yazılar yazmaya ikna edildi. Böylece, 1962'de din ile Nasır'ın belgesinin uyumluluğunu anlatan bir kitapta, 

"Arap sosyalizmi adaletin şeriatı ve Allah'ın şeriatıyla yönlendirilmiştir," 

diye yazıyordu.

 İslamiyet'in bu şekilde siyasal amaçlarla sömürülmesi, Nasır rejiminin Atatürk ve Türk Laikliğinden ne kadar uzak olduğunu da gösterir. 

SONUÇ

Mısır' da Nasır yılları çok sayıda önemli olay ve politikayla ilişkilendirilir: Çekoslovakya silah anlaşması, Süveyş krizi, Birleşik Arap Cumhuriyeti, Arap sosyalizminin ilanı ve tarım reformunun uygulanması bunlardan sadece birkaçıdır. Ancak Nasır olgusuna ilişkin duygular, sosyal reformlar ya da dış politika serüvenleriyle tam olarak açıklanamaz. Nasırcılık bir duygu, bir heyecan, yeni Arap geleceği adına bir umuttu. Mısır bürokrasisinin şişirilmiş olduğu, devletin işlettiği sanayilerin verimsizliği, eğitim sisteminin aşırı kalabalık olduğu pek çok kimse tarafından biliniyordu. Ama gerek bunlar gerekse çok iyi bilinen başka eksikliklere rağmen Mısır ve dinamik başkanı, olumlu bir milli dönüşüm süreci başlatmış görünüyordu. Baskıcı geçmiş kararlı bir hareketle silinmişti ve Mısır o dönemde kıskanılan ve taklit edilmeye layık bir bağımsızlık ve gurur sahibi olmuştu. 

Yine de Nasır'a o statüyü veren liderlik rolü, aynı zamanda bir yüktü. Nasır, Arap hareketinde kendisinin ve Mısır'ın liderliğini korumak adına zaman zaman imajını yenilemek zorunda kalıyordu. 1967'de İsrail'e karşı direnme ve diğer Arap devletlerini Mısır'ın durumuna getirme fırsatını yakalamıştı. Nasır bu fırsatı kaçırmadı ve bu hareketiyle ülkesini bütün kazandıklarının sorgulanmasına yol açan alçaltıcı bir askeri yenilgiyle karşı karşıya bıraktı. Altı Gün Savaşı ya da diğer adıyla Haziran Savaşı ile yani.

Abdülnasır'ın Orta Doğu tarihi için önemi muazzamdır. Altı Gün Savaşı, İsrail ilişkileri bunların en önemlileri. Ancak bu yazıda Abdülnasır'ın Orta Doğu için öneminden ziyade Mısır'dan söz ettiğimiz için oralara girmiyorum. 

1970 Eylül ayında Ürdün'de Filistinlilerle Ürdün ordusu arasında çıkan çatışmada Nasır krize bizzat aracılık etmek istedi. Kahire'de toplanan Arap zirvesi Filistinlilerce ve Kral Hüseyin'de kabul edilebilir bir ateşkes sağladı. Nasır, oldukça bağımlı bir sigara tiryakisiydi. Konferansın ertesi günü -28 Eylül'de- Nasır geçirdiği bir kalp krizi sonunda öldü. Prestijine inen darbelere rağmen Nasır'ın ölümü gerçek bir şok ve yas doğurdu. Ciddi bir kriz ve kararsızlık anında son on beş yılın hakim Arap şahsiyeti böylece sahneden çekilmiş oluyordu. Arap dünyası, Nasır'ın yasını tutmak ve onsuz geleceğini düşünmek için kendi aralarındaki rekabeti geçici olarak durdurdu. Kahire'deki cenazesine milyonlarca kişi katıldı.

Cenazeden bir fotoğraf.

Profesör Malcom H. Kerr'e göre Abdülnasır,"Mısır'ın çok ötelerine, hatta kendisinin söyledikleri ve yaptıklarının çok ötesine taşan çeşitli tavırlar ve eylemleri simgelemekteydi. " Mısır'ın Nasır yıllarında derin bir bölgesel etkinliğe sahip olduğu doğrudur. Ortadoğu'daki bütün iç karışıklıklar Nasır'a yüklenemez elbette, ama onun örneğinin taklitçilere ilham verdiği ve Arap dünyasında taraftar bulduğu da görülmektedir. Batı'nın kucağından ve onunla ilişkili her şeyden kopma çabalan Bağdat ve Şam'da, Trablus ve Cezayir'de yankı bulmuş ve politikalarına ilişkin siyasal reform başka yerlerde reformcular için ideal model haline gelmiştir. Arap birliği rüyası, yakın geçmişte Arapların durumu karşısında düş kırıklığına uğramış milyonlarca kişi tarafından paylaşılmıştı. Ancak Nasır'ın başka devletlerin işlerine müdahalesi çoğunlukla kendisinin koyduğunu iddia ettiği hedeflerle uyuşmamıştır. Nasır kendisinin Pan-Arap hareketi liderliğine gelen dış tehditlerden kaygı duymuş ve Mısır'ın kaynaklarını, Ürdün ve Irak rejimlerini devirme çabaları, Yemen'e müdahale ve son olarak 1967 felaketinde tüketmiştir.

Nasırcılık doktrini sahibiyle ölmüş olabilir. Arap eleştirmenleri Nasırcılığı 'orta yolcu' olmakla, pek çok birbiriyle çatışan emeli hayata geçirmeye çalışmakla suçlamışlardır. Bu sava göre Nasırcılık, dini ya da laik, demokratik veya diktacı, sosyalist veya kapitalist mi olduğuna bir türlü karar verememiştir. Bütün bunlardan bir parça almış, ama hangisinin en önemli olduğunu açıkça ifade etmemiştir. Buna karşılık Mişel Eflak, Baas Partisi'ne Nasırcılıktan çok daha kesin bir ilkeler dizisi sağlamıştı, ne var ki Baas da Nasır'ın liderlik kalitesinde bir politikacıdan yoksundu. 

Altı Gün Savaşı'nda İsrail Hava Kuvvetleri'ne bağlı uçaklar.
İsrail hava kuvvetlerinin 5 Haziran 1967 sabahı başlattığı saldırı Nasır çağının gerçek sonudur. O andan ölümüne değin Nasır sadece siyasette ayakta kalmaya çalışmış ve Nasırcılığı belirleyen politikalardan kopmuştur. 1967 Haziran ayından sonra Sovyetler Birliği'nin Mısır ordusunda hakim duruma gelmesine izin vermiş, Arap birliği arayışlarından vazgeçmiş ve daha önce çok defa kötülediği Ürdün kralı Hüseyin'le uyumlu bir işbirliğine girmek zorunda kalmıştır. Ayrıca, Nasır'ın BM'in 242 sayılı kararını ve Rogers Planı'nı kabul etmesi, İsrail'le uzlaşmaya hazır olduğunu göstermektedir. Nasır'ın ölümüyle, uyandırdığı umutlar Süveyş Kanalı boyundaki Mısır kentleri gibi paramparça olmuştu; aynı şekilde, onun vaatleriyle uyandırdığı Araplar da bir umutsuzluk ve düş kırıklığı dönemine girdiler. 


ENVER SEDAT DÖNEMİ


Subaylık yıllarından. Albay Enver Sedat.
Enver Sedat (1918-1981), Nasır'ın 1970'de ölümünden sonra bıraktığı boşluğu doldurmak gibi güç bir görevin altından kalkmak için arzu edilen kişi değildi. tık Hür Subaylar takımından biri olmasına rağmen ne meslektaşlarının ne de Mısır halkının saygısını kazanabilmişti. Bazı çevrelerde 'Nasır'ın finosu' olarak da anılan zayıf ve evet-efendimci bir insan olarak tanınmıştı ve kısa zamanda değiştirileceği düşünülüyordu. Ancak Sedat öyle hafife alınacak biri olmadığını gösterdi. Politikaları gayet tartışmalıysa da, muhalifleri bile onun Mısır'ın iç ve dış politikasına Nasır'ınki kadar derin bir şekilde yön verdiğini kabul etmektedirler. 

Sedat'ın ilk işi, iç siyasetteki yerini sağlamlaştırmak oldu. Bunu 1971 Mayıs ayında hükümetteki ve Arap Sosyal Birliği'ndeki muhaliflerini temizleyerek yaptı. Ondan sonra 'yenileme devrimi' sloganı altında siyasal ve ekonomik liberalleştirmeyi ilan etti. Sedat iktidarın idari kontrolünü ele almıştı, ama ne yapabilirdi ki? Gerçekten de 1971'de Mısır'ın ne gücü kalmıştı? Sedat, Nasır'dan çözümü imkansız bir ekonomik ve diplomatik sorunlar yumağı devralmıştı. İsrail'le savaş ve barış yapmama durumu Mısır ekonomisinden yılda yüz milyonlarca dolar götüren askeri masrafı gerektiriyordu. Mısır, İsrail'le aktif düşman durumunu sürdürdükçe turizm, Süveyş Kanalı vergileri ve dış yatırım gibi potansiyel gelir kaynaklan gerçekleşemeyecekti. Mısır'ın ekonomisini yeniden inşa etmek için barışa ihtiyacı vardı, ama diplomatik koşullar gerilimlerin azalması yönünde değildi. 1967 askeri zaferiyle kendine güveni tam olan İsrail, ABD'nin cömert yardımıyla da ekonomisini düzelttiğinden güçlü durumundan ödün vermek için bir gerek duymuyordu. Yenilmiş, borçlu ve Süveyş'ten Gazze'ye kadar İsrail'in işgalinde olan Mısır'ın elinde, İsrail'in davranışlarında değişiklik meydana getirecek bir koz yoktu. 

Sedat, İsrail'in pazarlık durumunu değiştirme gücünün sadece Amerika Birleşik Devletleri'nde olduğunu bilerek bu diplomatik açmazı çözmek için ABD katılımını sağlamaya gayret etti. 1972 Şubat ayında ani bir kararla Mısır'daki Sovyet askeri heyetinin 20 bin üyesini ülkeden çıkarttı. Bu karar Sovyet-Mısır ilişkilerini sona erdirmediyse de, Mısır'ın süper devletlerle ilişkilerinde ilk büyük adımdı. Sovyet danışmanlarının gönderilmesi Mısır'ın askeri imkanlarını zayıflatmakla birlikte, Sedat ABD'ye Sovyetler Birliği'nden bağımsız olduğunu göstermek ve Mısır'ın İsrail'le anlaşmazlığında ABD'nin diplomatik müdahalesine açık olduğunu göstermek için göze aldığı bir riskti. Ancak Sedat'ın zamanlaması çok talihsizdi: Sovyet görevlilerin kovulmasından birkaç hafta sonra Filistinli teröristlerin Münih'te İsrail olimpiyat takımına saldırıları gerçekleşti. Mısır cumhurbaşkanının jesti, Arap davalarına hiç sempati duymayan ABD kamuoyu karşısında kaybolup gitmişti. Aşırı milliyetçi Arap Militanlar, Münih'e olimpiyatlara giden İsrailli sporcuları rehin almışlar, kurtarma girişimleri başarısız olduktan sonra rehineler öldürülmüştü. 


1973 ARAP-İSRAİL SAVAŞI (YOM KİPPUR SAVAŞI)


Sedat'ın başkanlığı, aradan iki yıl geçmesine rağmen pek başarılı olmamıştı. Mısır'daki umutsuzluk dalgası, genelde 1972'de ve 1973 başlarında hükümeti eleştiren öğrenci ayaklanmalarında yansıyordu. Sedat, diplomatik açmazı kırmak için çabalarını yineledi. Mısır, İsrail ordusunun sanıldığı kadar güçlü olmadığını gösterebilirse, belki o zaman ABD araya girmeyi kabul edip İsrail'in sert tutumunu yumuşatabilirdi. Sedat bu hedefe varmak için Suriye'yi de yanına alarak savaşı bir diplomasi aracı olarak kullanmaya karar verdi.

İsrail'e saldırmak üzere Süveyş Kanalı'nı geçen Mısır Ordusu.
Golan Tepeleri'nde, Gözyaşı Vadisi'nde imha edilen bir Suriye T-62 Tankı.

6 Ekim 1973 öğleden sonra Mısır birlikleri Süveyş Kanalı'na saldırırken, Suriyeliler de Golan Tepeleri'ndeki İsrail mevzilerine saldırdılar. Mısırlılar kanalın doğu kıyısındaki Bar Lev hattını yarıp İsrail mevzilerini ele geçirerek şaşırtıcı bir başarı kazandılar. Bu, Mısır ordusu adına büyük bir zaferdi. Sovyet danışmanları daha önce Sedat'a operasyonun mümkün olduğunu, dört gün süreceğini ve yüzde 50 kayıp vereceğini söylemişlerdi. Ancak saldırının ilk yirmi dört saatinde Mısır, kanalın öte yakasına 80 bin asker geçirdi ve sadece 200'ünü kaybetti. Ekim Savaşı'nın bu aşaması Mısırlı bilincine 'geçiş' olarak yerleşti ve İsrail karşısında yirmi beş yıllık yenilgiden sonra askeri zaferin simgesi oldu.

Mısır birlikleri kanalın karşı kıyısına geçtikten sonra daha ileri gitmediler. İlerlemeyi durdurdular ve kanalın doğusunda 13. kilometre kala mevzilendiler. Daha ileri gitmek için bir sebep yoktu: Sedat'ın sınırlı hedefleri elde edilmişti. Mısır'ın askeri bir güç olduğunu ortaya koymuş, işgal altındaki Mısır topraklarının bir kısmını geri almış ve süper devletlere İsrail üstünlüğüne her zaman güvenilemeyeceğini göstermişti. Mısır kuvvetleri mevzilerine yerleşip uluslararası diplomasinin devreye girmesini beklediler. Ancak Mısırlılar avantajlarını sürdürmeye devam etmemekle, İsraillilere Suriye cephesini tahkim etmelerine ve Mısır mevzilerine karşı saldırıya geçmelerine imkan sağlamışlardı.

General Ariel Şaron komutasındaki İsrail birlikleri 16 Ekim'de Mısır mevzilerini yardılar ve Süveyş Kanalı'nın batı kıyısına geçtiler. Bu manevra Mısır Üçüncü Ordusu'nu kapana kıstırmış ve Kahire'yi Şaron'un tanklarının menziline sokmuştu. Çatışmanın görünüşü bir anda değişmişti. Geçişin sağladığı avantajları kaybetmek istemeyen Sedat ve müttefiki Sovyetler Birliği ateşkes kabul etmeye hazırdılar. ABD dışişleri bakanı Henry Kissinger ve SSCB dışişleri bakanı Andrei Gromiko'nun 22 Ekim'de sunduğu ateşkes anlaşması, Mısır, İsrail ve bir süre sonra da Suriye tarafından kabul edildi.

Ateşkesin ABD ve Sovyet yetkilileri tarafından düzenlenmesi Sedat'ın Ortadoğu çatışmasına süper devletleri karıştırma amacının gerçekleştiğini gösteriyordu. Gerçekten de Ekim Savaşı bir dereceye kadar vekiller savaşıydı. ABD 14 Ekim'den 15 Kasım'a kadar İsrail'e 200 bin ton askeri malzeme göndermişti; Sovyetler'in Mısır ve Suriye'ye yardımları da çok büyük boyutlardaydı. Süper devletlerin çok daha önce sona erebilecek bir savaşı sürdürmeleri için uydularına malzeme yağdırmaya hazır olmaları çok ilginçti. Devrin siyasal karikatürlerinden birinde Mısır ve Suriye, ABD ve Sovyetler Birliği tarafından şişirilen sönmüş balonlar olarak gösterilmişti.

Savaşın boyutları ve süper devletlerin yardım etmeye hevesli olmaları göz önüne alındığında savaşın maliyetinin yüksek olması hiç de şaşırtıcı değildir. İsrail 2.500, Mısır 7. 700 ve Suriye 3.500 kayıp vermişti. Mısır ve Suriye toplam 2000 tank ve 450 uçak, İsrail ise 800 tank ve 100 uçak kaybetmişti. Bu istatistikler kadar önemli bir gösterge de, süper devletlerin bir Ortadoğu çatışmasına doğrudan karışmalarıydı. Mısırlıların durumu kötüye gitseydi, Sovyetler Birliği onları kurtarmak için müdahale edecek miydi? Böyle bir şey olduğu takdirde ABD, İsrail'i korumak zorunda kalacak mıydı? Ekim Savaşı, Arap-İsrail çatışması bu şekliyle devam ettiği sürece süper devletlerin işe karışma ihtimalinin bulunduğunu göstermişti. 1973 Ekim ayından sonra ABD'nin Ortadoğu barışına müdahale etmesinde yeni bir aşamaya geçilmesinin sebebi buydu.

Başka bir sebep, petroldü. Ekim Savaşı petrol sanayiinin çehresini değiştirmiş ve petrol üreten ülkelere daha önce elde edebilecekleri düşünülemeyen düzeyde bir güç vermişti. 17 Ekim'de Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü'nün (OPEC) Arap üye devletleri, Suriye ve Mısır'a sempati jesti olarak, İsrail işgal edilmiş Arap topraklarından çekilene değin petrol üretimini yüzde 5 kısacaklarını ilan etti. İki gün sonra Suudi Arabistan, ABD'ye petrol sevkıyatını tümden durdurdu. Petrol fiyatları arttı ve dünya petrol üretimi konusundaki önceki düşüncelerini yeni bir değerlendirmeye alma gereğini duydu. Petrol silahının kullanılması Batı Avrupa ve Japonya'nın Arap davasına daha iyi bir gözle bakmalarını sağladı ve ABD politikacılarını Amerika'nın ithal petrole bağımlılığının giderek arttığını kabule zorladı. Petrol unsuru Washington'ın Arap-İsrail çatışmasının barışçı yolla çözülmesi girişimlerini yoğunlaştırmasına neden oldu.

Henry Kissinger

Bu girişimler Dışişleri Bakanı'nın mekik diplomasisiyle simgelenmiştir. Kissinger, 1974 Ocak ayında, Mısır ile İsrail'in savaşı bırakma konularında anlaşmalarını sağladı ve 1975 Eylül ayında imzalanan Sina II anlaşmasıyla İsrail askerleri batı Sina'dan çekildi. ABD girişimlerinin yolunu ekonomik yardımla da açıyordu. ABD ile İsrail arasındaki özel ilişki görüşmelerde de kendini gösterdi ve 1971-1973'te yıllık 400 milyon dolar olan yardım 1974-1975'te 1.5 milyar dolara çıktı. Bu İsrail'in yıllık savunma harcamasının yüzde 42'siydi. Mısır da Kissinger'ın izinden yürümenin ödüllerini aldı. ABD, 1975'te tekrar açılan Süveyş Kanalı'nın imarına katkıda bulundu ve Kahire'ye ekonomik yardımını 1974'te 8.5 milyon dolardan 1976'da 750 milyon dolara çıkardı.


GEÇİŞTEN AÇILIŞA

Ateşkes zamanındaki tehlikeli askeri duruma rağmen Ekim Savaşı, Sedat adına siyasal bir zaferdi. Kendini 'geçiş'in kahramanı olarak gösteren Sedat, Mısır halkının gözünde popüler olmanın keyfini çıkarırken, onlara geçiş ruhunun ekonomiyi düzeltmekte ve ülkeye çok önemli yararlar sağlamakta değerlendirileceğine söz verdi. Sedat, Nasır döneminde getirilen sosyalist sistemin parçalarını sökme planı olan yeni ekonomik önerilerini Ekim Tebliği'yle duyurdu. Hiçbir Mısırlı lider Nasırcılığın sosyal yardım programlarıyla oynayamazdı ama, Sedat kamu sektörünün rekabetten uzak ve verimsiz kaldığını iddia ediyordu. Bu yüzden, hem iç hem dış sermaye yatırımı için teşvikler getirerek ekonomiyi liberalleştirme amacındaydı.

Yeni ekonomik programa 'açılış' (el-İnfitah) adı verildi; program yabancı yatırımını teşvik etmeye yönelik geniş bir öneri yelpazesi içermekteydi. Örneğin, yabancı bankalara Mısır'a dönmeleri için davet çıkarılıyor, vergi bağışıklığı ve karlarını ülkelerine götürmeleri için uygun koşullar vaat ediliyordu. Yabancılar büyük ölçüde bir özerklikle malzeme ithal edebileceklerdi. Hükümet, arazi alım satımını ve arazi kiralarını arttırmayı kolaylaştırarak tanın reformunda devrimin kurucu ilkelerinin bazılarını bile değiştirmişti. İnfitah kamu sektörüyle bağları olacak kadar şanslı özel sektör girişimlerine de gayet karlı fırsatlar sunmaktaydı. Özel müteahhitler Süveyş Kanalı boyundaki kentleri yeniden inşa ederek ve Kahire'de başlayan inşaat patlamasından yararlanarak büyük paralar kazandılar. Ancak İsrail'le gerilimin azalmasının yarattığı yatının iklimine rağmen yabancı sermaye Mısır'a gelmiyordu. İnfitah'tan yararlanan yatırımcılar da kazandıkları parayı apartman veya iş kulelerine ya da lüks oteller gibi turizmle ilgili alanlara kaydırıyorlardı. Mısır sanayiinin belirsiz geleceğine karşı, alçak riskli, üretici olmayan yatırımlan yeğliyorlardı. Yabancılar yatırım yapmak istediklerinde de, ağır bürokrasiden ve kamu sektörünün direnişinden yılmaktaydılar. Sedat'ın yeni ekonomik politikasının karşılaştığı güçlüklerden birisi de Nasır'ın sosyalizmini sıkıntıya sokan aynı engellerdi. Mısır'ın, çoğunluğu Sovyetler'den aldığı silahlar yüzünden çok büyük bir dış borcu, büyük bir savunma bütçesi ve yüzde 20'yi aşan enflasyonu vardı. Ekim 1973 sonrasına artan beklentilerle giren sıradan Mısırlıların gözünde, İnfitah acı bir düş kırıklığıydı. Az sayıda zenginin işine yaramış, ama genelde halka elle tutulur bir yarar getirmemişti. Yeni ekonomik politika bu bakımdan 1960'ların başındaki sosyalist hareketin suçladığı gelir eşitsizliğini beslemekteydi.

Yoksullara yarar sağlayan sosyal yardım programlarından birisi, ekmek, şeker, pirinç ve çay gibi temel tüketici ürünlerine uygulanan sübvansiyondu. Böylece bu maddelerin fiyatı düşük tutuluyor, ancak bu da devlete yılda 1.5 milyar dolara mal oluyordu. IMF, Sedat'ı sübvansiyona harcanan paralar daha üretici alanlara yatırılmadıkça daha fazla kredi alamayacağı konusunda uyardı. Sedat önceden bir bildiride bulunmadan 1977 Ocak ayında bazı maddelerde sübvansiyonu azalttı, bir kısmında da tümden kaldırdı. Mısır halkı öfkesini hükümet aleyhtarı gösterilerle dile getirdi. Kalabalık Kahire'de rejimin kontrol sembolleri olan karakollara ve Arap Sosyalist Birliği merkezine saldırdı. Göstericilerin sloganlarının çoğu Sedat'ın 1973'ten beri sık sık verdiği boş vaatleri hatırlatıyordu. "Ey geçişin kahramanı, kahvaltımız nerede?" sloganı, propaganda yapan ama yiyecek sağlayamayan devlete gönülden yükselen bir serzenişti. Sedat sonunda orduyu göreve çağırmak zorunda kaldı. 1952'den bu yana ordu ilk kez sivillere karşı kullanılıyordu. Askerler gösterileri bastırırken en az 150 Mısırlı öldürüldü. Sedat daha fazla karışıklığı önlemek için sübvansiyonları yeniden yürürlüğe soktu.

İç huzursuzluğun artması ve e-İnfitah'ın kalıcı başarısızlığı üzerine Sedat, İsrail'le anlaşmanın Mısır'ın ekonomik durumunu düzelteceği umuduyla diplomatik girişimlerini yeniledi. 1977 gösterilerinden on ay sonra Sedat, Kudüs'te İsrail Knesset'inde konuşuyordu ki, bu Mısır'ın iç sorunlarıyla Sedat'ın dış politika girişimleri arasındaki yakın ilişkinin açık bir ifadesiydi.


KUDÜS'TEN CAMP DAVİD'E : BARIŞ SÜRECİ


20 Kasım 1977'de çoğu gözlerine inanamayan milyonlarca televizyon izleyicisi, büyük bir Arap askeri gücünün cumhurbaşkanının Kudüs'e gidip İsrail parlamentosunda Mısır'ın İsrail'le barışı kabul ettiğini bildirmesini seyrettiler. Bu duruma yol açan sebepler ne kadar çelişkili ve ilerideki anlaşmazlıklar ne kadar acı olsa da, bu 1989'da Berlin Duvarı'nın yıkılmasına benzeyen çok önemli bir andı. 1948 bu yana Araplar, asla İsrail'in ve Yahudilerin Filistin'de varlığını kabul etmemişlerdi. Mısır ilk oldu. Bu, Mısır'ın artık İsrail'i kabul ettiğinin bir göstergesiydi.

İsrail Parlamentosu'nda konuşma yapan Enver Sedat.
Enver Sedat, İsrail Savunma Bakanı Moşe Dayan ile birlikte. Birçok Arap, bu kareyi "Abdülnasır'ın mezarında ters dönmesi" ve "Bir Arabın bir Araba ihaneti" olarak nitelemişti.

Sedat'ın Kudüs'e gidişi, ABD'nin üçüncü taraf olduğu, Mısır ile İsrail arasında yeni bir banş sürecinin başlangıcıydı. Sedat ile yeni seçilen İsrail başbakanı Begin'in neyi konuşacakları konusunda farklı fikirlere sahip olmaları, görüşmeleri daha da güçleştiriyordu. Sedat sadece Mısır-İsrail ilişkilerini değil, Filistin konusunda bir kararı da içeren kapsamlı bir Ortadoğu planı üzerinde anlaşmak istiyordu. Başbakan Begin ise, İsrail'in Batı Şeria ile Gazze Şeridi'ni elden çıkarmak gibi bir niyeti olmadığından, görüşmeleri Mısır-İsrail konularıyla sınırlı tutmak arzusundaydı.

Filistin'in kendi kaderini tayin etmesi meselesi üzerindeki anlaşmazlık görüşmeleri çıkmaza sokacağı sırada, ABD Başkanı Jimmy Carter, Begin ile Sedat'ı Camp David'e karşılıklı görüşmeleri için çağırdı. 1978 Eylül ayında on üç gün üç lider ve kadroları kesintisiz görüştüler. ABD, Sedat'ın kapsamlı bir uzlaşma ve Filistinlilerin haklarının tanınma isteği ile Begin'in Batı Şeria ve Gazze Şeridi için uzlaşmaz tutumu arasında bir orta yol bulmaya çalıştı. Sonuç, üç liderin 17 Eylül 1978'de imzaladıkları Camp David Anlaşması oldu.

Camp David Anlaşması belli başlı iki belgeden oluşuyordu. Birincisi, bir Mısır-İsrail banş anlaşmasının koşullarını içeriyordu. "Ortadoğu'da Barış lçin Bir Çerçeve" adını taşıyan diğeri, Ortadoğu'da kalıcı ve kapsamlı bir anlaşma temeli olarak BM'in 242 sayılı kararını onaylıyordu. Çerçeve anlaşmasında Gazze Şeridi ile Batı Şeria'nın gelecekteki durumu ele alınırken, Filistin'in özerkliğine beş yıllık bir plan önerilmekteydi. Ancak önerinin ucu açıktı ve hiç gerçekleşmeyen varsayımlara dayanıyordu. Ayrıca, çeşitli yorumlar getirilebilecek şekilde kaleme alınmıştı ve bu da Begin'in arzuladığı durumdu. Barış çerçevesi İsrail başbakanı adına zafer, bir Filistin devleti fikri içinse yenilgiydi. İsrail Camp David'de, her ne kadar o anda Sedat ve Carter pek anlamamışlarsa da, işgal edilmiş topraklarda istediğini yapma hakkını elde etmişti.

Sedat ile Begin 26 Mart 1979'da Washington'da resmi Mısır-İsrail anlaşmasını imzaladılar. Ertesi yıl iki ülke birbirlerine büyükelçi gönderdiler ve İsrail Sina'dan çekilme hazırlıklarına başladı. 1982'de tamamlanan çekilme için ABD 3 milyar dolarlık bir katkıda bulundu. Barış çerçevesiyse, ABD ve Mısır'ın itirazlarına rağmen hiç yürürlüğe sokulmadı. Begin, Batı Şeria ve Gazze Şeridi'ni kontrolü altında tutmak için Sina'yı vermişti ve böylece en güçlü Arap askeri gücünü bertaraf etmiş bulunuyordu. Kapsamlı bir barış anlaşması yokluğunda Sedat'ın İsrail'le ayrı bir barış yapmasını gizlemeye imkan kalmamıştı. ABD yönetimi kendisine minnettardı ama Arap dünyası şoka uğramıştı.

Enver Sedat, Jimmy Carter ve Menahem Begin.
Mısır, İsrail'le anlaşması karşılığında Araplar arası ilişkilerde ağır bir bedel ödedi. Mısır Arap Birliği'nden atıldı, birlik merkezi Tunus'a taşındı ve Umman ile Sudan dışında bütün Arap devletleri Kahire'yle diplomatik ilişkilerini kestiler. Ayrıca, petrol üreten ülkeler sübvansiyonlarını kaldırarak Mısır'ı ekonomik açıdan Batı'ya, özellikle ABD'ye bağımlı kıldılar. Bir zamanlar Arap birliğinin itici gücü olan Mısır, artık Arap dünyasının dışına itilmişti. Abdülnasır'ın Filistin politikası, Enver Sedat döneminde değişmişti. Mısırlılar, "Arap" kimliğinden çok "Mısırlı" kimliğine dayanmışlardı. Filistin, bir Arap için sorundu, ancak Mısırlı için değildi.


CAMP DAVİD SONRASI

Sedat göreve başladığında siyasal sistemi liberalleştirme kararını açıklamıştı. 1977'ye kadar fazla bir değişiklik olmadı, o tarihte Arap Sosyalist Birliği dağıtıldı ve Milli Demokratik Parti adındaki merkezci hükümet örgütüyle birleşti. Aynı sırada, bir sağda diğeri solda iki partinin oluşup parlamento seçimlerine girmesine izin verildi. Ancak muhalefet milletvekilleri hükümetin politikalarını eleştirince Sedat bundan alınarak hükümet otoritesinin dizginlerini sıktı. Sedat'ın siyasal liberalleşme güdüleri, kendisinin eleştirilerden muaf olma isteği ve hayran kalınma ihtiyacıyla çakışıyordu. Böylece, farklı fikirleri ortaya çıkaracak yeni fırsatlar olmasına rağmen Sedat, başkanlığı süresince en üstün gücü elinde tuttu ve meşru siyasal çoğulculuğun kök salmasına izin vermedi. 

Rejimin eleştirilmesinin sebeplerinden birisi, İnfitah'ın Mısırlıların çoğu için maddi düzelmeyi sağlayamamasıydı. İsrail'le anlaşmadan ve büyük miktarlarda Amerikan yardımından sonra bile ülkeye yabancı sermaye girişi çok azdı. Ekonomik liberalleşmeden yararlananların çoğu, cumhurbaşkanının akrabaları ve arkadaşlarıydı ve onların da servetlerini göze batarcasına sergilemeleri, Mısır halkına kendi durumlarının ne kadar kötü olduğunu hatırlatıyordu. Ayrıca, Sedat'ın davranışları kendisiyle halk arasında belirli bir mesafe yaratmış ve 1973 geçişinde kazandığı popülerliği kaybetmesine neden olmuştu. Şahsen sade bir kişi olan Nasır'a kıyasla Sedat, iktidarın gücü kadar şaşaasından da hoşlanıyordu. Villalar ve malikaneler almış, hatta Kahire'deki eski saraylardan birini cumhurbaşkanlığı makamı yapmıştı. Aşırı lüksü halkın kendisinden "II.Faruk" ya da "Hidiv Enver" olarak söz etmesine yol açıyordu. Sedat'ın karısı Cihan'ın da kamuoyu önünde benimsediği rol, Mısır toplumunun bazı kesimlerinin hoşuna gitmemekteydi. 

İsrail anlaşması da başka bir hoşnutsuzluk kaynağıydı. Anlaşma bir referandumla onaylanmışsa da, pek çok Mısırlı Gazze Şeridi'ni, Batı Şeria'yı ve kutsal İslami mabetleriyle Doğu Kudüs'ü işgale devam eden bir İsrail devletiyle anlaşmamış olmaktan huzursuzluk duymaktaydı. Mısır'ın Arap İslam dünyasından tecrit edilmesi ve ABD'ye giderek bağımlı olması da halk arasında kırgınlık yaratmaktaydı. Bu hoşnutsuzluklar, çıkış yolunu İslami muhalefet hareketlerinde bulacaklardı.

İslami adalet ve sosyal düzen ilkelerinin yeniden gündeme gelişi, kısmen ithal ideolojilerin Mısır'ın sorunlarını çözememesinden kaynaklanıyordu. Nasır'ın sosyalizmi 1967'deki aşağılanmayı önleyememişti, şimdi de Sedat'ın kapitalizmi teşvik etmesi ve Batı'ya yaslanması gözle görülür bir iyileştirme sağlamıyordu. Mısır bir sosyal hastalığa, rehberlik ve umut özlemine kapılmıştı. Bu atmosferde siyasal arenada, geçmişte sosyal uyum temeli sağlayan İslami değerlere yeniden önem verildi. Siyasal bir parti olmama koşuluyla Sedat'ın faaliyetine izin verdiği Müslüman Kardeşler, üniversite öğrencilerini ve yeni mezunları saflarına çekmekte çok başarılı oldu. Yüksek beklentileri ile atandıkları düşük maaşlı memurluklar arasındaki büyük uçurum, en fazla bu kişileri etkilemişti. 

Müslüman Kardeşler'in yürüttükleri kampanyaya ek olarak diğer daha militan örgütler de faaliyet gösteriyorlardı. El-Cihad (Mısır İslami Cihadı), Tekfir ve el-Hicret gibi adlar taşıyan bu örgütler, Sedat rejimini dinsiz olarak niteliyorlar ve onun devrilip yerine şeriata bağlı bir hükümet getirmenin İslami bir görev olduğunu iddia ediyorlardı. Militan İslami grupların başında dini inanç, toplumsal umutsuzluk ve ekonomik yoksunluk etkenleriyle harekete geçen üniversite deneyimli kişiler vardı. Batılı tavırları ve ABD aracılığıyla yaptığı İsrail anlaşması yüzünden Sedat, bu kesimlerin hoşnutsuzluklarının hedefi oldu. Sedat bu gizli İslami muhalefetin tehlikelerini görerek, 1981 Eylül ayında rejimine karşı komplo kurduklarından kuşkulanılan 1000'den fazla insanı tutuklatıp hapse attırdı. 


Sedat, İslami örgütleri hedef alan bu darbeden bir süre sonra, 6 Ekim 1981'de "geçiş'in sekizinci yıldönümü" kutlamalarında askeri geçit resmine katıldı. ABD yapımı uzun bir personel taşıyıcı araçlar dizisinden biri tribünün önünde durduğunda, 'geçiş kahramanı' askerleri selamlamak üzere ayağa kalktı. Askerler onun bu jestine yaylım ateş açarak karşılık verdiler. Bu hatalı ama ilginç politikalar izleyen Mısır cumhurbaşkanının rejimine böylesine ani bir saldırıyla son veren suikastçılar, El-Cihad'la ilişkiliydiler. Anlaşıldığı kadarıyla, İslami militanlık, rejimin otuz yıla yakındır desteğine güvendiği silahlı kuvvetlere de sızmıştı. 


1980'LERDE MISIR VE HÜSNÜ MÜBAREK


Hosni Mubarak ritratto.jpg
Hüsnü Mübarek.

1980'ler, Mısır adına güç yıllardı. Sedat'ın halefi Hüsnü Mübarek, bir dizi diplomatik ve iç sıkıntıyla karşılaşmıştı, bunlardan pek azına kararlı bir cevap bulabilmişti ve bunun sonucunda Mısır siyasal ve ekonomik bakımdan felce uğramıştı.

Sedat 1975'te Mübarek'i başbakan olarak atadığında, liderlik meşalesinin Ekim kuşağına devredilmekte olduğunu söylemişti. Mübarek, iki selefi gibi mütevazı kökenlerden gelen bir hava subayıydı. Fakat genç subayken, onların aksine siyasal faaliyetlere ilgi duymamıştı; askerliğin hiyerarşi anlayışını ve karar yöntemlerini benimsemiş profesyonel bir askerdi. Mısır askeri akademisinden mezun olduktan sonra Sovyetler Birliği'nde pilot eğitimi almış, Ekim Savaşı'nda Mısır hava kuvvetlerinin komutanlığına yükselmişti. Cumhurbaşkanı olarak tedbirliliği ve gösterişten uzak olmasıyla Nasır'dan ve Sedat'tan ayrılıyordu. Ancak seleflerinin dinamizmine sahip değilse de, iktidarda kalma konusunda şaşırtıcı bir yetenek sergilemişti: 1999'da dördüncü defa altı yıllık dönem için seçilmeyi başaracaktı.

Makamda böylesine uzun süre kalmayı sağlayan nitelikler, kararlı bir liderliği garanti eden vasıflar değildi oysa. Mübarek'in başlıca hedefi, siyasal ve ekonomik uygulamaların liberalleştiği görüntüsünü verirken, en asgari yapısal düzenlemelerle sınırlı kalarak rejimin ayakta durmasını sağlamaktı. Önemli reformları desteklemekteki isteksizliği ve ülkenin geleceği konusunda kesin bir vizyon sunamaması, Mısır'ın toplumsal hayatının bütün alanlarına durgunluk getirmiştir.

Mübarek, iktidarının ilk yıllarında Mısır'ı daha demokratik bir siyasal sisteme götürüyor gibiydi. 1984 seçimleri, 1952'den beri yapılan en şeffaf seçimlerdi. Hükümetin otuz iki yıllık yasaktan sonra Vefd Partisi adaylarının seçime katılmalarına izin vermesiyle, yeni bir siyasal özgürlük dönemine giriliyordu. Vefd seçim sonucunda parlamentonun en büyük muhalefet partisi oldu. Ancak çok geçmeden kendi içinde bölündü ve dönüşünün yarattığı heyecan rejimin daha fazla siyasal liberalleşmeden geri durmasıyla birlikte kayboldu. Hükümet 1984'ten sonra muhalefetin siyasal faaliyetlerine daha sıkı denetimler getirdi ve hükümet adaylarının kazanması için seçim hileleri dahil elinden gelen bütün imkanları kullandı. 1952 sonrası Mısır'da bu gelişmeler yeni değildi, ancak sadece iktidarda kalmaktan başka düşüncesi olmayan bir rejim ve kamuoyunda güven yaratmayan bir başkan tarafından kullanılmaları, kamuoyunu uzaklaştırarak kontrollü seçim sürecine karşı soğukluk yarattı.

Rejimin ekonomik politikaları da aynı statükoyu koruma eğilimini yansıtıyordu. Mübarek, Sedat'ın karma kamu sektörü/özel sektör ekonomisini sürdürüyor ve ABD ile IMF'nin ekonomik özelleştirmeyi hızlandırma baskılarına karşı direniyordu. İç siyasal düşünceler devletin verimsiz çalışıyor olsalar da, kamu sektörü sanayilerinden kurtulmasını güçleştiriyordu. Halkın rejimi kabul etmesi için en önemli unsur istihdam sağlanmasıydı. Devletin işveren rolü 1986'da 4.8 milyon Mısırlının devlet bordrolarından maaş almasında görülmektedir; bu rakam bütün ülke nüfusunun yüzde 10'u ve bütün işgücünün yüzde 35'iydi. (Robert Springborg, Mubarak's Egypt: Fragmentation of the Political Order)

Siyasal kısıtlamalar da rejimin özel sektöre dönük politikaları üzerinde etkili olmuştur. İntifah sırasında varlıklı bir girişimci sınıf ortaya çıkmış ve iktidar çevrelerinde devletin iş faaliyetlerini kısıtlama girişimlerini siyaseten riskli duruma sokacağı kadar etki kazanmıştı. Sonuç, ekonomik merdivenin tepesindeki iki grup arasında var olan mesafenin iyice açılması oldu: Bir yanda varlıklı özel sektör ve devlet bürokrasisinin üst kademeleri, diğer yanda ücretleri azalan, çalışma koşulları kötüleşen devlet memurları. Bu durumda yolsuzluk yaygınlaşacaktı. Devlet memurlarının gelirlerini özel sektöre ithalat izinleri vererek veya ruhsat alma ihtiyaçlarını görmezden gelerek arttırmaları normal oldu. Gerek bunlar gerekse diğer yasa dışı işler, devletin düzenleme mekanizmasıyla alay ederek rejime duyulan kuşkuyu arttırdı.

Protesto koşulları olgunlaşmıştı. Rejime en ısrarlı muhalefet, ülkedeki çeşitli İslami örgütlerden gelmekteydi. Devlet bir yandan militan İslami grupları ezmek amacıyla zora başvuruyor, diğer yandan daha ılımlı örgütlerin kurulmasına çalışıyordu. Toplum İslamcıların programlarının bazı kısımlarını benimsemeye başladığında, fraksiyonları birbirleriyle dengelemek giderek güçleşecekti.

Mübarek'in başlıca dış politikası İsrail'le anlaşma, ABD'yle yeni ilişki kurma ve iç ekonomik ihtiyaçlarla belirlenmekteydi. Bu üç unsurun kısıtlayıcılıkları, İsrail'in Lübnan'ı işgali sırasında ortaya çıktı: İsrail ordusu Beyrut'a yaklaşırken Mısır bir kenarda bekliyordu. Mübarek'in barış anlaşmasına uymak ve böylece Mısır'ın ABD'yle yakın ilişkisini ve bu ilişkinin getirdiği cömert ekonomik yardımı korumaktan başka seçeneği yoktu. Ancak bu yolda ilerleyerek, Mısır'ın bölgede küçülen statüsünü ve yeni uluslararası çizgisini ortaya koymaktaydı.

Mısır 1980'lerde ABD'den ekonomik yardım olarak yılda 2.2 milyar dolar aldı ki, bu Amerika'nın İsrail'den sonra dağıttığı en büyük yardımdı. Mısır'ın ABD yardımına ekonomik bağımlılığını eleştirenler, ülkenin dış politika bağımsızlığını kaybettiğini ve ABD'nin Ortadoğu'daki hedeflerinin kuklası olduğunu iddia ediyorlardı. Amerikan ekonomik yardımının desteklediği belirli projeler ve bunların seçilme yöntemleri de eleştirilmekteydi. Mısır'ın kalkınma stratejisinin Mısır'ın değil, ABD'nin önceliklerine göre yapıldığı anlaşılmıştı. Ayrıca, Mısır ordusu Amerikan imajına göre yeniden yapılanırken, Mısır gelişmiş ABD silahları satın almak için çok büyük bir borcun altına girmekteydi. Ekonomik ihtiyaçlar Mısır'ı Amerika'nın kucağına itiyordu, ancak bu ilişkiye Mısır içinde ve dışında muhalif olanlar Mübarek'in ülkesini tam teşekküllü bir Amerikan Müttefiki haline dönüştürmesinin akıllıca bir hareket olup olmadığını sorguluyorlardı.

ABD ittifakının ve İsrail anlaşmasının Mısır'ın Arap dünyasıyla tekrar bütünleşmesine getirdiği engellere rağmen Mübarek bu adımlarında başarılı olabildi. Onun sabırlı diplomasisi sayesinde Mısır 1989'da Arap Birliği'ne tekrar alındı ve iki yıl sonra Kahire yine birliğin merkezi oldu. Ancak Mısır'ın yeniden girdiği Arap dünyası 1979'dakinden çok farklıydı. Mısır artık tek hakim Arap devleti değildi ve bölgesel olayları etkileme yeteneği eski dönemlere kıyasla gözle görülür derecede zayıftı. Artık Saddam Hüseyin ve Suriye'de iktidarını sağlamlaştırmış Hafız Esad'ın da bulunduğu nispeten yeni bir Orta Doğu'daydılar.

SONUÇ

Arap dünyası 1973'te işgalci İsrail güçlerine karşı Suriye-Mısır askeri saldırısına verilen destek bakımından birleşmiş görünüyordu. Ancak Sedat'ın 1979'da İsrail'le ayrı bir barış yapması Arap dayanışmasını yıktı ve Nasırcı Pan-Arabizm vizyonunun sonu oldu. Mısır'ın İsrail karşıtı koalisyondan çekilmesiyle doğan boşluğu doldurmak için Suriye'yle Irak öne çıktılar; Suriye bunu Lübnan'a müdahalesiyle, Irak ise İran'la savaşıyla gösterdi. Aynı sırada Suudi Arabistan da bölgesel gelişmeleri etkilemek üzere muazzam büyüklükteki mali gücünü kullandı. Ancak bu üç devlet de politikaları için Araplardan geniş destek bulamayınca Arap dünyası yine kendi içinde bölündü.

Filistin askeri örgütleri Lübnan'a geldiklerinde, ülke dine dayalı siyasal sistemini zayıflatan ve korkunç bir iç savaşa yol açan toplumsal ve demografik değişiklikler yaşamaktaydı. Savaş sırasında Filistinli örgütler özerkliklerini korudular ve İsrail'e baskınlar düzenlemeye devam ettiler. Mısır'ı nötralize eden bir barış anlaşması yapan Begin hükümeti, FKÖ'yü Lübnan'da bir askeri güç olarak ortadan kaldırma ve işgal edilmiş topraklarda yaşayanlarla ilişkisini kesme hedefiyle Lübnan'ı işgal etti. İşgal, askeri hedeflerine ulaşmasına rağmen Filistinlilerin siyasal faaliyetlerini de, Lübnan'daki kaosu da ortadan kaldıramadı. Günümüzde Orta Doğu'da etkinliğini artıran Hizbullah'ın temelleri de Lübnan İç Savaşı'nda atılmıştı...


KAYNAK :

Modern Orta Doğu Tarihi - William L. Cleveland
Tanzimat ve Değişim Sürecinde Osmanlı İmparatorluğu - Halil İnalcık
Kavalalı Mehmed Ali Paşa : Son Firavun - Ali Cevat Akkoyunlu
Arabic Thought in the Liberal Age - Albert Hourani
The History of Modern Egypt : From Muhammad Ali to Mubarak

2 Yorumlar

  1. Kitap gibi yazmasaniz daha sık icerik ekleseniz biz de sürekli takip edebiliriz

    YanıtlaSil